Bale. Uçarcasına dans eden, zarafet ve asaletle vücutlarını sanata adayan, bu asaleti, zengin vücut hareketlerini varoluşumuza anlam katan, anlam katma yolunda ilerlerken yüreğimizden tutan öykülere adayan bale sanatçıları. Bitmez tükenmez sanatlarında mükemmelleşme çabaları ah, sanatın kıvılcımı bağırlarından izleyicileri alev alev tutuştursun diye! Küçükken balerin olmak istememiş kadın var mıdır bilemiyorum. Bale sanatçılarını izlemek televizyonda ve hayallere dalmak, öyle sonsuzlukta dans, küçük bir kızken. Bir bibloyla avunmak, onu odanın en güzel yerlerinden birine koyup şpagat denilen bacak açma hareketiyle bir bacağı yukarda, madeni tütüsüyle canım balerinim. Bale izleme aşkına giden yolların açılması ve bir sanat olarak bale izleme, balede kaybolup kendini bulma, eşsiz bir sanat aşkıyla!           

                                                                     

Sanat bitimsiz bir ruh, kanımızda varsa eğer bizi asla rahat bırakmayan, ruhumuzun derinliklerince. Renkler, devinimler, sesler, sözcükler sanatçının günlük yaşamında yer alır, daima rüyalarında, hiç durmadan kovalanmak isterler, yetenek nereye götürürse oraya. Bu yolu takip etmek zorunda mıdır sanatçı? Yeteneğimize borçlu muyuz, onu takip etmeli, yaşantımızı onun sonu gelmez arzularına göre mi düzenlemeliyiz sanat kıvılcımı tutuşturuyorsa bağrımızı, dünyayı tutuşturmaya mı çalışmalıyız sırf yeteneğimiz öyle buyuruyor diye? Yetenek köleliği midir bu yol, yine özgürlüğe pranga? Çalışmak, çalışmak, sonsuzca devinimlerle, sonsuz bir yol çünkü sanat yolu, aşk yolu, sancılarla kendini aşan, aştıkça “yok mu daha?” diye soran?

Iciar Bollain’in yönettiği “Yuli” filmi aklımıza bu soruları getiriyor. Film ilk siyahi Romeo olan Afrika-Kübalı balet Carlos Acosto’yu anlatıyor bize. Carlos’un kendisi de filmde rol alıyor, yetişkin Carlos’u canlandırıyor. Film sanatçının “Eve Dönüş Yok” (No Way Home) adlı otobiyografisinden uyarlama. 2018 yapımı film, aynı yıl Uluslararası San Sebastian Film Festivali’nde gösterilir. 2019’da Goya Ödülü adayı olur Acosta. Sanatçı şu anda Birmingham Kraliyet Balesi’nde yönetmen olarak görev yapmakta. Öncesinde İngiliz Ulusal Balesi, Houston Balesi ve Amerikan Bale Tiyatrosu’nda dans eder.

Yuli, erken Batı Afrika inançlarına göre babasının ona verdiği ad. Yuli’nin büyükannesi bir köle ve kendi babası hakkında hiçbir şey bilmiyor babası. Annesinden çok dayak yemiş Yuli’nin babası. Yuli’nin annesi ve babası boşanmış olmalarına rağmen ekonomik sıkıntılar nedeniyle aynı evde yaşarlar. Babası onun dansa olan yeteneğinin farkında, bu yeteneği de kendisinden aldığına inanıyor. Dansçı olması için öylesine ısrarlı ki. Oysa Yuli’nin kalbi başka heveslerle çarpmakta, bir futbolcu olmaktan yana gönlü, dansçılığın da kadınsı olduğunu düşünüyor. Ne yazık ki evde epeyce fiziksel şiddet görür. Başka çaresi yoktur, dans okuluna gider. Yeteneği alev alev yanmakta elbette. Öğretmeni de hayat boyu destek olur kendisine. Yaşantısında yolunu aydınlatan bir meşale, dans kıvılcımının sönmemesi için yüreğinden parçalar seren önüne. Elbette birçok ailevi sıkıntı, borçlar, yoksulluğun kol gezdiği Küba.

