Bir portakalda vitamindim. Dünyaya doğdum.

Doğduktan sonra benimseyeceğiniz hiçbir idealin olmayacağını daha anne karnındayken peşinen kabul etmiş olsaydınız yine de bu dünyaya doğmak ister miydiniz?

Berkun Oya’nın son projesi Kuvvetli Bir Alkış, önceki hayatında bir portakalda vitamin olduğu günlerin özlemini çeken Metin’in (Cihat Süvarioğlu) ağır var oluş sancıları ve bunları taşıyamayışı üzerine odaklanmış bir yapım.

Bir portakalda vitamin olduğu günleri özleyen, daha doğmayı bile beklemeden nihilizmi seçen Metin’le, annesinin karnındayken tanışıyoruz. 

Onun dünyaya gelmeyi reddedişini annesinin içine akıttığı gözyaşları ile yıkandığı esnalarda daha iyi anlıyoruz.

Zeynep (Aslıhan Gürbüz) ve Mehmet’in (Fatih Artman) yolunda gitmeyen evliliklerine, aileye Metin’in dahil olmasıyla yaşadıkları ebeveynlik sarsıntılarına tanıklık ediyoruz.

Hiç doğmamış olmayı istemek insanın istemi dışında yaratılmış mevcudiyetine nasıl tezahür eder?

Metin’in henüz anne karnında iken başlayan var oluş sancıları, onun dünyaya gelmeyi reddedişinin bir işe yaramayışı ile daha da artıyor. Kendini bir türlü konumlandıramadığı dünyada, ‘hepiniz birer yansımasınız’ dediği insanların arasında, var oluşunun mutluluğunu değil var olamayışının kederini yaşıyor. Alabildiğine yalnız. Alabildiğine anlaşılamamış. Anlamın cenazesini kaldıracak kadar da mutsuz.

Aslında çoğumuz gibi… Dolayısıyla Metin karakteri üzerinden anlatılmak isteneni, var olmaya dair benzer acılar yaşayan ve ait olmadığı bir dünyaya uyumlanmaya zorlanan her seyirci anlayacaktır. Bu yüzden Metin’in tasası bizleri çok ilgilendiriyor. Dizinin bu noktada çoğu izleyiciyi yakaladığı söylenebilir. (Belki de hepimiz Metiniz, kim bilir? Belki bir portakalda sonsuza kadar vitamin olarak kalmayı dünya işlerinden tükenmiş bir insan olmaya yüzlerce kez yeğleriz. Acımızın içinde gittikçe silikleşiyor ama bir şey yapamıyoruz.)

Zeynep, kocası Mehmet’i olduğu kişi olarak değil olmasını hayal ettiği kişi olarak sevmeye çalışırken yorulan bir anne.  Yaşadığı yorgunluk onu psikolojik olarak güçten düşürecek kadar ağır. Çocuğunun matematikteki geriliğini yadsırken bunu üzerine eğilmesi gereken bir problem olarak değil çocuğunun doğası gereği olduğunu düşünecek kadar nahif. Rasyonel değil duygusal bir anne.

Bir gün kocası yanındayken (ve ona duyurmadan) yine kocasıyla telefonda konuşuyor. Onunla dertleşiyor. Bu konuşma sırasındaki hallerinden anlıyoruz ki Zeynep aslında elde edemediği bir mutluluğun acısının kurbanı. Psikolojik çöküntüsüne bu telefon konuşmasındaki diyalog sayesinde direniyor. Bunu yıllarca yapıyor. Tıpkı yolunda gitmeyen şeylerin düzeleceğini uman her kadın gibi.

Normal bir anormal olmak…

Metin doğum günü hediyesi olarak ona hazırladığı bestesini annesine dinletirken kuşaklar arasındaki uçurumun endişe verici boyutlarına tanıklık ediyoruz. Bir kuşak için oldukça sıra dışı olan Kafkaesk ve depresif hallerin, yeni kuşağı belki de çoktan ele geçirmiş bir ‘normal’ olduğunu görüyoruz. Bu sahne, sosyolojik bir tespitin ortaya serilmiş olması nedeniyle ayrı bir önem taşıyor. Kuşaklar arasındaki farkla ilgili yargılamalara girişmeden önce bir an durup düşünmemizi istiyor ve bu isteğini de Zeynep karakteri üzerinden ustaca veriyor. Zeynep’in şarkıyı sevmediği hâlde bunu açıkça söyleyememesi ve o anda (usta bir oyunculukla) gösterdiği kararsız tepkiler bu gelgit durumunu oldukça iyi aktarıyor.

