“Bende hep başkasını arıyorsunuz… Beni değil.”

Mart ayının son günlerinde Sevim Ak eşlik etti bana. Son kitabı “Sen, Ben, Elma Ağacı”nda matematikle yıldızı bir türlü barışmayan Bilgin’in hayallerini, hayal kırıklıklarını, babaannesi ile biriktirdiği anılarını, annesi ve babası karşısında zaman zaman görünmezliğini okudum. Ama en çok da Bilgin’in annesi ve babasını dönüştürme sürecini Bilgin’le gurur duyarak okudum.

Bilgin’in deyimiyle kimselere benzemeyen babaannesinin hem eğlenceli hem entelektüel hem de olgun tavırları ile büyülendim. Olgunluğunu, tavırlarındaki ağırlık olarak yorumlarsanız yanılırsınız. Olgunluğu, olaylara bakış açısındaki becerisinde gizli. Oğlunun, torununa tavrının yanlışlığını anlatırken kurduğu cümlelere dikkat kesilmenizi öneririm: “Gel de şimdi şapkanı önüne koyup düşünme! Nerede hata yaptık kim bilir! Seni bu kadar sertleştiren hangi travmalar yaşadın acaba? Neyi, niye anlamadık?”

Alıştığımız ebeveyn tavrından farklı olarak çocuğunu suçlamak yerine çocuğunda hata olarak değerlendirdiği şey için kendi eksiklerini düşünmesi umutlandırdı beni. “Sorunların çözümünde tek eksiğimiz ‘düşünmemek’ olabilir mi?” sorusunun izinden gittim.

Zihnimde birçok kavram, birçok soru oluştu.

Bilgin sayesinde bir kez daha gördüm ki ötekileştirme kavramı ailede başlıyor. Yine Bilgin sayesinde anladım ki aileler (ne kadar hakkı ve haklı olduğu tartışılır) çocuğunu koruma kisvesi altında çocuğunun kiminle iletişim kurup kurmayacağına karar veriyor. Çocuk herhangi bir kararın arkasında durmayı başaramıyor çünkü ebeveynler bu konuda net ve sert konuşmalar yapıyor. Ailelerinin içinde “birey” olarak algılanmayan çocuklar, okula başladığında da bir diğer otorite ile karşı karşıya kalıyor. Çünkü kurallar!..

Doğduğu evden okuldaki otoritelere, sonra da çalıştığı yerlere kadar herkes onun “bir şey ” olmasını istiyor. Ama onun kim olduğu ile, yetenekleri ya da hayalleri ile asla ilgilenmiyor. Potansiyeli fark edilmeden hep o çevresinden beklenen “bir şey” olmaya sürüklenen birey, hâliyle mutsuz oluyor.

Peki o zaman ne yapacağız?

“Sen, Ben, Elma Ağacı” kitabının başkarakteri Bilgin’e kulak vereceğiz. Bir çocuk duyarlılığı ile hissettiklerini anlattığı satırları düşüneceğiz ve çocuklarımızı gerçekten göreceğiz.

Ben Bilgin’i yakında anne olacağım gerçeğiyle dinledim. Sorularımı da Bilgin’in yüreğinden geçenleri hissederek hazırladım.

Sevim Ak’la yazma sürecinden, çocuk edebiyatından, ötekileştirme kavramından, anne-baba rollerimizden ve pandemiden söz ettik.

Ben heybemi Bilgin’in ve Musa’nın yolculuğu ile doldurdum. Sizin heybenizin de güzelliklerle dolması dileğiyle.

Keyifli okumalar.

Yazmak ve okumak hepimizin farklı deneyimlediği, hepimizin farklı anlamlar yüklediği olgulardır. Ben bir okurum, hâliyle yazdıklarımdansa okuduklarımı önemserim. “Aslında kalemimle düşünüyorum ben çünkü kafam elimin ne yazacağını çoğunlukla hiç bilmiyor.” diyor Ludwig Wittgenstein yazmaya dair. Yazmanın sizin için anlamı, tanımı nedir?

Ben kendi kendime konuşmalarımı sözcükler yoluyla bilmediğim hayatlara sızdırmak istedim. Yazarak, anlamak istediğim hayatlara daha iyi karışacağıma, daha iyi düşüneceğime inandım. Önceden planlar yaparak, taslaklar oluşturarak masamın başına otururum ama bazen yalnızca bir sözcük ve yarattığı çağrışım beni kendi metnimden koparır, bambaşka bir alanda yazılmış bir yazıya, öyküye çağırır.  O keyfin peşindeyken oradan da bir ipucu yakalar eski bir filmdeki sahneyi arar, bulurum… Yazma süreçlerimin içine karışan bu dağınık, daldan dala atlama hâlleri yeniden eski konumuma dönmeyi zorlaştırsa da bana yaşattığı haz sözlerle anlatılamaz. Kitaplığımdaki bütün kitaplar, dergiler, film diskleri bu eşsiz anlar, deneyler için vardır, sanki. Yazmak dünyanın tutarsız, güvensiz, ikiyüzlü hâllerinden kaçıp kendimi oyalama, samimiyete sığınma isteğimle örtüşüyor en çok. Geriye dönüp baktığımda dingin değil, çalışma yaşamımın en aktif dönemlerinde daha sık geçmişim masamın başına.  Yazı sayesinde güçlendim, arındım, tazelikle katıldım geleceğe.

