Sorularımı yazar Ezgi Durmuş, Polat Özlüoğlu, Melike İnci, Kerim Atay, Evrim Kuran ve Özlem Dağ Tarcan’a yönelttim.

Ezgi Durmuş

Birgül Sevinçli:Şiddet toplumun her kesimine sirayet etmiş insanın da yaşadığımız çağın da en büyük problemi. Gücünü çoğu zaman iktidarlardan ve onların politikalarından alıyor. Psikolojik ya da fiziksel bir şiddet eyleminin faili olduğunu bildiğimiz birisi tarafından üretilen bir sanat eserine bunu öğrendiğimiz andan itibaren aynı yaklaşım içinde bulunabilir, aynı sempatiyi duyabilir miyiz?

Ezgi Durmuş: Ben “zorunda” hissettirmenin de bir tür şiddet olduğuna inanıyorum. Ve şiddetin önüne gelen ismin onu daha önemli ya da daha az önemli kılmadığına… Kadına şiddet, çocuğa şiddet, hayvanlara şiddet, doğaya şiddet… Bunları bir önem sırasına koyup şiddeti kategorize etmek, şiddeti meşrulaştırmaya zemin hazırlar. Oysa önüne gelen ismi kaldırdığımızda her biri yalnızca “şiddet” olmuyor mu? O hâlde sözler, bakışlar ve davranışlar da suç aleti sayılabilir pekâlâ… Mesela şu an, birçok suçtan hapiste yatmış uluslararası bir kanun kaçağının kaleme aldığı, sen de dâhil çok kişinin sevdiği bir kitabı okuyorum. Bir suçlunun ürettiği bir sanat eserine objektif yaklaşabilir miyiz bilemem ama ben yaklaşabiliyorum. Bunun da sebebi; kusurlu, hata yapmaya meyilli ve aciz olduğumun bilincinde olmam. Şimdiye kadar kimseyi öldürmedim ama isteyerek yahut istemeyerek -en az bir kez- bir insanı psikolojik olarak zora sokmuşumdur. Benim için ikisi de şiddetken kendimi sırf hapiste yatmadığım için üstün göremem.

Polat Özlüoğlu

Polat Özlüoğlu: Bu çağı şiddet çağı olarak adlandırmak yanlış olmaz sanırım. Bireysel ve toplumsal olarak davranış biçimimiz şiddete meyilli hâle geldi. Gerek fiziksel gerek psikolojik olarak şiddet içine doğuyoruz, büyüyoruz, yaşıyoruz ve ölüyoruz. En kötüsü de bu duruma alışıyoruz. Sanırım bu yüzyılın en büyük zaafı bu, alışmak ve unutmak. Şiddet işin içine girince baskı, güç ve iktidar da hâliyle giriyor. Günümüz koşullarında medya, görsel ve yazılı basın, aplikasyonlar, oyunlar dahi yüksek dozda hem şiddet içeriyor hem daha görünür ve ulaşılır kılıyor şiddeti. Neredeyse şiddet üzerimize boca ediliyor. Maruz kalıyoruz. Sorunuza gelirsek bir sanat eseri yaratan “sanatçı” dediğimiz bir insanın ya da insanların şiddet eyleminin faili olduklarında o eserin değerinde bir eksilme olur mu? Olur elbet. Hatta olmalıdır. Tabii ki tarihten silinemez, yok edilemez, yıkılamaz, yakılamaz ama görmezden gelinebilir, daha az önem atfedilir, bir kıyıda bırakılıp unutulabilir. Ancak yasaklanması, yayımlanmaması, sergilenmemesi, gösterilmemesi bir yol değildir. Sonuçta yaratılan eser bir kere paylaşıldıktan sonra artık onu yaratan kişiden bağımsız olmaz mı? Hatta onu okuyan, dinleyen, sahip olan, izleyen, gören, bakan kişiye de ait olmaz mı? O zaman ne yapmak gerek? Son dönemde yaşadığımız olaylar minvalinde bakarsak sempatimizi ve empatimizi elbette yitirebiliriz ama merak unsurunu da es geçemeyiz. Kararsızlık bence daha baskın olacaktır. Radikal bir seçim için eserin sahibinden ziyade eserin sanatsal değeri önemli zannımca.