Üzerine konuşulmayı hak eden bir başka karakter de öz iradeye saygıyı savunan hemşire. Anne karnına geri dönmeyi seçen Metin’in yanında olmasıyla, kişisel kararların müdahale edilecek değil, saygı duyularak kabul edilecek durumlar olduğunu üzerine basa basa anlatıyor. Bireylerin kararlarına müdahalede bulunan herkesin bu hemşireden öğreneceği çok şey var.

Dizide neyin anlatıldığı dışında biraz da nasıl anlatıldığı üzerinde durmak gerekiyor.

Dizi, hepimizin aşina olduğu var oluş sancılarını anlatırken sıra dışı bir yönteme başvurmuş. Özellikle finalde, metaforik olmakla fantastik olmak arasında gidip gelmiş ve hangisi olacağında bir türlü karar verememiş. Final, bu kararsızlığı ile seyirciyi de arada bırakıyor. Yapımı sevip sevmeme konusunda ikileme sürüklüyor. Final bölümüne adını vermiş bir ‘dönüş’ izliyoruz evet, fakat bu dönüşün bu denli fantastik olması, yapımın türü üzerinde ortak ve net bir kanıya varmayı engelliyor.

Metaforik mi fantastik mi?

Dizide metaforlara başvurulmuş. Fakat özellikle sosyal medyada metafor olarak adlandırılan fakat aslında metaforla ilgisi olmayan pek çok fantastik öge de diziye dahil edilmiş.

Örneğin, Metin’in, hislerini İzlandaca gibi izole bir dilde aktarması, insanın anlaşılmayacağını bile bile kendini umutsuzca ifade etmesinin güzel ve yerinde bir metaforik anlatımı.

Ya da,

Metin’e hamileyken Zeynep’in karnının bir kaos ortamı, bir çöplük şeklinde dizayn edilmesi de onun içine attığı sayısız dramın olduğunu anlatan başarılı bir metafor.

Ancak anne karnına yeniden yerleşmek metaforik değil fantastik bir anlatım. Bu metaforik sanılan fantastik anlatımlar sebebiyle dizinin kimliği sağlam ve net bir zemine oturamıyor. Senaristlerin kafa karışıklığı o sahnelerde tamamen hissediliyor.

Bu noktada, diziyi daha iyi anlamlandırabilmek adına metafor nedir ne değildir konusunun biraz açılması gerektiğini düşünüyorum.

Bir metaforun en önemli özelliklerinden biri, çoğu zaman anlaşılmaya dirençli olmasıdır. Kendini ortaya cömertçe sermez. Apaçık değildir. Olayların işlenişi hakkında seyircinin düşüncesini yönlendirme amacı taşır ve bunu örtük şekilde yapar. Hemen yakalanamaz. Yalnızca bakan gözler değil aynı zamanda gören ve farklı bakış açıları oluşturma konusunda kendini eğitmiş bir zihin ister.

Dolayısıyla dizide seyircinin adeta gözüne sokulmuş bir takım gerçek üstü hadiseler metafor değil fantastik betimlemelerdir, denilebilir.

Sarkazm, alegori, metafor, absurdizm, anakronizm birbirine yakın ve karıştırılması kolay kavramlardır. Bu kelimelerin ve ifade ettiklerinin net ayrımının yapılamamış olduğu dizide bariz şekilde görülüyor.

Muhteşem bir ana fikir, bu anlamların birbirinin içine geçmesi, karışması sebebiyle deforme oluyor ve içeriksel anlamda olmasa da biçimsel anlamda net olmayan bir zemine inşa edildiği izlenimi veriyor. Bu da seyirciyi, anlatılanı anlamakta zorlanmak ile anlatılanı anlamak fakat alakasız ve saçma bulmak arasında bir seçim yapmaya zorluyor.

