“Meselenin Kendisi Olarak Şiddet” dosyamızın son gününde sorularımı bu kez okur Handan Özbay, Mayk Can Şişman, Feyza Bayraktar, Ayşegül Gönültaş ve Hülya Özcan’a yönelttim.

Handan Özbay
Gıda Mühendisi

Birgül Sevinçli: Şiddet toplumun her kesimine sirayet etmiş insanın da yaşadığımız çağın da en büyük problemi. Gücünü çoğu zaman iktidarlardan ve onların politikalarından alıyor. Psikolojik ya da fiziksel bir şiddet eyleminin faili olduğunu bildiğimiz birisi tarafından üretilen bir sanat eserine bunu öğrendiğimiz andan itibaren aynı yaklaşım içinde bulunabilir, aynı sempatiyi duyabilir miyiz?

Handan Özbay: Bir sanat eseri ile karşılaştığımda onunla ilgili ilk izlenimden son değerlendirmeye kadar tüm görüşüm, ruh ve kalbin öncülük ettiği bir yolculuk ile oluşuyor. İşin bilimden, gündelik yaşamdan ayrılan yanı tam olarak burası. Bir sanat eserine tamamen rasyonel biçimde, duyguları arındırarak yaklaşmanın mümkün olduğunu ben düşünmüyorum. Kalbe dokunmayan bir eserin düşündürme, ufuk açma, yeni yollara çıkarma olasılığı düşük geliyor. Ya da başka bir deyişle bir eserin karşısında uzun uzun düşünecek, kendimizi genişletecek bir noktaya gelmişsek bu kalbe dokunmadan, sempati duyulmadan gerçekleşemiyor. Eserler ile kurduğumuz bağ da tıpkı dostluk gibi, zamanla derinleşip kendi karakterini yaratıyor. Bu bir tablo ise karşısına geçip seyrettiğimiz, daha da yakınımızda duymak için belki duvarımıza taşıdığımız; bir romansa tekrar tekrar okuduğumuz, kitaplığımızdaki varlığı ile mutluluk duyduğumuz; bir melodi ise daraldığımızda ezgisine sığındığımız, onunla huzur bulduğumuz her bir an, ilişkiye hücre hücre ekleniyor ve ikimiz arasında, ikimizden olan ama biricik bir varlığa dönüşüyor.

Sonra an geliyor, bir kaosa uyanıyoruz. İçini açmak için içimizi açtığımız o eseri var eden, meğer bir zorba imiş. Cehalet mutluluk mudur? Dünya hassas ruhlar için cehennem midir? Belki hayatımızdaki tüm insanlardan daha fazla yakınlık kurduğumuz bir eserin yaratıcısının bambaşka bir yanını gördük, sarsıldık. Her şeyden önce şunu kesin ve net bir şekilde söylemek gerekir ki lanet gitsin o insana. Şiddet, zorbalık, her türlü ahlak ve etik dışı eylem; biz karşısında bahanelere sığınmadan dimdik durmadıkça biliyoruz ki bitmeyecek. Dünyanın en paha biçilemez eserini ortaya koymuş dahi olsa suç, suçtur. Suçlu suçludur.

Tekrar kendimize dönelim. Eserin yaratıcısının bambaşka bir yanını görmekten duyduğumuz sarsıntı, öfke ve hüzün yavaş yavaş şiddetini azaltıp da zihnin önündeki perde aralandığında şunu sorgulamak gerekiyor: Biz bu eser sahibinin şimdiye dek hangi yanlarını görmüştük? Bize ahlaklı olduğuna dair bir taahhütte bulunmuş muydu? Niçin öyle olduğuna inanmıştık? Bu noktada ben şöyle bir ayrıma gidiyorum. Tıpkı candan sevdiğim dostlarımın aileleri ile de bağ kurma ihtiyacı gibi, eserleriyle bağ kurduğum yaratıcıları da tanımaya çalışırım. Söyleşilerini, röportajlarını takip eder hatta imkânım olursa kendisine sorular yönlendirmeye, daha iyi anlamaya çalışırım. Böylelikle burada da yaratıcı ile ben arasında ikimizden olan ama biricik bir varlık oluşur. Sevgi besleyebilirim, beslemeyebilirim de. Yaratıcısından hazzetmediğim eserler vardır, olacaktır da. Böylelikle benim vardığım nokta, böyle bir durumda asıl zedelenen ve incitenin benim eser ile olan ilişkim değil, eser sahibi ile olan ilişkim olduğudur.

