Buz Devri serisindeki Sid karakterine can verdi. Bu sadece gerçekleştirdiklerinin biriydi. Seslendirme kariyerine henüz altı yaşında iken başlamıştı. Kötü Kedi Şerafettin’deki Cemil karakterine, Geleceğe Dönüş serisindeki Marty McFly rolündeki Micheal J Fox’a, Kasım’da Aşk Başkadır filmindeki Nelson Moss’a, Yüzüklerin Efendisi’ndeki Pippin’e, Düş Kapanı filminde Pete’e, Aman Tanrım filmindeki Bruce Nolan’a, Köpek Balığı Hikayesi’ndeki Oscar’, Kebap Connection’daki İbo’ya, Madagaskar’daki Alex’e, Arabalar filmindeki Şimşek McQuenn’e, Ayı Yogi’deki Bobo’ya sesiyle ruh kattı. Dedim ya bunlar yaptıkları arasında sadece bir yöndü. Çünkü o 49 yıllık ömre sadece bir mesleği sığdırmadı. Televiyon programcılığı, edebiyat atölyeleri yaptı ve birçok kitabı okuyucu ile buluştu. Haliyle bana bu güzel insanla söyleşmenin keyfini sürmek kaldı.

Yekta Kopan’a sonsuz sevgi ve teşekkürlerimizle…

Coğrafya olarak, ülke olarak ve bu ülkenin bugünündeki bireyler olarak hafızasızlık, unutmak, unutmaya sığınmak ve böylece ikiyüzlülüğümüzden arınmaya çalışmak yaşamımızın bir parçası oldu.

Kerem BOZKURT: Yazdığınız öyküler, yaptığınız programlar konuklarınızla olan ilişkileriniz benim gözümde kalitenin tanımı gibi, size göre kalitenin tanımı nedir?

Yekta KOPAN: Samimiyet. Ben yazarken de, yaptığım diğer bütün işlerde de öncelikle samimiyete inanan bir insanım. Hayatla nasıl bir ilişki kuruyorsam, yazarken de yaptığım diğer işlerde de aynı ilişkiyi sürdürmek istiyorum. Bir maskeye ihtiyaç duymadan kurulan ilişkilerin öncelikle samimiyeti, arkasından da sizin deyiminizle kaliteyi getirdiğine inanıyorum. “Sizin deyiminizle” diyorum çünkü kalite tanımına çok fazla sırtını yaslayan biri değilim. Bu kişiden kişiye, kültürden kültüre, algıdan algıya değişebilecek bir tanımlama. Ben sadece yaptığım işleri samimiyetle, çok çalışarak ve gereken emeği vererek yapmaya çalışıyorum, o kadar.

Kerem BOZKURT: Son kitabınız “Sakın Oraya Gitme”. Ben bu kitabı “Black Mirror” dizisini izleyip üzerine okudum.

Yekta KOPAN: Kaçıncı sezonu?

Kerem BOZKURT: Son yayınlanan sezon. Üçüncü sezon. Artık onun için mi bilmiyorum ama kitabınızı okurken kendi içimde bir umut ve karamsarlık savaşı verdim. Tıpkı dizinin bölümlerinde olduğu gibi biraz surat astıran, belki biraz karamsar ama her zaman bir umut var gibi öykülerinizde.

Yekta KOPAN: Ben de zaten bu umudu beslemek istiyorum. Önce kendim daha sonra da bu kitabın okurları için o umudu yaşatmak istiyorum. Evet, bu öykülerin genel ruhunda, sadece bu coğrafyanın değil,dünyanın bugününden kaynaklanan bir karamsarlık var. Tedirginlik var. Bir tedirginlik atmosferinin öyküleridir “Sakın Oraya Gitme”deki öykülerim. Ama dediğim gibi bütün bu tedirginliğe rağmen, bütün bu umutsuzluğa, karanlığa rağmen bir noktadan, bir yerden umut ışığının olduğunu, bir umut yolculuğunun olabileceğini hissettirmeye çalıştım. Çünkü ben de buna inanıyorum.

Kerem BOZKURT: Evet, anladığım kadarıyla, hem umudunuzu kaybetmemek için hem de umut etmek için bu öyküler var.

Yekta KOPAN: Ve umudu okurlarla birlikte çoğaltmak için.

Kerem BOZKURT: İlk öykümüz “Samodey” öyküsü. Bir anne var. Annenin yaşamış olduğu bir hafıza kaybıyla geçmişin, anıların, unutuluşu söz konusu. Bir unutuş hikayesi. Her şey bu öyküyle başlıyor aslında. Eğer bu unutuş öyküsü olmasaydı, diğer öyküler olabilir miydi?

Yekta KOPAN: Bütün kitaplarımda bir meselenin peşinde koşuyorum. Bir mesele ile mücadelemi okurlarla paylaşmak istiyorum. Bu kitabın da temel meselelerinden biri, hafıza. Çünkü coğrafya olarak, ülke olarak ve bu ülkenin bugünündeki bireyler olarak hafızasızlık, unutmak, unutmaya sığınmak ve böylece ikiyüzlülüğümüzden arınmaya çalışmak yaşamımızın bir parçası oldu. Ben de kitaptaki bütün öykülerde, farklı olay örgüleri, farklı karakterler, farklı durumlar üstünden hafıza meselesiyle hesaplaşmak istedim. ”Samodey” bu hesaplaşmanın bir anne oğul hikâyesi üstünden anlatılışıdır. “Bu öykü olmasaydı,” kısmına gelecek olursak; bu öykü, bu kitabın yazılışındaki o temel meselelerden biriyle uğraştığı için her zaman vardı. Bu öyküyü sadece bir anne oğul ilişkisi değil; toplumsal olarak, daha geniş bir çerçeveden de okumak mümkün.