Melike İnci: Şiddet çok garip bir şekilde günden güne tehlikeli bir biçimde büyüyor. Filmler, diziler, çok satanlar, müzik, küçük çevrimiçi videolar… O kadar çok şekilde karşımızda ki… Şiddetin eleştirisi bile şiddetle yapılıyor. Bu kadar şiddetle iç içe olduğumuz ve her şeyin ortalık yerde yaşandığı bir dönemde failler de ortaya daha kolay çıkıyor. Uzun süredir şiddet faili olduğunu öğrendiğim insanların eserlerinden de uzak duruyorum. Hatta öyle bir hâl aldı ki artık şiddet eyleminin failinin ürettiği ya da katkıda bulunduğu yeni eserleri/işleri tamamen yok sayıyorum. Bazen ister istemez karşıma çıktığında da o esere karşı özel bir beğenim oluşmuyor. Eserin sanatsal yanı olup olmadığına bile bakmıyorum. Sorulmadıkça ya da konusu açılmadıkça söylemem, fakat biri şiddete tamamen karşıyım deyip karşımda ceza hükmü kesinleşmiş bir şiddet failinin eserini bana övüyorsa o kişinin de söyledikleri değersizleşiyor. Çünkü şiddetin “ama”sı yok bence. Çünkü insanın içindeki şiddeti eyleme geçirmesi bir tercihtir. Tercih diyorum çünkü her insanın zıvanadan çıkabileceği bir durum ya da konu olabilir. Şiddet bir seçimdir. Yani şiddeti eyleme geçirmeyi tercih eden bir insana ya da eserine karşı bir sempati duymuyorum. Bu konuda herhangi bir “ama”m yok. (Rammstein dışında, kaldı ki o grup da şiddeti şiddetle eleştiriyor)     

Kerim Atay: Sanata ihtiyaç duyma, sanatı kullanma, tüketme, ondan beslenme ve bu duygusal devridaimi sürdürme arzusu bence ileri derecede kişisel, göreceli ve mahremdir. Öncelikle bu denli şahsi bir hacmin sempati ya da nefret gibi keskin etiketlerle sınıflandırılmasını ve bu yönde ilerleyen eleştiri mekanizmasını geçerli bulmuyorum. Bu çerçevede (yani, söylediğim her cümlenin başına “bence” ekleyin) cevabım basit: Şiddet faili kişi kötü, iğrenç, suçlu ve cezalandırılması gereken kişidir. Onun yarattığı sanat eseri ise ulaştığı bireyin ona yakıştırabileceği tüm sıfatlara tabidir.  

Evrim Kuran:Şiddete başvurmak, güçsüzlüğü çaresizce güce dönüştürme çabasıdır, der Byung-Chul Han, Şiddetin Topolojisi’nde ve ekler: Ancak şiddet kılıktan kılığa giren bir oyuncu. Toplumsal durumlara bağlı olarak suretini değiştiriyor. Ben de yaşantımda bu maharetli oyuncu ile pek çok defa karşılaştım. Bu karşılaşmalarda failler için sözcüklerin bedava ve bol keseden olduğunu gördüm. O failler ki bunca zalimliklerine karşın, merhametten en çok bahsedenler, bunca samimiyetsizliklerine karşın samimiyetten en çok bahsedenler, bunca adaletsizliklerine karşın adaletten en çok bahsedenlerdi. O faillerin celladına sadık mağdurlar yarattığını gördüm. Hayat yolculuğumda zaman zaman bunlardan biri de bu oldum. Tam da bu sebeple, failin eserine sempati duymam mümkün değil. Failin eserini gözlemleyebilirim ve orada bir kez daha güçsüzlüğünü çaresizce güce dönüştürme çabasını görebilirim.