Mayk Can Şişman
Milliyet LifeStyle Editörü

Mayk Can Şişman: Kökeni çocuklukta gizli olan psikolojik ya da fiziksel şiddet, yaşam süresince kendini farklı biçimlerde ortaya koyar. Bireyi ve toplumu zehirleyen en temel sorun olan şiddetin ilkelliğinden kaçarak sanatın dönüştürücü gücüne ve evrenselliğine sığınan bir sanatçı, berrak bir dünya yaratma hedefiyle kendine çoğullar arar. Eğer sanatçı, ilkelliği aşamamış ve şiddete meyletme yanlışını seçmişse, birlikte kurdukları düşün kirlendiğini hisseden çoğullar refleks olarak tepkilerini söz konusu sanatçının eseri üzerinden sunar, sanatçıyla kurdukları fikir evliliğini noktalar, sanatçıya ve eserlerine duydukları sempatiyi yitirir. Bu, kendini ilkel bir zihniyetle bağ kurmayı seçmeyenler için doğal ve gerekli bir tepkidir.

Feyza Bayraktar: Bu soruya cevabım on yıl önce bu kadar net olur muydu, bugün yorduğum kadar kafa yoruyor muydum emin değilim ama bugün net olarak söyleyebilirim ki, bir sanat eserine karşı içsel olarak sempatim baki olsa da şiddeti öğrendikten sonra sanatçıya ve onun üreteceklerine karşı duruşum farklı olurdu. Şiddeti öğrendiğim andan itibaren artık o kişiyi ve sanatını ayakta alkışlayanlardan biri olmak yerine, ayağa kalkmayıp protesto edenlerin safında yer almayı tercih ederim. Bana olması gereken buymuş gibi geliyor. Çünkü şiddet uygulayan insanlar sadece iktidarlar ve onların uyguladığı politikalardan bu gücü almıyorlar. Etrafındaki şakşakçılarından alıyorlar bu gücü. Alkış sesleri yükseldikçe mağdur edilenlerin sesi kısılıyor. Alkış başarıyı, başarı da bazen dokunulmazlığı getiriyor maalesef. Bu alkışlar sanki onların “iyi hal indirimleri” gibi geliyor bana. Yaptıkları yanlarına kalıyor.

Yolum sesi duyulmayanlarla kesişeli, bu konuda daha hassas davranmaya ve alkışladığım insanların hayattaki duruşuna bakmaya çalışıyorum. Bunu tam anlamıyla yapıyorum diyemiyorum henüz ama yapmaya çalışıyorum. Ama evet, hâlâ bu konuda bile ikiyüzlü davrandığımız durumlar oluyor. Tepki koymaya en kolay yerden başlıyoruz bazen. Hayatımızın her alanında aynı tepkileri verebilsek keşke. Bir dizi izlerken set çalışanlarının ne şartlarda çalıştırıldığını duyduktan sonra o diziyi hâlâ keyifle izlemek yerine tepki koysak keşke. Keşke çocuk işçilerin çalıştırıldığını bildiğimiz ürünleri almayıp protesto etsek. Keşke bir kafede siparişimizi yanlış getiren garsona uyguladığımız psikolojik şiddetin diğer şiddetlerden farklı olmadığını kavrayabilsek veya bir hevesle alınıp sonra sokağa bırakılmasının da kedi / köpeğe karşı yapılan bir şiddet olduğunu bilsek. Keşke şiddet uygulayan sanatçıyı ısrarla gösteren parmağımız en yakınımız başkasına şiddet uygulandığında onu da gösterse. Kol kırılıp yen içinde kalmasa. Keşke tepkimiz duruma, zamana ve kişiye göre değişmese.