Şayet dizi, Metin karakterinden aldığı gücü daha iyi kullanabilseydi, “amacı olan” bir yapıma evrilebilirdi.

Zeynep ve Mehmet karakterleri yeterince açımlanmadığı için onların dünyasına girmek ve onlarla özdeşleşmek zor. Neyse ki buna fazla ihtiyaç da yok. Zira yapımın merkezinde olması istenen, çok açık ki, Metin ve bir türlü yönetemediği var oluş sancıları. Bu açıdan, anne-baba karakterlerinin derinleştirilmemiş olmasının (mesleklerinin ya da geçmişlerinin ne olduğunun bilinmemesi gibi) akıllıca ve yerinde olduğu söylenebilir. Bizim toplumumuzda bireyi mesleki rollerle tanımlamak kolektif bir eğilimdir. O yüzden bu durum bazı seyirciler tarafından yadırganabilir. Ancak bu nokta dizide herhangi bir eksiklik yaratmıyor.

Dördüncü duvarı yıkmak…

Dizinin bir sahnesinde, Metin’in geçirdiği bir sinir krizi anında çevresinde kameramanları/set ekibini görüyoruz. (Benzer sahneyi Nuri bilge Ceylan’ın Kuru Otlar Üstüne filminde de görmüştük) Literatürde “dördüncü duvarı yıkmak” olarak geçen bu teknikte yönetmen, set ekibini kadraja dahil ediyor ve seyirciyle buluşturuyor. Bunu yapmaktaki amaç, her şeyin bir kurgu olduğunu, aslında hepimizin bir simülasyon evreninde yaşadığını vurgulamak. (Bu tekniğe edebiyatta da rastlanır. Yazar araya girer ve kendi olarak konuşur.) Sinema dünyasında çok rastlanan bir teknik değil. Kullanımı az. Pek çok seyirci (ben de dahil) bu teknikten hoşlanmıyor. Kendini filmden kopmuş hissediyor. Fakat bu dizi zaten absürd olarak tabir edebileceğimiz sahneler içerdiğinden çok rahatsız edici gelmediğini söyleyebilirim.  

“Anlam koptuğunda yaşam tehlikededir.”

Psikanalist ve yazar Julia Kristeva’nın şöyle bir sözü var;

“Anlam koptuğunda yaşam tehlikededir.”

Metin için anlamlar zaten baştan beri kopuk olduğundan, dizinin sonuna şaşırmıyoruz. Ancak Metin’in olmayı her şeyden çok istediği o yere dönerken bunun nasıl olduğu konusu, yukarıda bahsettiğim fantastik anlatımlar yüzünden ne yazık ki gerçeklik algısını yok ediyor. Eğer biz fanstastik bir yapım izliyor olsaydık bu elbette yadırgayacağımız bir şey olmayacaktı. Ancak dizinin kimliği üzerine şüphelerimiz ve ne izlediğimizden emin olamayışımız yüzünden seyirci olarak o sahneyle de olması gerektiği gibi bütünleşemiyoruz.

Yapımı beğenip beğenmemek, seyirci olarak hangi beklentiler içinde olduğunuzla yakından ilgili.

Ben diziyi sıkılmadan ancak bir sonraki bölümü de heyecanla beklemeden izledim. Bitirdiğimde etkisinden çıkamayacağım kadar büyük hisler yaşamadım. Yine de süregelen alışılmışlıklardan sıyrılma çabası ve farklı olanın denenmiş olması takdire şayan. Dizinin türü için pek çok şey söylenebilir. Ben “absürd dram” tanımlamasının uygun olduğu kanaatindeyim.

Müzik seçimlerinin de iyi olduğu söylenebilir. Yönetmen, özellikle eski ama eskimeyen parçaları kullanmayı seviyor ve bu gerçekten hoş bir detay.

Berkun Oya sektörde deneyimli ve donanımlı bir isim. Sonraki çalışmalarını merakla bekliyoruz.