Özlem Dağ Tarcan: Ne yazık ki şiddet, yaşadığımız zamanın büyük bir parçası olmuş durumda; gün geçmiyor ki yeni bir olayla irkilmeyelim, korkmayalım. Daha fazlası da artık olmaz, olamaz dediğimiz her an hep daha fazlası oluyor. Kadına, hayvana, canlıya, insana… Fiziksel, psikolojik, sosyolojik… Hiç fark etmiyor… Eylemin öznesi değişse de şiddet hep baki kalıyor. Gündelik hayat ya da 2. sayfa haberlerinde görmeye ne yazık ki “alıştığımız” şiddeti, sanat gibi şiddetle bağdaştırılması oldukça zor bir alanda görmek, duymak da insanda soğuk duş etkisi yaratıyor çoğu zaman çünkü sanat, insanoğlunun hayata karşı estetik bakış açısını besleyen en önemli can damarlarından biri. Hâl böyleyken şiddete karşı duruş sergilemesi beklenen bir alanın ya da o alanda eserler veren bir “özne”nin tam tersine şiddeti beslediğini bilmek, söz konusu sanat eserinden ya da sanatçıdan beni hızla uzaklaştırıyor. Bu uzaklaşma, şiddet eyleminin kendisine dair insani bir refleks olarak var olmasının yanı sıra sanatçının ya da sanat eserinin de samimiyetini sorguladığım bir iç savaşın yansıması olarak da kendini gösteriyor.   

Birgül Sevinçli:Sanat eserlerini onları ortaya koyanlardan bağımsız değerlendirebilir miyiz?        

Ezgi Durmuş: Değerlendirebilirsek çok daha az hayal kırıklığına uğrarız zira sanatçı özel hayatını değil, eserini ortaya koyar ve bunu yaparken “mükemmel insan olmak”, “dünya barışını sağlamak” gibi amaçları yoktur. “Falanca yazarı çok severdim ama son olaylardan sonra bir daha asla okumam,” diyen insanlara çok sık rastlıyorum. Kişi ve eserleri birbirinden ayırabilmek lazım. Bir zat şöyle demişti: “Edebiyat tarihi şahane şeyler yazmış berbat adamlarla dolu.” Bugün Dostoyevski dendiğinde adamın özel hayatında kumarbaz olması değil, eserleri geliyorsa aklımıza; onun kadar tanınmayan bir yazar yahut sanatçı için de aynı ayrımı yapabiliyor olmamız gerek. Yapamıyorsak şayet; bence bu bizim vicdanlı olduğumuzu değil, ayrımcı olduğumuzu gösterir.

Polat Özlüoğlu: Tarihte bu sorunun cevabı olan ve örnek teşkil eden pek çok sanatçı ve eseri yer almaktadır. Akla ilk gelen edebiyat hattından bakarsak Norveçli Nobel Ödüllü Knut Hamsun’ın Nazileri desteklemiş bir insan olduğu biliniyor. Bir sabah bahçesinde okurların bıraktığı kendi kitaplarından bir dağ ile karşılaşır. Oldukça sessiz bir protesto. Bir kişi ile başlayıp yığınlara yayılır. Sanırım gücünü sessizliğinden alan bir protesto. Ama bütün bu olaylara karşın “Açlık”, “Toprağın Bereketi”, “Göçebe” gibi kitaplarının değerini ne ile ölçebiliriz? Edebî dehasını nereye koyarız? Keskin bir çizgi çekmek mümkün mü? Eser yaratıcısından bağımsız bir dünya mıdır? Öyle değilse zaten gerçek bir sanat eseri söz konusu mudur? Bu tür soruları burada daha da çoğaltabiliriz elbette. Eserin değeri yaratıcısından bağımsız düşünülemez mi? Neden düşünülmesin? Mesela çok sevdiğiniz bir şarkıyı/şiiri dinlerken/okurken onu yaratan sanatçının şiddet faili olması hâlinde ya da erke, güce tapması, yanaşması durumunda aynı şarkısına/şiirine eskiden gösterdiğiniz sempatiyi devam ettirebilir misiniz? Bu durumda akla gelen bazı koşullar var, o eserin ortak toplumsal belleğimizde kapladığı yer ile kişisel tarihimizde kapladığı yer. Kişisel deneyimimden yola çıkarsam o şarkıda/şiirde saklı kendi kişisel hikâyem, geçmişim ve duygularımla ilgili bir değer eksilmesi olmuyor değil. Oluyor. Ancak yine de şarkıyı/şiiri her dinleyişimde/okuyuşumda o eski aşina olduğum anılara, hislere, tarihime, kederime, aynı acıya yolculuk ediyorum. O eser sanatçıdan ziyade benim kişisel haritamın bir parçası. Bir an sanatçıyı hatırlayınca çorba kâsesindeki bir sinek gibi bir mide bulantısı hissediliyor elbet. Ama esas olan eser değil mi?