Film, geri dönüş tekniğinin ustaca kullanımıyla ilerliyor, böylece çok daha ilginç hale geliyor. Hikâye ara ara danslarla devam ediyor, sanatçının çocukluğu, ailesi, okul yaşantısı arasında gidip geliyoruz. Başarı başarıyı getiriyor ve Yuli’nin değil ama babasının hayalleri gerçek oluyor. Yuli bütün dünyada kabul edilen, hayranlık duyulan büyük bir siyahi dansçı oluyor. Bale sahneleri gerçekten göz kamaştırıcı, benim gibi bale aşıkları için film gerçek bir görsel şölen. Unutulmaz bir sinema deneyimi bu, sanatın, yeteneğin ruhunu irdelerken sanata doyuran. Dünyanın en büyük baletlerinden biri, hem hayatı, hem de performanslarıyla büyülü perdede!

Ancak Yuli’nin en derinlerdeki arzusu neydi, en büyük hayali? Her zaman sıradan bir yaşantıydı onun gözünü kamaştıran, çocukluğundan beri, gençliğini geçirdiği bütün o zorlu sanat yollarında, ışıltılı bir bale sanatçısının yaşantısı değildi asla. Küba’ya ailesini ve arkadaşlarını ziyaret etmek için döndüğünde inanılmaz bir şekilde mutlu olduğunu görürüz. İçindeki bu çatışma ailesiyle sorun oluşturur yine. Küba sıcacıktır, yuvası işte, insanlar, deniz, rengarenk bir dünya, coşkulu ritimler. Kübalıların durumu ne yazık ki çok kötüdür, herkes Amerika Birleşik Devletleri’ne ya da Avrupa ülkelerine iltica etmek istemektedir. Yakın arkadaşlarından biri yaşamından başka bir şeyi olmadığını ve onu da tehlikeye atmaya hazır olduğunu söyler. İnsanlar çok uzun saatler boyunca çok ağır işlerde çalışmakta, yine günlük ekmeklerini kazanamamaktadır. Ne olursa olsun her yaştan insan bir araya gelip şarkılar söyler, dans eder. Öylesine büyüleyicidir ki bu birliktelikler Yuli gökkuşağı ışıklarının içinde nefes alır adeta. Londra ne kadar güvenli de olsa sıkıcı ve bunaltıcı ona göre, gözlerinde griyle çevrili bir şehir. Ama Küba’da felaket kol gezmektedir, bütün bu canlı renkler insanların temel ihtiyaçları gündelik endişeleri, yaşamdaki en gerekli şeylerle bulutlanır.

Yuli’nin aile zoruyla sanatçı olması bol ödüllü “Judy” filminde ayrıntısıyla izlediğimiz çocukken büyük bir yıldız olan Judy Garland’ın yaşantısında da görülüyor. Filmde yine geri dönüşlerle Judy’nin annesi tarafından oyuncu olmak ve oyunculuğuna devam etmek için nasıl zorbalık gördüğü, aç bırakıldığı, normal bir çocuk ya da genç olamadığı kendi yorumlarıyla da ifade ediliyor. Elbette ruhsal sonuçları kaçınılmaz bu eziyetlerin, son nefesine dek huzur bulamayan, yapayalnız, maddi açıdan da sıkıntılar içinde yaşayan bir kadın. Uçsun diye zorla kendilerine kanat takılan, ancak yalnızca ailelerinin istediği yöne gitsinler diye de zincire vurulan insanlar. Kendini bulması değil de kendisine hayat verenlerin istediği yolda ilerlemesi için sonuna dek zorlanan sanatçılar.

Carlos Acosta Londra’nın kendisi için ev olmadığını düşünse de, nerede olursa olsun dans etmek kalbinin ait olduğu yer. Filmde gördüğümüz gibi “bu dansçı olmak istemeyen bir dansçının öyküsü” ama eninde sonunda yeteneği yuvasını oluşturuyor sanatçının. Yeteneğinin peşinde ilerliyor Yuli, yeteneğinin taleplerini yerine getirme çabasıyla  ve başarıyor, hala başarılı sanat yaşamına devam ediyor. Siyahi bir Romeo olmak, bilinçaltımızda yer etmiş her türlü önyargılara karşın ve bütün dünyaca alkışlanmak öyle değerli ki! Yalnızca onun için değil başkaları tarafından empoze edilen fikirlerce köleliğimizin zincirlerini kırmak için de hepimiz için altın bir başarı. Romeo hakkında yazmak ayrıca bir heyecan benim için, ilk izlediğim bale gösterisi “Romeo ve Juliet”, on yedi yaşındayken, eski, büyüleyici, unutulmaz AKM salonunda, balkonda. Eseri okuyup irdeledikten çok sonra belki baledeki en harikulade Romeo hakkındaki bir film üzerine bir şeyler karalamak, bu da başka bir büyü!