Kerem BOZKURT: Anneyi metaforik olarak İstanbul şehriyle özdeşleştirebiliriz değil mi?

Yekta KOPAN: Bütün bir yaşamla özdeşleştirebiliriz.

Kerem BOZKURT: Bütün yaşamla. Peki o duyduğunuz (en son Instagram’da paylaştığınız video da görmüştüm) rüzgâr sesinin “unutmakla” bir ilgisi var mı?

Yekta KOPAN: “Cesur Geyikler” öyküsünün yazılışı ile ilgili söylediğim bir cümleden yola çıkarak soruyorsun bunu. O cümlede söylediğim gibi, bir rüzgâr sesi bile unutmaya çalıştığımız ya da bizde unutturulmaya çalışılan bazı şeylerin hatırlamamız için tetikleyici olabilir. “Cesur Geyikler” öyküsünde ben, bir rüzgâr sesinden yaşadığım günleri, yaşadığım günlerin baskıcı halini hatırlamaya çalışmıştım. Dolayısıyla sadece bir rüzgar sesi değil. Bizi biz yapan her andan, her olgudan hafızanın derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkabiliriz.

Kerem BOZKURT: Genelde okuduğum kitapları bir şarkı ile anlamlandırırım. Öykü kitabınızı İlhan İrem’in ‘Olanlar Olmuş’ şarkısıyla özdeşleştirdim. Kitabı okurken kafamda sürekli o şarkı döndü, tabii ki o rüzgar sesiyle beraber.

Yekta KOPAN: Bu ilginç! Bugüne kadar hiç duymamıştım. Yani daha önce bana hiçbir söyleşide, bir öykümün bir şarkıyla anılsa hangi şarkı olacağı söylenmemişti. O yüzden ilginç geldi. Teşekkür ederim.

“Sen oluştun da seni kimler oluşturdu?” Bu kaçınılmaz bir soru. Ama ben de hep şunu söylemek istiyorum yani beni çocukken okuduğum bir kitap da oluşturdu, şu anda adını hatırlayamadığım şarkı da hafızamın bir yerinde beni oluşturanların arasında. Hatta bir karikatür bile beni oluşturanların arasında olabilir. Bir gazete haberindeki bir giriş cümlesi…

Kerem BOZKURT: Erich Fromm bir toplumun aniden özgürleştirildiğinde özgürlükten korkup bundan kaçmak istediğini kendi kararlarını verme sorumluluğuna henüz hazır olmadığı için kendisi yerine karar verecek bir lidere bağlandığını söyler. Bu şekilde kendini esir eden bir topluma özgür olmanın sorumluluğunu alacak cesareti gösterebilmeleri için “Sakın Oraya Gitme” kitabınız çerçevesinde ne söylemek istersiniz?

Yekta KOPAN: Erich Fromm’un bu değerlendirmesini bağlamından koparmamak lazım. Çünkü Fromm bu değerlendirmede aynı zamanda baskıcı rejimlerin ortaya çıkışındaki kaynakları da araştırmaya ya da anlamaya çalışıyor. Oradan yola çıkarak devam edersek; özgürlüğün birileri tarafından verilmeyip var olan şekliyle devam edebilmesinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. Genel olarak “Sakın Oraya Gitme”deki daraltılmış ya da elden alınmış özgürlük alanları üstüne sorularımın kaynaklarında da aslında bunlar duruyor. Madem siz Fromm’dan girdiniz ben de Adorno’dan devam edeyim. Özgürlük tanımlanamaz bir olgu. Çünkü tanımlandığı anda sınırlanıyor. Oysa sınır konulamayacak, bireyden bireye, varoluştan varoluşa, halden hale değişkenlik gösterebilecek bir olguyu tanımlayarak sınırlamamız mümkün değil. Birilerinin bizim için özgürlüğün alanlarını belirlemesi, özgürlük denilen şeyin birilerinin cümleleriyle belirlenmesi tam da bu nedenle mümkün değil. Tam da bu nedenle özgürlük bizim insan olmamız, birey olmamız, birey olarak ayakta durmamız ve özgürlük cümleleri kurabilmemiz açısından hem önemli hem de daha da değerli. Bugünün dünyasında, özgürlüğün değeri daha da çok ortaya çıkıyor.

Kerem BOZKURT: Bu bağlamda değerlendirirsek Zebercet ve Bay K. da özgürdü.

Yekta KOPAN: En azından o özgürlüğü sorgulayacak cesaretleri vardı.

Kerem BOZKURT: Sizi yaklaşık 8–9 seneden beridir tanıyorum. Sizinle nerede ve nasıl bulunmak isterim diye bir soru sorsam kendime şöyle bir cevap verirdim: Yağmurlu bir New York akşamında, Antonioni’nin “Blow Up” filminin ilk gösterimi için beklediğimiz sinema kuyruğunda sohbet eden iki insan gibi…

Yekta KOPAN: Daha izlememişiz ama değil mi?