Melike İnci

Melike İnci: Değerlendiremeyiz bence. Ben neysem eserim de onun ürünü. Sanatçı benliğinden arınıp eser ortaya koymuyor neticede. Hatta bir bakıma tüm çıplaklığı eserinde.

Kerim Atay: Evet, bir önceki soruda da değindiğim gibi eserin doğduktan sonra kendi özgün kimliğine ulaştığını ve yaratanını terk ettiğini düşünüyorum. Kişi, eseri değerlendirirken isterse yaratanın eseri yarattığı zamanın koşullarını, onun kafa yapısını, hissiyatını düşünme ve onunla empati geliştirme yoluna tabii ki girebilir. Bence o konu daha çok sanat tarihinin konusudur. Sanatçı şiddet failiyse, o da kriminoloji ve hukukun konusudur. Ben esere öznel duyularımın yargısıyla bakarım. “Şiir devasa, barbarca ve vahşi bir şey ister,” diyen Diderot’nun o şey’ini mesela, belki de onun kastetmediği bir şekilde bazen kendi küçük dünyamın sınırlarında hapsolmuş barbarlık ve vahşiliklerden de oluşturarak okurum. Bu kalbimi kırmış bir ilkokul aşkının kolasız yakası da olabilir, dünyayı kendi şiddetine çekmeye çalışan bir diktatörün inandığı kitabın kötü bir tefsiri de.

Evrim Kuran: Sadece sanatta değil hayatın hiçbir alanında ortaya koyulan eseri ortaya koyandan bağımsız değerlendiremem. Bütünlüklü bir yaşamdan, sahicilikten ve dünyaya gelmiş olmanın sorumluluğunu almaktan anladığım budur. Bir sanatçı sözü ve eylemi bir olan kişi değilse, onun eseriyle arama mesafe koymayı seçerim. Çünkü sanatçıdan kendini, ruhundaki tüm façalarla sevmesi cesaretini beklerim. Sevmiyorsa da sevmemesini.

Özlem Dağ Tarcan: Sanat söz konusu olduğunda ki sanatla ilgili bütün alt alanlarda (resim, müzik, edebiyat, heykel vs.), mutlak koşulda göz önünde bulundurulması gereken bir üçgen vardır: üretici, alıcı ve nesneden oluşan bir üçgen. Örneğin edebiyatta bu üçgen; yazar, okur ve metin unsurlarından oluşur. Bu üç unsur da bir diğeri olmadan değerlendirilemez. Bunu bir sacayağı olarak düşünürsek ayaklardan biri olmadığında ya da yerinden oynadığında denge bozulur ve yorumlamalar eksik kalır.

Doktora uzmanlık alanım dilbilim, tezim de bilimsel metinlerdeki üst söylem yapıları üzerine olduğu için ben bu alt alanlardan edebiyat üzerine bir şeyler söylemek isterim. Herhangi bir bilimsel metinde yazarın, bilimsel bir veriyi kanıtlamak için ortaya koyduğu bir savlama tekniği var. Bu noktada yazar, nesnel olmak zorunda çünkü ortaya koyduğu bilimsel bir veri ancak aynı yazar, kendi savunduğu görüşü de nesnellikten uzaklaşmadan okura sezdirmek durumunda. Bu “sezdirme”yi yaparken de yazar metinde yazar sesi dediğimiz bir aracı kullanır. Bu aracı, yüzey metinde ya da bir diğer deyişle söyleminde ne kadar çok kullanırsa metnin nesnelliği de o ölçüde zayıflar çünkü bilimsel metinler, öznelliğin kabul edilemeyeceği yapılar.

