20. yüzyılda İngiliz edebiyatında doğarak dünya edebiyatında da çok büyük bir çalkantı yaratmış olan efsanevi seri “Lord of the Rings”. J.R.R. Tolkien’in geniş perspektifiyle ve okurunun hayal dünyasıyla iş birliği yaparak bizleri bambaşka bir evrene sürükleyen bir seridir.

Bu serinin oluşumundaki temel taşlardan biri I. Dünya Savaşı’dır. Tolkien I. Dünya Savaşı’nda gazi olmuş bir askerdir ve Lord of the Rings serisini II. Dünya Savaşı sırasında yazmıştır. Fakat savaş deneyimlerini anlattığı tek bir yazısı bile bulunmamaktadır. Diğer gaziler gibi o da yaşadığı zor günler hakkında çok nadir konuşmaktaydı. Yüzüklerin Efendisi’ni dikkatli bir şekilde incelediğimizde Tolkien’in savaş hendeklerinde duyduğu korkularından kurtulamadığını görüyoruz.

Savaşı, Karanlık Taraf ve Aydınlık Taraf olarak tasvir etmiştir. Karakter analizine baktığımızda buradaki taraflar ve tarafların liderleri dünyada, o dönemdeki olayların epik-fantastik dille bir çeşit yansıması durumundadır.

Orta Dünya’daki kötülük endüstrileşmiş bir hal almıştı. Sauron’un orkları vahşileştirilmiş işçilerdi. Saruman’ın ise metal dişlilerde oluşan bir aklı vardı. Mordor ve Isengard’ın ıssızlığı da bizlere adeta 1916’nın cepheler arası tampon bölgelerini anımsatmakta.

Frodo ve Sam’in arayışlarının son dönemlerindeki o sıkı yoldaşlıkları, zor dönemlerden geçen İngiliz askerlerinin arasındaki derin bağların bir göstergesi niteliğindedir ve tüm askerler, tıpkı Yüzüklerin Efendisi’nde geçen erdemlerin en üstünde tutulan o güçlü cesaret duygusuna sahiptir.

Sauron her ne kadar yenilmiş olsa da, ondan sonraki dünyanın kökten değiştiğine dair bir düşünce söz konusudur. Eliflerin Batı’ya doğru gitmelerinin ardından bir zamanlar Orta Dünya’da bulunan masumiyet ve sihir de yok olmuştur. Öyle sanıyoruz ki Tolkien’de Büyük Savaş sonrası Avrupa için böyle düşünüyordu.

“Tüm savaşları bitirmek için olan bu savaşa’’ genç insanları yollamak zorunda olmamız ve bu yetmezmiş gibi bu savaşların hiç sonunun gelmemesi çok korkunç bir gerçeği yüzümüze vurmaktadır.