Kerem BOZKURT: İzlememişiz. İlk defa izleyeceğiz.

Yekta KOPAN: Peki Cortazar’ın kitabını okumuş muyuz?

Kerem BOZKURT: Tabii okumuşuz.

Yekta KOPAN: Tamam

Kerem BOZKURT: Bonus olarak da bizi karşıdan izleyen Woody Allen var, “Annie Hall” filmindeki gibi.

Yekta KOPAN: Oldukça fantastik bir ortamdayız.

Kerem BOZKURT: Evet, oldukça fantastik bir ortamdayız.

Yekta KOPAN: Harika, sevdim bunu.

Kerem BOZKURT: Siz 60’lı, 70’li ve 80’li yılları kültürel anlamda nasıl görüyorsunuz? Yani o yıllar insanlık varoluşumuza kültürel anlamda neler kattı?

Yekta KOPAN: Özellikle 80’li yılları; yani ergenlikten gençliğe geçtiğim zamanları gayet iyi biliyorum. 70’ler benim çocukluğum. O yılları önemserim. Çocukluğumda çevrem kitap okuyan kişilerle doluydu. Kitaplarla hemhâl olan, bana kitaplar öneren, okuma heyecanımı destekleyen çevrem, benim varoluşumu belirlemiştir. Ankaralıyım ben. 70’lerimi ve 80’lerimi Ankara’da geçirmiş bir insanım. Ankaralıyım demeyi de seviyorum. Çünkü o yılların Ankara’sının uzun yürüyüşleri, uzun sohbetleri, imkânsızlıkları imkâna çevirmeye çalışma halleri benim kendimi oluşturmamda da önemli katkılar sağlamıştır. Genel olarak kültür sanat dünyasına baktığımızda da 70’ler ve 80’ler bugünden daha özgür. Olanakları daha kısıtlı ama daha özgür.

Kerem BOZKURT: Bunu teknolojik anlamda söylüyorsunuz değil mi?

Yekta KOPAN: Dünyayla ilişki kurmanın zorluğu anlamında. Daha zor ve daha kısıtlı olduğu…

Kerem BOZKURT: Daha az insana hitap etmesi…

Yekta KOPAN: Evet dünyadaki gelişmeleri, dünyadaki hareketleri, dünyadaki akımları, filmleri, hepsini takip edebilmek açısından olanakların daha az olması anlamında söylüyorum. Örneğin, senin hayalinden yola çıkacak olursak, dünyada gösterilen bir filmin Türkiye’de gösterime girmesi bir, iki yıl sonrayı bulabiliyordu. Bazı filmleri hiçbir şekilde göremiyorduk. Bugün böyle değil. Bugün dünyayla çok daha hızlı bir ilişkimiz var. Her şeyde, sadece sinemada değil bütün alanlarda çok daha hızlı bir iletişim kuruyoruz. Ama o zamanların dinamikleri içinde, özellikle internet devriminden sonrasında köpüren iki fetişin gölgesi yoktu. Bu iki fetiş; hız ve büyüklük. Bugün her şeyin hızlı olması ve her şeyin sayısal büyüklüğü, çok istenen, arzulanan ve ideal olarak sunuluyor. O zaman o kadar hızlı değildi ve her şey büyük değildi. Ama kendi minör dünyasında ve kendi yavaşlığı içinde her şeyin daha fazla özümsendiğini, daha nitelikli bir şekilde değerlendirebildiğini düşünüyorum. Yalnız şunu da söylemek isterim: Bunu bir geçmiş zaman güzellemesi olarak söylemiyorum. Ben geçmiş zaman güzellemelerine çok inanan bir insan değilim. “Bir zamanlar ne kadar güzeldi, bak şimdi öyle mi”nin bir sınırı yok çünkü. Bir zamanları nereye kadar götürebiliriz? Her nesil kendisinden sonraki nesle kendisinden önceki zamanları güzellerse bizim gerçekten bir yarın umudu taşımamız ve yarına ulaşmamız mümkün değil. Ben şimdinin dinamiklerini de oldukça değerli, önemli, anlamlı buluyorum. Yeter ki bu dinamikleri ilişkilendirebilelim. Disiplinler arası, insanlar arası, diller arası, dinler arası ilişkileri sağlıklı bir şekilde kurabilelim ve bugünün bu dinamiklerinden, bugünün alanından yeni bir yarın umudu kurabilelim.

Kerem BOZKURT: “En” kavramlarını sevmediğinizi biliyorum. Ben de çok sevmiyorum. Çünkü o anki ruh halimize göre, zamana göre 20 yaşındaki en’lerimiz ile 30 yaşındaki en’lerimiz değişkenlik gösteriyor. O yüzden şöyle sormak istiyorum; Yekta Kopan’ın varoluşsal sürecinde onu en fazla etkileyen filmler, romanlar, fikir insanları ve sanatçılar genel itibariyle neler ve kimlerdir?

