Korkusuzca ilerlediğim koridor, her adımımda biraz daha uzuyordu.

Bir ağaç. Ağacın dalları. Çıplak adam.

Koşar adımlarla ilerledikçe merdivene ulaşıyorum. Aşağısı karanlık. Merdiven sonsuzluğa uzanır gibi küçülüyor. Tereddütsüz inmeye başlıyorum basamakları. Bir, iki, üç…

Ağaç çıplak. Adamın kolları uzun. Dilimde kekremsi bir tat. Damaklarım kuru.

Neredeyim ben? Nereden geldim? Sekiz, dokuz, on… Kat aralığında durdum. Saçımdan bir tel düştü. Beyaz. Yirmilik dişim yeniden yarıyordu damağımı. Karşımda uzanan ölü koridoru süzdüm. Birçok kapısı var. Kapı kolu yok. Sakin.

Ağaç uzun. Adam yalnız değil. Ayaklarım çıplak. Üşümüyorum.

Bu katı pas geçerek basamakları hızla inmeye başladım. Bir, iki, üç… İnekleri de sayardım geceleri. Yok, inek değil. Neydi? Sekiz, dokuz, on…  Kurt olmalı. Duvarlarda okunmayan yazılar. Hareket halindeki karıncalar.

Ağaca tırmanan çocuk. Onu izleyen bir başka çocuk.

Sıradaki kat. Koridordan süzülen zayıf ışık huzmesi. Çıplak ayaklarım götürüyor beni. Soldan ikinci kapı. Hep aynı soruyu sorardım kendime: Saçları neden kızıl? Anneme de sorardım. Ağlamak istemiş. Ağlayamamış. Tüm acısını saçlarına kusmuş, derdi ablam. Annem susardı. Hep susardı. Beyaz saç hani dökülmezdi. Avucumda tel tel titredi. Yüzüm tıraşlı. İlerledim. Sağdan yedinci kapı açık. Hâkim tokmağı vuruyor masaya. Vurdukça bağırıyor. Sus kızım. Kız susuyor. Konuş kızım. Kız iki kelime edemiyor. Otur kızım; kalk kızım. Aşağı bak kızım. Bir türlü “Yaz kızım,” demiyor. Tokmağı vurdukça kız siniyor. Deve cüce oyunu hiç bitmiyor. Kapıyı sertçe vurup kapatıyorum. Aşağı inmeli. Hızlıca iniyorum. Ayağım kayıyor, düşer gibi oluyorum. Tutunacak korkuluk yok. Çıplak adamın gölgesi duvarlara sinmiş. Ağaçtan dökülen yapraklar hafif esintiyle uçuşuyor. Karıncalar kaçışıyor. Bu sahne hep zihnimde oynuyor. Sekiz, dokuz, on… Ne olacak sanıyorsun? Kalın ses tonu kafamın içinde yankılanıyor. Koridorların duvarları sarsılıyor. Merdiven basamakları titrerken başım dönüyor. Korkuluk beliriveriyor yanımda. Tutunuyorum. Kaygan ve soğuk. Yılandanmış. Tıslıyor. Tıslarken aşağıya kayıyor. Peşine takılıyorum. Ayağım kayıyor. Karanlığa yuvarlanıyorum.

Ne olacak sanıyorsun?  

Ne olacağını bilmiyorum. Bilmiyordum. O halatı düğümlerken. Tabureyi tavandaki çengelin altına hizalarken.

Yine merdivenin başındaydım. O geldi. Tırpanının ucuyla zemini çizerek.