Ayşegül Gönültaş: Her dönemin ve toplumun sanata, sanatçıya ve eserlere olan bakış açısı dönemin dinamiklerine göre farklılık gösterir. Kültürel farklılıklar, dini inançlar, ekonomik dengeler vs. Ancak söz konusu olan ahlaki değerler ve değer yargıları olduğunda sanatçıya olan bakış açımız değişirken aynı değişkenliği eser üzerine de yansıtmaktan geri duramıyoruz.

Sinema veya edebiyat tarihi büyük eserler vermelerine rağmen birçok suç unsuru teşkil eden davranışlara ve yargılanmalara dahil olan sanatçılar ve eser sahipleri ile dolu. Özellikle kadın düşmanlığı, pedofili ya da ensest olarak nitelendirebileceğimiz suçlar başta olmak üzere; normal olmayan hatta kötücül diyebileceğimiz her türlü kabul edilemez eylem içerisinde bulunan yazarlar, yönetmenler, ressamlar, oyuncular olduğunu biliyoruz, deyim yerindeyse buradan köye yol olur cinsten.

Thomas Mann, Marquie De Sade, Roman Polanski, Woody Allen, Kevin Spacey, Pablo Picasso gibi sayısız örnekle dolu sanat tarihi bu ve benzer sanatçıların ruhlarındaki çıkmazları, bunalımları, hatta ve hatta içlerindeki ruhani veya karanlık dünyaları yansıttıkları eserleri ile yarattıkları şaheserler ve güçlü eserlerle de dolu. Bu durumda insan, doğal olarak ruhuyla eşleştirdiği veya okumaktan izlemekten keyif aldığı sanatçılarla ilgili karşılaştığı bu kötücül durumlarda ansızın kendini bir jüri üyesi olarak bulabiliyor. Yazılı olmayan bir anayasanın ortaya koyduğu mahkemede yargıya hükmeden bir jüri üyesi gibi bir koltukta buluyoruz kendimizi kimi zaman.

Ve elimizdeki bu güçle eser sahibini taammüden cinayetten mahkûm ederken eseri de aynı şekilde mahkûm ediyoruz. Ya da şöyle söyleyeyim; şiddet suçu ve benzeri suçlar işlemiş bir sanatçının eserlerini öğrendiğimiz an itibarıyla başucumuzdan indirmediğimizde, hayatımızdan çıkartmadığımızda sanki kendisinin işlediği suça da onay veriyormuşuz gibi bir hissiyata kapılıyoruz ki bu da bana göre histerik bir düşünce şekli. Oysa eser ve eser sahibi birbirinden bağımsız iki farklı olgudur bana göre. Eser ile eser sahibi yaşantısının suç teşkil eden değerlendirmeler bakımından ayrıma gidilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Hülya Özcan: Herhangi bir şiddet eyleminin faili olduğunu bildiğimiz birisi tarafından üretilen bir sanat eserine bunu öğrendiğimiz andan itibaren aynı yaklaşımda bulunmak benim için  ne yazık ki mümkün olmuyor. Gerçekleştirdiği eylem her ne olursa olsun o kişi yargı önüne çıkmadan önce sanatının hitap ettiği insanların bireysel yargılamalarından geçiyor. Kişiye duyduğunuz sempatiye bağlı olarak reddetme, kabullenememe, hayal kırıklığı gibi pek çok anlık duygudan sonra gerçekle yüzleşildiğinde ise kişi aynı duyguları sanatçının yarattığı eserlere yöneltiyor. Diyelim ki sanatçı bir yazar ve okuyucu onun herhangi bir suça karıştığını öğreniyor, yeni bir kitabını almayı aklına dahi getirmezken mevcut olanları da okumayı reddediyor. Yakın zamanda gerçekleşen bir olaya karşı bir okurun “Kitaplığım adeta başıma yıkıldı” şeklinde bir hayal kırıklığına şahit olmuştum ve durumun kişi üzerinde yarattığı hissiyat tam da bu. Keza aynı şekilde sanatın başka dallarında hizmet verenler için de hitap ettiği kitlenin yaklaşımı değişmiyor bence. Seyirci suça karışmış bir yönetmenin filmini izlemek istemiyor, kişi sevdiği bir ressamın failliğini öğrendiğinde sergisine gitmek istemiyor gibi… Dolayısıyla suça karışmış bir kişinin sanatçı olması hâlinde kendisine karşı aynı sempatiyi beslemek mümkün olmuyor. Tabii bu kişiden kişiye değişen bir değerlendirme olup farklılık gösterebilir ama benim şahsi tepkim bu yönde.