Yekta KOPAN: Beni etkileyen kitapları, yazarları filmleri, çizerleri, müzik parçalarını yani beni etkileyen neredeyse her şeyi bugüne kadar öykülerimin, romanlarımın bir kenarında hep selamladım. Örneğin “Karbon Kopya” isimli öykü kitabımın öyküleri neredeyse tamamen edebiyatla kurduğum ilişkinin bendeki izdüşümü. Doğrudan söyledim; öyle fısıldayarak, laf arasına saklayarak filan değil. Bazen bir yazarın bir kitabı, bir yazarın tamamen adı değil de adından öte bir kitabı, bir cümlesi etkiler insanı. Ben o cümle neyse, onun peşinden giderek yazdıklarımı okurlarla paylaştım. Dinlediğim şarkının, izlediğim filmin bendeki karşılığı neyse onu bir öykünün, bir romanın içinde ya da yazdıklarımın içinde paylaştım. “En” demektense, bendeki izi neyse onu paylaşmayı tercih ettim bugüne kadar.

Kerem BOZKURT: Sizi tanıdığımı varsayıyorum. Yazdıklarınızdan dolayı ve bu anlattıklarınızla beraber aklıma gelen ilk isimler Oğuz Atay oldu, Yusuf Atılgan oldu, Albert Camus oldu, Sartre oldu.

Yekta KOPAN: Borges, Kafka, Nabokov… Çokça isim var ama dediğim gibi bu birazcık da okurun kaçınılmaz bir merakı galiba. “Sen oluştun da seni kimler oluşturdu?” Bu kaçınılmaz bir soru. Ama ben de hep şunu söylemek istiyorum yani beni çocukken okuduğum bir kitap da oluşturdu, şu anda adını hatırlayamadığım şarkı da hafızamın bir yerinde beni oluşturanların arasında. Hatta bir karikatür bile beni oluşturanların arasında olabilir. Bir gazete haberindeki bir giriş cümlesi… Bunları çoğaltmak mümkün. Dolayısıyla beni oluşturanlar diye bir liste vermektense, beni oluşturanları yazdıklarıma ve yaşamımın ta kendisine dâhil edip bunu paylaşmayı tercih ediyorum. Elbette yazdıklarımda beni oluşturanlar var. “Karbon Kopya”da Borges de var, Kafka da. Orhan Kemal’e saygı duruşum da var. Aziz Nesin’i çok severim. Bu liste uzar gider; uzar, uzar, uzar gider. Ama şu anda bir liste yaparsam ve sana bütün bunları sayarsam, üç tanesini unutursam ne olacak? Çünkü hakikaten o listelerden oluşmuyorum o, listeleri yaşamaya çalışan kişiden oluşuyorum.

Kerem BOZKURT: Mesela böyle deyince aklıma çok kısa bir sahne geldi kendi, varoluşuma gittim. “Sonsuzluk ve Bir Gün” filminden; Selanik sahilinden kamera yavaş yavaş yan apartmana doğru döner, Bruno Ganz da karşı pencereye bakar ve der ki “Belki o da benim gibi yalnızlığı seviyordur.”

Yekta KOPAN: Biraz önce New York’a gitmiştik şimdi Angelopoulos’a gittik, süper bir şey oluyor burada. 🙂

Kerem BOZKURT: Ben mi röportaj veriyorum yoksa? 🙂

Yekta KOPAN: Galiba öyle oluyor. 🙂

Kerem BOZKURT: Theo’nun en sevdiğiniz filmi hangisi? Tahmin ediyorum ama çok merak ediyorum.

Yekta KOPAN: “Sonsuzluk ve Bir Gün”. “Arıcı”yı da severim. “Ullis’in Bakışı”nı da.

Kerem BOZKURT: O filmde ilk teklif Al Pacino’ya gitmiş.

Yekta KOPAN: Öyle mi?

Kerem BOZKURT: Evet ama rol Harvey Keitel’ın olmuş. Nedense De Niro’nun, Hoffman’ın, Pacino’nun olduğu o üst seviye adamların arasına girememiş müthiş bir yetenektir Keitel, ne dersiniz?

Yekta KOPAN: Onlara söyle bunu. 🙂

Kerem BOZKURT: Ekşi Sözlük’te bir efsane var. NTV’de Gece Gündüz programını yaparken biri size mi bunu söylemiş yoksa kanala mı söylemiş tam bilmiyorum; “Programı sunan beyefendi iyi bir beyefendi ama onu neden Yekta Kopan seslendiriyor?”

Yekta KOPAN: Okudum, okudum. Yıllar önce okumuştum. Güzel bir şey bu. Yani gerçekliği olmadığını oraya yazan arkadaşım da biliyordur. Dolayısıyla bunun bir mizah olduğunu düşünüyorum. Ama mizah olarak da arkasında bir hikâye var. O hikâye bir yandan da bana şunu söylüyor. Yıllardır seslendirme yaparak demek ki bir ses hafızası oluşturmuşum, o ses hafızası o arkadaşımın güzel bir şaka yapmasına yol açmış. Şaka da nedir; “Tamam ses hafızasında biz bu sesi biliyoruz, seviyoruz, tanıyoruz ama bu tiple örtüşmüyor yahu!” Bu adamdan bu ses çıkmaz demek istiyor. Güzel… Benim sevdiğim bir şakadır.

Bir insanı bir diğer insandan ayıran şey sadece onun varoluşsal birtakım özellikleri değil, onu oluşturan hikâyeler toplamı. Biz birbirimizin hikâyesini dinlemektense, öfkelenmeyi tercih eder olduk. Bir kişi bir diğerinin tek boyutlu olarak tanımlanabilecek siyasi duruşuna öfkelendi, bir kişi bir diğerinin hayattaki tercihlerine öfkelendi, bir diğer kişi bir diğerinin hayattaki cümlelerine ya da yaptığı işlere öfkelendi. Öfkelenmek çok kolay çünkü, ötelemek, dışlamak, ötekileştirmek ve bir nefret nesnesine dönüştürmek çok kolay.