 “Ne olacak biliyor musun? Sen dünyayı altüst ettiğini sanacaksın. İşe yaramaz et yığınını taşırken söylenecekler. Otuz dakika içinde, vücudunda refleks diye bir şey kalmayacak. Kasların gevşeyecek. Dolayısıyla ağız ve göz kapakların açık kalacak. Bağırsakların tamamen gevşeyecek, yani altına sıçacak, içinde kalmışları çıkaracaksın. Sence bu ne kadar dramatik? Ortalama on saat içinde vücudun kaskatı olacak. Sen acıdan kıvranırken, adrenalin salgılandığından vücudun anında katılaşmaya başlayacak.Leşin her saat ortalama bir derece soğuyacak. Kiloluların iç organları daha geç soğuyor.” Simsiyah gözlerini ince bedenimde gezdirdi. “Senin için öyle olmayacak. Tavanda sallandıktan yirmi dört saat sonra vücudun kokuşmaya başlayacak. İlk çürüyecek organların ise o güzel gözlerin, beynin, miden ve bağırsakların. Tuzlu suda boğulmayı tercih etmiş olsaydın daha geç çürüyecektin tabii. O zavallı kalbin en geç kokuşacak olanlardan. İçeriden çürüdükçe gaz yoğunlaşacak. Karın bölgen şişecek. Derinin üstü yanık gibi su toplarken vücudunda biriken sülfür yüzünden rengin siyaha dönmeye başlayacak.” Kukuletasının altından kıkırdadı. Yüzü görünmüyordu. Anlattıklarından keyif aldığı her hâlinden belliydi.

“Derinin çekilmesi ve çürüme yüzünden tırnakların ortaya çıkacak. Her zamankinden daha uzun olacaklar.”  Parmak uçlarım uyuşuyordu. Dişlerimin birbirine sürtünme sesini onun da duyduğuna emindim. Yutkundum.

“Bir yandan iki damla gözyaşı dökülecek. Sevenlerin üzülecek elbet. Sevmeyenlerin ağlamak için zorlayacak kendilerini. Geride bıraktıklarını paylaşma planları yapacaklar. Hem ağlayacak hem de leziz helvanın tadını çıkaracaklar. ‘Üff ne gerek vardı bir sürü masraf çıkardın giderayak…’ Tabutuydu, yemeğiydi, mezarıydı, bilmem nesiydi. Arkandan yas tutacaklarını sandıkların bu soğuk havada bitse de şu merasim gitsek diye bekleyecekler. Ertesi gün işe giderken ne giyeceklerini, haftalık alışverişleri için nereye gideceklerini düşünecekler. Ne olacağını sanıyordun? Gömüleceksin. Senden kalan tek şey, çürüme sürecinde şişen karnının patlarken ve göğsün çökerken mezar üstünden duyulabilecek sesler olacak.Kasların kemiklerden sıyrılıp dökülmeye başlama zamanı kırkıncı güne rastlar. İnsanlar, ıstırabının azaldığını düşünerek yemek verecekler. Oysa hiç son bulmayacak. Düşün; sen gittikten kırk gün sonra bile onlar yemeye devam edecek. Hem senin için hem de senin için değil. Prosedürler.  Bakteriler seni içten yok ederken, dışarıdan da et sineği gözlerine ve burnuna larvalar bırakacak. Bu sinekler yiyecekleri bitene kadar burada kalacak ve ölecekler. Daha sonra ölen bu sinekleri yemek için başka böcekler gelecek. Böcekler seni yerken, eşin dostun kavurmaları götürecek. Geriye kemikler kalana kadar böcek istilası devam edecek. Ne sanıyordun ya! 

Bir ağaç. Ağacın dalları. Çıplak adam. Neredeyim ben? Nerden geldim? Ağaç çıplak. Adamın kolları uzun. Koridorlar kaygan. Karanlık. Yuvarlanıyorum. Ağaç uzun. Adam yalnız değil. Ayaklarım çıplak. Üşümüyorum. Ölü bir ışık. Gölgesi. Tırpanlı adamın gölgesi. Arkası dönük. Ne olacak sanıyordun? Gözlerim acıyor. Larvalar yüzümde cirit atıyor. Çatal bıçak sesleri bölüyor sessizliğin sesini. Bir el boğazımı sıkıyor. Nefes alamıyorum. Kıkırdıyor. Karanlık. Düşüyorum.

Tavandaki çengele gözüm takılıyor. Yerde baygın uyanışımı anımsıyorum; yeterince sıkı bağlayamadığım halatı da. İnsanları daha az arıyorum. Daha az seviyorum. Tırpanlı adamı arıyor gözlerim geceleri, duvarlarda. Henüz gelmeyecek, biliyorum. Fakat onu aramaya devam edeceğim. Rüyada değil, bir avuç hapta değil, duvardaki çengelde hiç değil; zamanda. Sadece zamanda.