Birgül Sevinçli: Sanat eserlerini onları ortaya koyanlardan bağımsız değerlendirebilir miyiz?

Handan Özbay: “Sevmek Zamanı” filmini bilmeyen yoktur. Metin Erksan, boyacı Halil’in çalışacağı evde duvarda gördüğü kadın resmine âşık olması üzerinden surete duyulan aşkı anlatır. Resimdeki kadın bir gün karşısına geçtiğinde Halil’in şu sözleri aklımıza kazınmıştır: “Ben sana değil, resmine aşığım. Resmin sen değilsin ki… Resmin benim dünyama ait bir şey… Ben seni değil, resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.” Bu yaklaşımı sanatçı- eser ikilisine uyarlamak mümkün. Ve ancak bu şekilde sanatı özgür kılabiliriz.

Mayk Can Şişman: Bir eserin kalplerde kapladığı yer, sanatçıya duyulan sempatiyi de kapsar. Sanat eseri, sanatçının özünden ayrı tutulamaz. Bir sanat eseri, imzasını taşıdığı sanatçının ruhundan izler taşıyarak kendine çoğullar arayan aynasıdır. Psikolojik ya da fiziksel bir şiddeti destekleyen, savunan, bu şiddetin merkezinde yer alan bir sanatçının üretiminde saklı olan şiddet, er ya da geç açığa çıkmayı bekler. Şiddeti savunmuş bir sanatçının yarattığı eser, teknik anlamda başarılı olmuş olsa dahi biz sanatseverler için bir hayal kırıklığına dönüşmekten ve duygusal zekamızın ağırlığının altında ezilmekten kurtulamaz.

Feyza Bayraktar
Seyyah Yardıma Giden Yol – Kurucu / Seyyah Feyza

Feyza Bayraktar: Sanat eserleri her ne kadar umuma sunulduktan sonra o sanatçının eseri olmaktan çıkıyor, herkesin kendine has yüklediği anlam ile farklı bir boyuta taşınıyorsa da onları ortaya koyanlardan bağımsız değerlendiremeyiz diye düşünüyorum. Çünkü genelde bu sanatın değerlendirilmesi dolaylı yollardan yine sanatçıya temas etmemizi sağlıyor. Anonim olarak yapılıp sanata armağan edilmediyse tabii.

Ayşegül Gönültaş: Eser; eseri ortaya koyan kişinin elinden çıktıktan sonra artık kendi yoluna kendi devam etmektedir. Ardında bıraktığı her şeyden bağımsız ve bir o kadar da habersiz ve özgür. O artık onu üretenden tamamen farklı bir kulvarda ilerlemektedir ve geçtiği her yolda, kendisine hayranlık duyan her kişide bıraktığı etki, hissiyat ve anlam bambaşkadır ve kişiden kişiye yeniden yeniden doğmaktadır. Bu durumda evet; bir şiddet eğiliminin faili olduğunu bildiğimiz birisi tarafından üretilen bir sanat eserine aynı sempatiyi duyabiliriz ve duymalıyız da.

Hülya Özcan: Bana göre sanatçı ve eserlerini birbirinden bağımsız olarak değerlendirmek pek olası değil. Yine yazar-kitap ilişkisi üzerinden örneklendirecek olursam bir yazardan okuduğum ilk kitap sonrasındaki hissiyatım, yazarın bir sonraki kitabı için referans oluyor. Şayet memnuniyet duyduysam başka bir kitabını koşulsuz satın alıyorum ama memnun kalmamışsam o yazarın bir başka eserine karşı ön yargı taşıyor ve edinme ya da okuma anlamında tereddütte kalıyorum. Yine bu hissiyatım sanatın diğer alanları olan tiyatro, sinema, resim gibi alanlarda önem taşıyor ve sanatçı ile eserini birbirinden bağımsız olarak değerlendiremiyorum. Dolayısıyla bu bakış açısına sahipken sanatçının failliği gibi bir durumla karşılaştığım zaman ise “ama kitapları çok güzeldi ya da bu yönetmenin filmleri çok iyiydi” diyerek sanatçının eserini ondan bağımsızlaştırarak hareket etmem pek mümkün gözükmüyor.