Kerem BOZKURT: İnternette sizin bazı söyleşilerinizi araştırdım. Orada bazı kitapları birden fazla okuduğunuzu söylüyorsunuz. Yine kendi hayatımdan geleceğim örneğin..

Yekta KOPAN: Sen hep kendini anlatmak istiyorsun zaten. Tamam seni dinleyelim, hangi kitapları öyle okuyorsun? 🙂

Kerem BOZKURT: Örneğin “Yabancı” kitabını 20 yaşında okuduğumla geçen sene okuduğum Meursault arasında çok fark var.

Yekta KOPAN: Elbette. Tam da bu işte.

Kerem BOZKURT: Aynı durumda Zebercet ya da Bay K.’da da çok fazla fark var. Siz neler hissediyorsunuz? Mesela 20 yaşında okuduğunuz zaman ya da 40 yaşınızda?

Yekta KOPAN: Zaten bunu arıyorum, bir kitabı bu yüzden tekrar okumak istiyorum. Yani bendeki değişim kitaptaki karşılığını nasıl buluyor, bunu arıyorum. Çünkü kitap sabit bir şey değil, evet oradaki cümleler sabit, oradaki bütün hikâyeler, olaylar filan sabit ama okurdaki değişim kitabı da yaşayan bir şeye dönüştürür, dinamik bir şeye dönüştürür. Bu dönüşümün takipçisi olmak, onun izini sürmek, orada kendimi yeniden tanımlanmış olarak aramak, bulmaya çalışmak hoşuma gidiyor.

Kerem BOZKURT: Dil felsefesinin kurucularından olan Von Humbold’a göre dil, olmuş bitmiş bir ürün değil bir etkinliktir. Başka bir ifadeyle dil, süreklilik arz eden bir oluş halidir. Bu açıdan değerlendirdiğinizde dilin doğru kullanımını gerektiren, aynı zamanda seslendirme sanatçılığı yapan biri olarak sormak isterim: Dilimizi yeteri kadar koruyabiliyor muyuz? Koruyamıyorsak neden?

Yekta KOPAN: Hayır koruyamıyoruz, ama koruyamıyoruz derken şöyle bir hataya da düşülmesini istemem; dili korumak demek dil polisliği yapmak değil, dili korumak demek dilin gündelik hayat içindeki var oluşunu devre dışı bırakmak değil. Dilin kendi içindeki hareketliliğini, kendi içindeki enerjisini, neşesini, şakasını yok etmek demek değil. Ama o konuşulan dil hangi dilse, o dilin kurallarını, yapısını anlatabilme, aktarabilme yeteneğini korumak. Biz ne yazık ki kendi dilimiz konusunda bunu başaramıyoruz. Bu çok uzun bir konu, şimdi bu kadar uzun bir konuya girmek hem haddim de değil..

Kerem BOZKURT: Estağfurullah.

Yekta KOPAN: Gerçekten haddim değil. Bu değerlendirmeyi, uzmanlar-akademisyenler yapmalı. Bu ülkenin tarihi boyunca dilini koruyabildiğini söylemek zor.

Kerem BOZKURT: Rahmetli Hakkı Devrim’in bu konuda çalışmaları vardı.

Yekta KOPAN: İşte bu çabaların bir kültürel politika haline gelmesi lazım. Hakkı Bey gibi isimlerin çabalarının bireysellikten çıkarılıp kültürel politikalar haline gelmesi lazım.

Kerem BOZKURT: O politikaları oluşturacak kişilerin de tabii ki geçmişi çok önemli.

Yekta KOPAN: Onu tartışmıyoruz. O olmazsa olmaz zaten.

Kerem BOZKURT: Lawrence Grobel’in Al Pacino kitabını okudunuz mu?

Yekta KOPAN: Okumadım.

Kerem BOZKURT: Orda Al Pacino şunu söylüyor: “İçselleştiremediğim hiçbir karakteri oynamadım. Daha doğrusu tercih etmemeye çalıştım,” diyor. Seslendirmeyi de ben bir oyunculuk olarak görüyorum. Sizin seslendirme yaparken kıstaslarınız en çok neler oluyor?

Yekta KOPAN: Tabii ki Al Pacino’nun sözünü bu konuda tekrar etmek manasız bir şey olacaktır. Onun tercihleri onun kararlarıyla, daha çok zanaat dediğim bir işi yaparken vereceğimiz kararlar arasında dağlar kadar fark var. O yüzden oradan yola çıkarak bir cevap veremem.Bu cümle sadece senin bana aktardığın bir bilgi olarak kalacak. Ben kendi cevabımı şöyle verebilirim. Bu benim yıllardır yaptığım, iyi yapmaya çalıştığım, iyi yapmak için elimden gelen bütün bilgi birikimini, emeği, enerjiyi aktarmaya çalıştığım bir iş. Benim için önemli olan bu.

Kerem BOZKURT: Biraz da günümüze gelelim. Bugün karşı tarafın beğenmediklerini, beğenmediğini söylemek bile artık kıyametin kopmasına sebep oluyor. Bu hassas noktalara biz nasıl geldik? Ne atlamış olabiliriz?