Tam tersine kurmaca metinlerde ise okuyucu, yazar sesini duymak, aramak ve bulmak ister. Satır aralarında, alt metinlerde farkında olmadan yazar sesi arar. Bir yazarın, metinlerinde bu sesi verme şekli de temelde üslubunu ve okuyucusu ile bağ kurma yolunu belirler. Sacayağının bir ögesi olan okur olarak bizler, metinde duyduğumuz yazar sesi vasıtasıyla yazarı anlamaya, onun iç dünyasına yolculuk yapmaya kısacası yazarı bize sunduğu metin ile ete kemiğe büründürmeye çalışırız; okur doğası böyledir çünkü. Okur, yazar ve metinle ne kadar fazla bu tür bir etkileşime girerse metnin okur üzerindeki etkisi o denli fazla olur ve o hep söylenen “hayatımın kitabını okudum” ya da “bir kitap okudum hayatım değişti” cümlelerine tanık oluruz.  

Sanat eserleri için de aynı denklem söz konusu. Bir resim, bir fotoğraf, bir beste bizi üreticisine götüren, onun ruhuna ulaştıran yegâne araçtır. Sözcüklerle, notalarla, renklerle, kompozisyonlarla alıcısını, üreticisine götürür ve biz, bize dokunan her yazara ya da sanatçıya aynı şeyi beğenip aynı şeyden etkilendiğimiz için inanır ve güveniriz. Bu yüzden sanat eserlerini, üreticilerinden ayrı değerlendirmek okur ya da alıcı açısından neredeyse imkânsız diyebilirim.

Birgül Sevinçli: Bu konu hakkında etik, ahlak gibi kavramlar üzerinden ilkesel bir karar alma zorunluluğu hisseder miyiz?

Ezgi Durmuş: Hiçbir konuda, hiçbir kavram üzerinde “elalem”den daha kudretli bir karar merci olduğunu düşünmüyorum. Elalemin kararlarını ve düşüncelerini umursayıp umursamamak da tamamen kişisel bir tercih. Ben kimi okuyacağıma, kimi izleyeceğime, kimi dinleyeceğime kendim karar veriyorum ve kimseye de bunun hesabını verme zorunluluğu hissetmiyorum açıkçası.

Polat Özlüoğlu: Çoğul değil ama tekil olarak sanat eseri alımlayıcılarının kişisel bilgi, duygu, eğitim ve dünya görüşü ile alakalı diye düşünüyorum. İlkesel bir karar almak kişiye kalmalı bence dayatma değil doğal sürecinde olmalı verilecek tepki. Her insan kendi kararını kendi özgür iradesi ile vermelidir. Bir dayatma, bir zorlama, toplum baskısı ya da iktidar gücü ile bir yok etme, yasaklama yerine her sanat alımlayıcısı kendi kararı ile o sanatçı ve eserini kişisel olarak değerlendirmelidir. Önemli olan verilecek karar hangi yönde olursa olsun özgür irade ile gerçekleşmiş olmasıdır. Defalarca seyrettiğimiz filmler var bıkmadan, usanmadan döne dolana dinlediğimiz şarkılar. Bir kere de silip atmak zor. Ben şahsen böyle bir karar verirken kendime karşı dürüst olmak isterim. Özgür iradem ile o eserin bendeki sesine, soluğuna, kesiğine, yarasına göre hareket etmeyi tercih ederim. Toplumsal ya da muktedirler baskısıyla yola çıkmam.  

Melike İnci: Etik ve ahlakı evrilen bir şey olarak gördüğümden ilkesel bir karar alma zorunluluğundan çok, var olan ilkelerim üzerinden hareket etmeyi tercih ediyorum. Bazen kendi ilkelerimle çelişen bir durum olduğu oluyor. Öyle zamanlarda vicdanımın sesini dinliyorum.

Kerim Atay

Kerim Atay: Etik ve ahlak öncelikle içinde bulunduğumuz dünyaya hâkim dinlerin buyurduğu bağlamından arındırılmalı. Popülist, çoğunlukla çağ dışı, bazen absürt ve hatta sosyopat söylemlerden de kurtarılmalı. Etik ve ahlak belki de insanın hayatı boyunca birçok farklı kaynakta, olayda, kişisel deneyimde arayacağı anlamlara ve bu anlamlara yakışmaya çalışacağı bir ilkeler sistemine işaret ediyor. Şiddet hiçbir anlam ve sistemde kesinlikle mazur görülmemeli ancak sanat eseri bence bundan bağımsızdır. Benim için sadece bir istisna durum vardır. Eğer sanatçının yaratmak için şiddete ihtiyacı varsa, yani şiddet sanatçının yaratmasının ön koşulu ise o esere yaklaşımım ilkesel zorunluluklara bağlanır.