Birgül Sevinçli:Bu konu hakkında etik, ahlak gibi kavramlar üzerinden ilkesel bir karar alma zorunluluğu hisseder miyiz?

Handan Özbay: Bir defa eser ile sanatçı arasındaki göbek bağını kestikten sonra ilkesel kararlar almak da nispeten kolaylaşıyor. Bir sanat eseri üretmek, yaratıcılığı gerçekleştirmek için hiçbir ön koşul yoktur, olmamalıdır da. Sanatçı “ahlaksız” olabilir, eserinse bu örtüşme ile ilgili bir sorumluluğu yoktur, hele ki bizim eser ile olan ilişkimizin olsun. Öte yandan sanatçı bir şekilde bizim ahlaki bakış açımız ile örtüşmüyorsa, bu en basitinden yaşam tarzının beklentilerimize uymaması veya en uç noktada şiddet uygulamış olması olabilir; yaptırımlarda bulunma ihtiyacı hissedebiliriz. Konserine gitmeyebilir, eserlerini satın almayabiliriz mesela. Daha somut adımlar olarak ses çıkarabilir, yargılanmasını sağlayabilir, kamuoyunun konu ile ilgili bilinçlenmesi için eylemlerde bulunabiliriz. Burada alınacak aksiyonların çok kişisel olduğunu düşünmekle beraber, suçun boyutu her ne olursa olsun tepkinin linç boyutuna ulaşmaması gerektiğine; aksi takdirde zorbalığı zorbalıkla besleyerek derin bir açmaza sürüklendiğimize inanıyorum.

Mayk Can Şişman: 2000’li ve 2010’lu yıllar, sosyal medyanın gücüyle şiddetin ne denli yakınımızda olabileceğini ortaya koyan tanışma dönemleriydi. Sosyal medyanın çok sesli gücüyle şiddetin aslında ne kadar da yanı başımızda olduğunu deneyimledik. Şiddetin hiçbir türlü kabul edilemezliğini hashtag’ler vesilesiyle kendimize hatırlatıyor, bu meseleye yeterince eğilmemiş kişilerin dahi dikkatini çekebiliyoruz. İlkesel bir karar alma zorunluluğu, şiddete karşı “Dur!” demeyi nasıl başaracağımızla, şiddetle nasıl mücadele etmeyi seçeceğimizle doğrudan ilgili. Şu anda özellikle Twitter’daki cümle kurma gücü sayesinde parmak bastığımız, dikkat çektiğimiz bu sancı, bu mesele; kuru cümlelerden daha fazlasını talep edenlerin sayısı her geçen gün daha da çoğaldıkça kendini daha köklü bir zemine oturtacak, organik bir geçişle konuyu sosyal medyanın gündeminden daha büyük bir kitlesel harekete zaman içinde mutlaka dönüştürecektir.

Feyza Bayraktar: Ben insan olarak bu konuda bir duruşa sahip olma / bir karar alma konusunda kendimi zorunlu hissediyorum evet. Haberlerde kadına veya çocuğa karşı uygulanan şiddet ya da taciz / tecavüze denk geldiğimizde ne kadar gür ve kararlı çıkıyorsa sesimiz, söz konusu bir sanatçı olduğunda da aynı adalet ve vicdan terazisinden geçmeli diye düşünüyorum. Hangi sanatı bizlere kazandırmış olursa olsun! Bu “Ben kimsenin ahlak bekçisi değilim,” diyerek kafamızı çevirebileceğimiz bir konu değil. Ne kadar farkında olursak, ne kadar hassaslaşırsak bu konuda o kadar çok duyarız o kalabalık sesler arasında sesini duyurmaya çalışanları. Eğer mağdur edilen bizim hayatımızda en çok kıymet verdiğimiz kişi olsaydı, bu soruya nasıl cevap verirdik? Bu soruyu sorabilir miydik başkasına? Belki de bazen buradan bakmak lazım bu konuya.