Yekta KOPAN: Birbirimizi anlamaya çalışmak çabasından uzaklaştık. Zor şeydir bir insanın bir insanı anlaması. Zordur ama hayatı devam ettirmek, bir sonraki güne hala umutla uyanabilmek için birbirimizi anlamamız gerekiyor, birbirimizin hikâyesine kulak vermemiz gerekiyor. Birbirinin hikâyesini dinleyecek, sabrı, samimiyeti, arzuyu göstermesi gerekiyor. Bizi hikâyeler oluşturuyor, insanlar hikâyelerden oluşuyor. Bir insanı bir diğer insandan ayıran şey sadece onun varoluşsal birtakım özellikleri değil, onu oluşturan hikâyeler toplamı. Biz birbirimizin hikâyesini dinlemektense, öfkelenmeyi tercih eder olduk. Bir kişi bir diğerinin tek boyutlu olarak tanımlanabilecek siyasi duruşuna öfkelendi, bir kişi bir diğerinin hayattaki tercihlerine öfkelendi, bir diğer kişi bir diğerinin hayattaki cümlelerine ya da yaptığı işlere öfkelendi. Öfkelenmek çok kolay çünkü, ötelemek, dışlamak, ötekileştirmek ve bir nefret nesnesine dönüştürmek çok kolay. Oysa biz insanları o tek boyutlu nesnelerden çıkarıp, çok boyutlu özneler olarak algılayabilmek için hikâyelerini dinlemeliyiz. Hangi dinde, hangi dilde, hangi dünya görüşünde, hangi siyasi duruşta olursa olsun o hikâyeleri dinlemeliyiz. Bu hikâyelerden kendimize pay çıkarırız ya da çıkarmayız bilinmez; o da bizimle hikâyemizle ilgili şey. Kendi hikâyemizi bu dünyanın parçası haline getirmeye çaba göstermeliyiz.

Yani daha çok okumalı, izlemeli, seyretmeliyiz. Bütün bunları yaparken de bir diğerinin hikâyesine kendi hikâyemizi dayatma amacı gütmeksizin, kendi hikâyemizin doğru olduğuna bir başkasını inandırma zavallılığına düşmeksizin, bir diğerinin de hikâyesinin özel, değerli ve biricik olduğuna inanarak ilerlemeliyiz. İnsanlık bu. Sadece bu coğrafya için söylemiyorum bunu, herhangi bir siyasi görüşle de söylemiyorum. İnsanlık hangi dilde, hangi dinde olursa olsun birbirinin hikâyesini dinlemez oldu. Biz mizahı da, şakayı da, acıyı da, derdi de, öfkeyi de bu hikâyeleri dinleme çabasını göstermediğimiz için unuttuk. Bu çaba aslında insan olmak anlamına geliyor. Bir başkasının hikâyesine kulak kabartmak, oturup onunla bir çay içmek ya da dünyanın bilmediğimiz başka bir coğrafyasında yaşayan bir insanı anlamaya çalışmak, hatta geçtim hepsinden dünyanın ta kendisinin hikâyesine kulak kabartmak, insan olmak demek. Bir taşın, bir denizin, bir dalganın, kutupta eriyip giden bir buz kütlesinin, yanıp tutuşan ağacın hikâyesine kulak kabartmamız gerekiyor. İnsan olmak bu!

Kerem BOZKURT: Mesela birkaç saat önce bindiğim taksi şoförü muhalifi olduğum bir partinin sempatizanıydı ve müthiş bir heyecanla görüşünü anlatıyordu. Bana da sadece dinlemek düştü.

Yekta KOPAN: Elbette dinlemeliyiz. Onun bu heyecanının nedenini anlamaya çalışmalıyız. Eğer bir siyasi görüş oluşturacaksak ve bu siyasi görüşte kendimize bir cephe belirleyeceksek bütün cepheleri anlamalı, dinlemeli hatta bunlardan kendimize dersler çıkarmalıyız.

Kerem BOZKURT: Ama bunun için de samimi bir derinlik gerekiyor.

Yekta KOPAN: Burada derinliği ne olarak tanımladığımız da çok önemli. Eğer derinliği bir sadece entelektüel birikim olarak tanımlarsak, bu da hatadır.

Kerem BOZKURT: Kısa bir zaman önce bir Trakya kasabasında kafede otururken güneş ışığı gelmesin diye böyle perde gibi bir şey germişler. Ben de gece oturuyorum, orada kafenin sahibine dedim ki “Şuraya bir projeksiyon makinesi getirsek de bir Metin Erksan filmi izlesek”. O da bana “Metin Erksan kim,” dedi, “Bir dizi oyuncusu mu?”

Yekta KOPAN: Evet ama o adamın “Metin Erksan kim?”demesini sadece sığlıkla tanımlayamayız.

Kerem BOZKURT: Hayır, ben de öyle tanımlamıyorum. Bu sadece yaşadığım bir hikayeydi.

Yekta KOPAN: Yaptığım en tuhaf söyleşilerden biri. 🙂

Biz en son New York’ta kuyrukta bekliyorduk. Ne zaman Trakya’ya geldik? Bir de neden New York? New York’a gittin mi hiç?

Kerem BOZKURT: Hayır!