Evrim Kuran: Herkes kendinden yola çıkarak gerekeni yapabilir. Ben de kendimden yola çıkıyorum. Avutulmayı sevmediğimden, sözün süsünden soyunmak istediğimden, örneğin şiddet faili bir sanatçı evrensel sevgi, barış, hak ve özgürlüklerden dem vuruyorsa, damağıma çaldığı bir parmak balı tükürmeyi seçerim. Bir şiddet mağduru olarak ilkesel bir karar almak hakkım ve ödevimdir.

Özlem Dağ Tarcan: Bu, aslında çokça ikileminde kaldığım bir başka soruyu da beraberinde getiriyor: Bir üreticinin (sanatçı ya da yazar) eylemleri, onun sanatına bakış açımı etkiler mi? Yanıtımı daha somutlaştırması açısından henüz çok güncel olan bir olay üzerinden düşündüğümde… Saygı duyduğum, kitaplarını okumaktan keyif aldığım, üniversitede öğrencilerime okumalarını salık verdiğim bir yazar ile ilgili iddiaları ilk duyduğumda hissettiğim derin bir hayal kırıklığı oldu. Bir “yanlış anlama” olması ümidiyle süreci takip ettiğimde yazarın “eril fail” olan beyanları ve yaşanan gelişmeler, bir okur olarak benim etik anlayışım ile yazarın etik anlayışının örtüşmediği sonucuna götürdü beni. Böyle bir durumda ilkesel bir karar, bir zorunluluk olarak değil sürecin ve okur-yazar çatışmasının bir sonucu olarak kendini belirginleşti: Yazarla yollarımızı ayırdık.

Geçmişte kitaplarından etkilendiğim gerçeği bakidir ancak yukarıda bahsettiğim gibi şiddet gibi bir eylemin içinde var olan bir yazarın ya da sanatçının da samimiyeti, hissettirdiği duygular da okur ya da alıcı olarak benim temel etik değerlerimle bağdaşmadığı için bu etki de ne yazık ki bir su buharı gibi geçici olmaya mahkûmdur.     

Birgül Sevinçli: Sanat eserini üreten kişinin yani failin ölmüş olması ile bugün hayatta olması konuyu değerlendirmede davranış ve düşünüş farkı yaratır mı?

Ezgi Durmuş: Günümüzde yaratır çünkü sosyal medya var ve sosyal medya insana kendini “zorunda” hissettiren en büyük faktör. Binlerce insan sevdiğiniz bir yazarı kötüleyip boykot ederken onun bir kitabını paylaştığınızda siz de suçlanırsınız mesela. Aynı sözlü tacize ve şiddete siz de fail kadar maruz kalırsınız. Ancak faili öldüyse, -biraz da dini ve kültürel inançlar sebebiyle- çok üzerine gidilmez. “Ölünün arkasından konuşulmaz,” desturu devreye girer ve düşüncelerimize, sözcüklerimize bir filtre uygulama zorunluluğu hissederiz içten içe. Naçizane tavsiyem; bu filtreyi uygularken o ismin, alanında çok ünlü ve başarılı olmasını göz ardı edin. Çünkü ancak o zaman gerçek ve dürüstçe bir değerlendirme yapabilirsiniz. Birini ne kadar başarılı olursa olsun sevmiyor olmanızın kimseye bir zararı dokunmaz. Birini sevmiyor olduğunuzu dile getirmekten korkmak ise psikolojik şiddete maruz kaldığınızın göstergesidir. Zorunda hissedersiniz. Düşüncelerinizi açıkça söylerseniz dışlanır, yargılanır ve hatta suçlanırsınız. En iyi ihtimalle bunların kaygısını yaşarsınız. Madem konumuz şiddet; insanların bir kitabı, bir şarkıyı, bir filmi yahut bir eseri “sevmedim”, “beğenmedim” deme özgürlüğü olduğunu unutmamak gerek. Kişileri ve şeyleri birbirinden ayırmak ve bunu yaparken hür iradeyle karar vermek gerek; elalem baskısıyla değil.