Ayşegül Gönültaş
Kurumsal İletişim Müdürü

Ayşegül Gönültaş: Aslında bu zor ve karmaşık bir konu. Eser kendi başına bir suç unsuru taşımadığı ya da oluşturmadığı sürece; etik ve ahlaksal kavramlar üzerinden ilkesel bir karar almak zorunluluğu hissetmemeliyiz. Burada etken olan eser sahibi, edilgen olan ise eserdir. Ve eserin getirdiği tüm etkilerden aslında yine eser sahibi sorumludur.

Öte yandan tecavüz, cinsel taciz, şiddet veya pedofili gibi suçlarla anılan eser sahipleri bireysel olarak değerlendirilmeli ve tabii ki kitlesel bir tavır sergilenmelidir. Bir tavır sergilenecekse eser sahibinin üzerinden; bir eleştiri getirilecekse eserin özellikleri üzerinden olmalı. Eğer eserde bir suç unsuru, bireyleri veya kitleleri peşinden sürükleyecek bir teşvik söz konusuysa; eserin ortaya koyduğu sonuçlar eser sahibinin kendi yaşantısının bir uzantısıysa veya benzerlik taşıyorsa o zaman eser de yazarın yaşadığı veya yaşayacağı tüm boykotlardan payına düşeni alacaktır.

Hülya Özcan: Bana göre bir esere ve o eseri üreten sanatçıya karşı bakış açımız ve değerlendirmelerimiz subjektif olduğundan etik, ahlak gibi kavramlar üzerinden ilkesel bir karar alma zorunluluğu hissetmemeliyiz. Yapılan eyleme karşı fail hakkında sanatçı kimliğini göz önünde bulundurarak durumu sempatik ya da tolere edilebilir göstermeye çalışmak ne kadar yanlışsa toplu linç algısı yaratıp hedef göstermek de bir o kadar yanlış. Neticede ortada işlenmiş bir suç varsa bunun cezası yargı önünde verilmeli ve söz konusu ceza da caydırıcı nitelik taşımalıdır. Eserin hitap ettiği kitlenin sanatçıya karşı yapacağı vicdani yargılama ve neticesinde vereceği karar zaten bireysel olacağı için bu gibi durumlarda ilkesel bir karar doğrultusunda hareket etmek zaten mümkün olmayacaktır.

Birgül Sevinçli: Sanat eserini üreten kişinin yani failin ölmüş olması ile bugün hayatta olması konuyu değerlendirmede davranış ve düşünüş farkı yaratır mı?

Handan Özbay: Eğer fail ölmüş ise tepki de daha kontrollü gerçekleşiyor. Çünkü çoktan ölmüş gitmiş olduğundan ortada cezalandırılacak bir kimse de kalmamış oluyor. Davranışımızın gerçekten ilkesel mi yoksa tepkisel mi olduğunu anlamak için de önemli bir ayrım bu. Hâlâ aramızda, geçimini sanatı üzerinden sağlayan birine verilecek karşılık sadece ilkesel değil; kişiye tepki olarak da gerçekleşebilir.

Cezalandırma, öç alma, kan davası; hiçbiri suçu ortadan kaldırmaya ve tekrarlanmasını önlemeye yarayan eylemler değil ne yazık ki. Ancak eserleri sayesinde bir şöhrete ulaşmış, bu tanınırlığı ile kendisine bir karakter biçmiş ve rol model oluşturmuş bir sanatçı ise kişi, kurduğu bu persona ile tamamen uyumsuz bir eylemde bulunduğundan, “ifşa” edilmesinin, eserlerinin değil fakat şahsının sahneden uzaklaştırılmasının; bir ceza olarak değil, bir sonuç olarak gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Sanatçı zaten kendi kişiliği ile sahnede olmaya hiç ihtiyaç duymamışsa yahut zaten hep olduğu gibi biri ise “ifşa” ihtiyacı kendiliğinden ortadan kalkıyor. Bununla beraber hayattan tamamen tecrit edilmesi, bütün ekonomik ve sosyal ağının koparılması tarafında ben de henüz nasıl düşüneceğimi kestirebilmiş değilim. Bir yandan eylemin bir karşılığı olması gerektiğini düşünüyorum fakat ne zamana dek? Bizler unutunca mı biter yoksa o iyileşince mi? İyileştiğinden nasıl, ne zaman emin oluruz, sağalması için atılacak adımlar nelerdir? Bunlar da bir o kadar derinlemesine düşünülmesi gereken sorular…