Yekta KOPAN: Niye New York’tayız peki? Bir de yağmur yağıyordu değil mi? Karşıdan Woody Allen bakıyor bize falan. Ne tuhaf bir ortam. O andan itibaren benim konsantrasyonum sıfıra düştü.

Kerem Bozkurt: Kafamız açıldı işte. Rahatladık. 🙂

Yekta KOPAN: Ama kafamız öyle bir açıldı ki hava almaya başladı. Konserve açacağıyla açtın kafatasımı. Şu anda beyin dışarıda. Anlayacağın, ben o New York kuyruğundan beri sohbetimize geri gelebilmiş değilim.

Kerem BOZKURT: Kötü soru muydu? 🙂

Yekta KOPAN: Soru yoktu ki. 🙂

Kerem BOZKURT: Televizyonda program yaptığınız günlere gidelim biraz da. Sizi izlerken, birden dekoru kıracakmışsınız gibi hissederdim.

Yekta KOPAN: Nasıl yani?

Kerem BOZKURT: Yaptığınız programlarda sakinliğinizi koruyorsunuz. Sesinizi yükseltseniz bile sakinliğinizi koruyorsunuz. Yoksa içinizde Haneke filmlerindeki karakterlere benzeyen, bir anda tüm öfkeyi dışarı çıkartacak bir yan mı var?

Yekta KOPAN: Hayır. Neysem, oyum. Elbette konuğuma özen gösteririm. İçtiği çaydan oturduğu koltuğa kadar düşünmem gerektiğine inanırım. Ben de tıpkı senin gibi sohbet etmeyi seven bir adamım. Hatta bundan dolayı kimi zaman bana derler ki “Bir sus yahu, ne kadar gevezesin.” Sözlüklerde de bununla ilgili şeyler yazılmıştır; “Bir sus be adam, bıdı bıdı gevezelik etme.” Bu yazılanlarda bir yanlış görmüyorum, çünkü haklılar. Birçoğu yayıncılığı şöyle tanımlar; programcı sorusunu sorar, ondan sonra da efendi efendi bekler. Ama ben hazırlanmış birtakım soruları soran adam olmak istemedim hiçbir zaman. Ben insanlarla sohbet etmek istedim. Diyalog kurmak istedim. Bir de bunu söyleyen arkadaşların çoğunun bilmediği bir konu var; bazen konuğu “açmak” gerekir. Konuğunun rahatlamasını, konuşmasını sağlamak gerekir ve bunun için senin biraz fazla konuşman, o sohbeti başlatman gerekir. Yine de haklılar. Geveze diyenlere kızmıyorum. Ne güzel bir özellik bu; herkesin susturulduğu bir dünyada konuşmaya çalışmak… Bundan bir rahatsızlığım yok. Öfke meselesine dönersek… Öyle bir duygum olmadı hiç.

Kerem BOZKURT: Sadece konuk için değil ama.

Yekta KOPAN: Durum için mi diyorsun?

Kerem BOZKURT: Evet. Örneğin AKM’nin yıkılması haberini veriyorsunuz…

Yekta KOPAN: Zaten bunu da yansıtmışımdır yani. İşlediğimiz konu ya da konuğun herhangi bir yorumuyla ilgili farklı bir bakış açım varsa bunu elimden geldiğince yansıtmışımdır. Ben samimi bir şekilde sohbet etmeye çalıştım. Hala da aynı şeyi yapıyorum. Hatasıyla sevabıyla.

Kerem BOZKURT: Ulusal yayın yapan bir kanaldan internet yayınına geçtiniz. Motto Müzik’te Noktalı Virgül adında bir program yapıyorsunuz.

Yekta KOPAN: Evet.

Kerem BOZKURT: Bunun sizin özgürlük alanınızı genişlettiğini söyleyebilir misiniz?

Yekta KOPAN: Evet. Aslında bildiğimi yapmaya devam ediyorum. Ama özellikle Türkiye’deki ana akım medyanın son 4-5 senedeki iyice sıkıştırılmış, daraltılmış halini, Youtube’da program yapmaya başladıktan sonra daha iyi anladım. Bu alanın daha özgür şimdiki zamanın dinamiklerine, şimdinin ilişki kurma biçimine daha yakın olduğunu görüyorum. O yüzden daha özgür bir alan. Şöyle de bir yönü var: Sen şu anda cep telefonunla çektiğin bir sohbeti, örneğin bu sohbeti program yapıp Youtube’a koyabiliyorsun değil mi?

Kerem BOZKURT: Evet.

Yekta KOPAN: Harika! Demek ki benim programcılık hakkım kadar, alanım kadar senin de alanın var orada. Ve bu ikimiz için de eşit ekonomik koşullarda, EŞİT ulaşım koşullarında. İşte ben bu eşitliğe bayılıyorum, buradaki paylaşımcılığa bayılıyorum.

Kerem BOZKURT: Şu anda bir soru geldi aklıma.

Yekta KOPAN: Hiç şaşırmadım buna. 🙂

Kerem BOZKURT: 1984 bağlamında konuşursak Steve Jobs mu haklı George Orwell mı? Biri teknolojinin bizi özgürleştireceğini diğeri ise kısıtlayacağını öngörüyordu?