Evrim Kuran

Polat Özlüoğlu: Yaratmaz diye düşünüyorum. Sonuçta şiddetin faili olan sanatçı, tarihe o şekilde kayıt ediliyor. Bir damga gibi taşıyor o yaftayı, yargıyı üzerinde. Toplumsal belleğe öyle yerleşiyor. Bu suçu şimdi ya da yüz yıl önce işlemesi bir fark yaratmaz. Önemli olan eserin gerçek gücü, gerçekten bir başyapıt mı, şaheser mi? Yani söz konusu eser yaratıcısından kopup kendi özerkliğini ilan edebiliyor mu? Asıl üzerinde durulması gereken nokta bu olmalıdır. Eser yaratıcısını arkasında bırakacak kadar güçlü mü?

Melike İnci: Benim için failin ölü ya da hayatta olması bir fark yaratmıyor. Bir şiddet failinin eseri çok önemli olabilir, o eylemi gerçekleştirdiğini öğrendiğim andan itibaren eser tüm değerini yitiriyor. Günümüzde o kadar çok eserle iştigal içindeyiz ki eser sahiplerinin gerçek kimliklerini öğrenmede gecikebiliyoruz. Ama aslında sanat eseriyle ilişkilenmeden önce sanatçının geçmişini, düşünce yapısını ve o eseri hangi şartlarda ortaya koyduğuna bakmalıyız. Bugün çok hızlı akan bir zamanda hızla geçen eserler arasında biraz bocalayarak ilerliyoruz. “Kim, hangi dünya görüşüyle, neden yazmış/yapmış?” diye sormuyoruz.

Kerim Atay: “Kör ölür, badem gözlü olur” mu? Belki evet, belki hayır. Bu davranış, düşünüş kümesi failin yaşıyor ya da ölmüş olmasından ve istatistiksel saptamalardan bence bağımsızdır. Eseri hayatına sokan kişinin yolculuğunun aldığı ve alacağı hâllerle, geçen yıllar ve dönülen virajlarla şekil değiştirebilir veya sabit kalabilir.

Evrim Kuran: Benim için failin bedeninin artık bu dünyada olmaması ondan özde ve sözde bütünlük beklediğim gerçeğini değiştirmez; empati yapmamı kolaylaştırmaz. Bir diğer deyişle, kör ölünce bende badem gözlü olmaz. Aslında bu sebeple, ölü ya da diri, bir sanatçıya duyulan hayranlık müessesesine imtina ile yaklaşırım. Sanırım bunda en büyük pay ömrüm boyunca uzaktan hayran olup da yakından tanımak fırsatını bulduklarımdaki hayal kırıklığı istatistiğimin yüksekliğinindir. Oruç Aruoba İle kitabında hayranlığın çarpık bir şey olduğundan bahseder. Hayran olunanın sahte bir büyüklük görünümü içinde; hayran olanın da, yanlış bir küçüklük duygusu içinde olduğunu söyler. Ezcümle, nasıl obez bir diyetisyene gitmeyi tercih etmezsem şiddet faili bir sanatçının da insan hakları güzellemesi yapmasını izlemek istemem.

Özlem Dağ Tarcan

Özlem Dağ Tarcan: Kişisel olarak failin hayatta ya da ölmüş olması benim değerlendirmemi etkilemez; dinlemem, okumam, izlemem. Ancak dünya gerçekliğine döndüğümüz zaman popüler kültürün etkisini yadsıyamayız. Sinema, edebiyat, resim, müzik kısacası bütün sanat camiasında benzer olaylar yaşandı; bir süre tepkiler devam etse de olaylar hafızalardan çoğu zaman silindi. Aklıma ilk gelen isimler bu anlamda Michael Jackson, Marlon Brando, Roman Polanski. Popüler kültür dediğimiz olguyla birlikte zaman içinde “en çok” dinlenen, izlenen, okunan olmaya devam ettiler. Bu da zannederim ki aşmamız gereken büyük bir çelişki…