Mayk Can Şişman: Şiddete meyletmiş bir sanatçının yaşamını kaybetmiş olması, söz hakkı doğma problemini ortadan kaldırdığı için hakaretlere varılmadığı müddetçe fikirlere, cümlelere özgürlük sunar. Şiddete meyletmiş bir sanatçının hayatını kaybetmemiş olması ise hesaplaşmayı erteleyen, öfkeyi derinde tutan bir durum. Sosyal medyanın gücüyle ortaya konulan bütün tepkilerin sadece bir “linç” başlığında toplanması da popüler tabirle “linç kültürü” denilen kavramın henüz geri dönüşüme uğramadığının somut kanıtı. “Linç” başlığında mizah dozu yüksek gayriciddi bir tepkiyi de görüyoruz, acısını yıllar sonra ortaya dökmüş bir insani haykırışı da. Mizah dozu yüksek bir tepki korkusuzluğuyla sınırı aşıyor ve buna “mizah” denilerek geçiliyor, acısını döken biri ise yanlış anlaşılma korkusu ve doğru anlaşılma kaygısıyla cümlelerini eksilterek kursa da ciddiyetinden ötürü olağan dışı bir karalama suçlamasıyla karşılaşıyor. Bu yüzden, şiddete bulaşmış ve hayatını kaybetmemiş bir sanatçıya gösterilecek ciddi tepki, bu sosyal medya çağında aslında çok daha büyük bir cesaret gerektiriyor.

Feyza Bayraktar: Aslında fark yaratmaması lazım çünkü ölüm yaşanmışlıkları unutturan bir durum değildir. En azından bunu bizzat yaşayanlar için değildir. Ama biz bazı durumlarda maalesef yapılanları ve yaşatılanları unutmayı seven bir milletiz. Gözümüzün görmediği sadece severken gönlümüzden uzak olmuyor, bazen kınarken de gözden ırak olan unutuluyor. Unuttuklarımızdan sınanmıyor muyuz her zaman?

Ayşegül Gönültaş: Hayır. Sanatçının hayatta olması veya olmaması konuyu değerlendirme açısından bir fark yaratmamalıdır. Belirli suçlar ülkesel, toplumsal ya da kültürel farklılıklar göz etmeksizin zamanla geçerliliğini yitiren ya da etkisini azaltan bir statüde değerlendirilmez. Tecavüz, taciz, cinayet gibi şiddet içerikli suçlar zamanla yarattığı kötücül etkiyi veya karanlık yanını kaybetmez. Kanunlar çerçevesinde sabit görülen suçları işlediği saptanmış eser sahipleri bugün hayatta olmasalar da halen birer katil, tacizci, tecavüzcü sıfatlarını taşımaya devam edeceklerdir. Ancak; var olan bir başka gerçek de şudur ki; bu onların muhteşem birer sanatçı olduğu gerçeğini de değiştirmez.

Hülya Özcan
Avukat

Hülya Özcan: Failin ölmüş olması ile hayatta olması konuyu değerlendirme bakımından davranış ve düşünüş farkı yaratacaktır. Biz toplum olarak unutmaya müsait olduğumuzdan, sanatçının gerçekleştirdiği eylem ölümünden sonra eskisi kadar hatırlanmayacağından ya da ölümün bir son olması sebebiyle artık mevcut durum eskisi kadar dillendirilmeyeceğinden unutma süreci başlayacaktır. Bu sebeple sanatçıya tepki gösteren kişi için tekrar o sanatçının eserlerine yönelme ve şans verme ihtimali doğabilir.