Yekta KOPAN: Bunlar bizim düşünce alanımızı daraltan mukayeseler. Bizim çerçeve içine alma arzumuzdan kaynaklanan mukayeseler, bizim hayatı listeleyip çekmecelere koyma arzumuzdan kaynaklanan mukayeseler, her çekmecede ne olduğunu bilelim ve o çekmecedeki yeri değişmesin… Bu mukayeselere bence gerçekten gerek yok. Hayatı artık böyle okumaktan uzaklaşmamız gerekiyor. O mu haklı, bu mu haklı? Bizim mutlaklardan uzaklaşmamız lazım.

Kerem BOZKURT: İkisini de çok sevdiğim için aklıma geldi soru. İkisinin de tüm kitaplarını okudum. Ama doğru söylüyorsunuz, “haklılık” yarıştırmasında bir yanlış olabilir.

Yekta KOPAN: Yanlış demeyelim. Bana pas attın ben de cevap vermeye çalıştım.

Kerem BOZKURT: Dünya nereye doğru gidiyor?

Yekta KOPAN: Bunun cevabını kesin olarak veremem. Sadece dünyanın bugünü ile ilgili sorular üretebilirim. Ben de bunu edebiyat aracılığıyla yapmaya çalışıyorum.

Kerem BOZKURT: Son sorumu sorayım mı?

Yekta KOPAN: Son soru mu? Az önce çok güzel final yaptın ya…:)

Kerem BOZKURT: Kendim için bir soru soracağım.

Yekta KOPAN: Sor yahu, istediğini sor.

Kerem BOZKURT: Çalışma odanız?

Yekta KOPAN: Taşındım.

Kerem BOZKURT: Biliyorum.

Yekta KOPAN: Anladım. İnternette görülen çalıma odasını soruyorsun. Ama taşındık. O çalışma odası yok artık. Şu anda da güzel bir çalışma odam var. Normal bir insan evinde, normal bir çalışma odam var.

Bizim çerçeve içine alma arzumuzdan kaynaklanan mukayeseler, bizim hayatı listeleyip çekmecelere koyma arzumuzdan kaynaklanan mukayeseler, her çekmecede ne olduğunu bilelim ve o çekmecedeki yeri değişmesin… Bu mukayeselere bence gerçekten gerek yok. Hayatı artık böyle okumaktan uzaklaşmamız gerekiyor.

Kerem BOZKURT: Kaç yıllık bir süreçte oluştu o oda?

Yekta KOPAN: Ne bileyim? Bütün bir hayatım boyunca oluştu.

Kerem BOZKURT: İçindeki kitaplar, müzik aletleri, posterler, filmler harika.

Yekta KOPAN: Teşekkür ederim. Bir bütün hayatım var o odada. Yani şöyle bir şey yok; “Bugün yeni bir eve taşındık, alışverişe gidelim, şuraya kitaplar, buraya biblolar, oraya da gitarlar alayım,” diye oluşmuyor bir yaşam alanı. Adı üstünde, yaşamımın tamamı. Her ev, senden oluşan hikayelerle doludur. Her noktasına dokunarak oluşturduğun bir evrendir. Şu anda gözümü bağla, sal beni odaya; hiç kaybetmem yolumu. Bütün kitapların yerini ezbere bilirim, bütün nesnelerin yerini ezbere bilirim.

Kerem BOZKURT: O konuda ben de takıntılıyım.

Yekta KOPAN: Çoğu insan söyleyecektir bunu. Herkesin yaşama alanının fiziksel özellikleri farklıdır. Ama sonuçta yaşadığın evreni sen oluşturursun. İçindeki her bir posterin, her nesnenin, her kitabın, kalemin bir anısı vardır.

Kerem BOZKURT: “Cingöz Recai” posteri vardı hatırladığım kadarıyla.

Yekta KOPAN: Sahaftan almıştım onu. Aldığım günü, onu çerçeveciye götürüşümü, çerçevecinin beni kazıklayışını hepsini anlatabilirim sana. Yani her aşamanın bir hikayesi var. Biz hikâyelerden oluşuyoruz derken söylemek istediğim bir yanıyla da bu. Yani o duvarda asılı olan sadece bir gitar değil benim için. O gitarla neler neler yaşadım ben yahu. Ne anılar, ne anılar. Ne ateş başı şarkıları, ne yolculuklar…

Kerem BOZKURT: “Akdeniz Akşamları”nı çaldım demeyin lütfen. 🙂

Yekta KOPAN: Hayır. Ama çalsaydım da utanmadan çaldım derdim, bu da benim hikâyemin bir parçası olurdu çünkü.

Kerem BOZKURT: Truffaut ergenlikle ilgili şöyle bir şey söylüyor. “Ergenliği iyi hatırlayan bir birey kesinlikle Alzheimer olmuştur.” Onun gibi mi?

Yekta KOPAN: Şiirsel bir söz ama tümüyle katılamam. Hiçbir şey tümüyle iyi veya tümüyle kötü değildir. Her şey iyinin ve kötünün bahçesindedir. İyinin ve kötünün bahçesinde yeşeriyor bütün çiçekler. Benim ergenlikte çok iyi günlerim ve çok iyi anılarım da oldu, şimdi dönüp bakamayacağım kadar utandığım anlar da oldu. Her ikisi de benim.

Kerem BOZKURT: Herkes gibi… 1,5 saat olmuş bitirelim mi? Nasıl hissediyorsunuz?

Yekta KOPAN: Ben epey önce bittim zaten. Şu anda Nirvana’dayım. 🙂