Çocuk edebiyatını eğitim malzemesi olarak gören anlayışa katılıyor musunuz? Sizce çocuk edebiyatının görevi nedir? Eserler mutlaka ders ya da öğüt verme sorumluluğu taşır mı?

Çocuk edebiyatı örnekleri çocuğun eğitim süreci içinde kullanılır ama yaratım amacı eğitimse edebiyat kategorisi içinde değerlendirilemez. Çocuk edebiyatı çocuğa büyüme sürecinde eşlik eder, duygularını yaşatmaya, kişiliğini, kavrama yeteneğini geliştirmeye olanak sağlayarak hayata bakış açısını genişletir. Çocuk okuduğu öykü, romanlar aracılığıyla kendinde ve başkalarında ve hiç görmediği diyarlardaki insanların sorunlarını, ruh hâllerini, aksiliklerle baş etme yollarını yazarla zihinsel bağlar kurarak sezer. Bazı kitaplara yakınlaşır, bazılarından uzaklaşır, kendi beğeni dünyasını oluşturur. Ders ve öğüt cümlelerle dolu kitaplar yazın estetiği taşımaz, kuru ders kitabı niteliğini aşamaz, çocuğu okur dünyasına taşıyamaz. Çocuk yazarlarının çocuktan daha zeki ve akıllı görünmeleri handikaptır. Çocuk okuduğu romanda öğretmenini değil hikâye anlatıcısını arar.    

Bilgin’in babaannesi başka babaanneler gibi kara, gri, bej giysileri değil; parlak, çiçekli, şenlikli desenlileri seçen, resim yapan, seyahat eden bir kadın. Bilgin’in hayran olduğu bir enerjisi var. Bilgin’in babası Altan Bey, annesinin yaptığı resimleri sattığını öğrenince annesinden kendisini yormamasını, keyif çatmasını, paraya ihtiyacı olursa da çekinmeden söylemesini istiyor. Babaanne de “durursam tükenirim,” diyerek algılarımızı değiştiriyor. İnsanın yaşı kaç olursa olsun hayatına, kendisine anlam katan bir şeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ortalama altmış, altmış beş yıl çalışan insanların kendi hayatlarından da emekli olmuş gibi yaşaması beni bir hayli düşündürüyor. İnsanın tükenmemek için üretmesi gerektiğine siz de katılır mısınız?

Pandemi sürecinde 60 yaş üstü sosyal yaşamdan kısıtlanınca bu kategoride iki farklı tutum gözledim. Bir grup ‘yaşlandığımı anladım, kendimi dışlanmış, işlevsizleştirilmiş, bakıma muhtaç hâle gelmiş hissettim’, gibi algılara sahipti. Aynı yaşlardaki ikinci grup ise inadına, ‘ben hâlâ aktifim, yaşlanmadım, amacım var, göremeyecek olsam bile dünyanın daha iyi bir yer hâline gelmesi için neler yapılabileceğine dair fikirlerim var, zor durumda kalanlarla dayanışacak gücüm var’ diyerek kolları sıvadı. Fiziksel yaşla psikolojik yaş arasında farkı yadsıyamayız. Yaşı 50’ye ulaşmadan da yaşlılık hissedilebilir. Emekliliğine gelmiş, yük görünen sorumluluklarından kurtulan kişi özgürce seçtiği amaçlar doğrultusunda öz disiplinli yaşamayı seçebilir ya da elini eteğini çeker, kendini hayatın sürüklenişine bırakır. Tercih ve içsel motivasyonla ilgilidir bunlar. İkinci gruptakilerin yaşlılık dönemlerini daha sağlıklı, enerjik ve sosyal geçirdikleri bir gerçek.

Bilgin sayılardan korkarken resim çizmede, hikâyeler oluşturmada son derece başarılı. Ancak bu nitelikler ailesi tarafından yetersiz görülüyor, yetenekleri ise görmezden geliniyor. Hatta Bilgin’in babası Altan Bey, fikirlerini “Ben de oğlum için gerçek bir meslek isterim. Sanata eğilimi varsa boş zaman uğraşı olarak denesin.” cümleleriyle net bir şekilde ortaya koyuyor. Sanat, bizim kültürümüzde neden “gerçek bir meslek” değil? “Gerçek bir meslek” dedikleri şey nedir?

Çocukluğumuzda ne olmak istiyorsun, sorusuyla onlarca kez karşılaşmışızdır. Doktor, öğretmen, mühendis, polis, bankacı, futbolcu yanıtları yetişkinlerce alkışlanır. Kolay istihdam edilebilmeleri, iyi maaşı, sosyal prestiji kabul görme nedendir. “Ressam, dansçı, oyuncu…” yanıtları ise ekşi bir suratla karşılanır. Ailelerin sanata yatırımı boş bir yatırım olarak görmelerinin başında alanın tanımındaki belirsizlik, çocuğunun heveslendiği alanda sürekli başarılı bir tutum sergileyeceğine inancın olmaması, ekonomik zorluklar, sanat kavramının uğradığı değişimler vb. gelir. Eğitim kurumlarında bile, en az ders saati sanata ayrılır. Akademik başarıda rolü en alt düzeydedir. Çocuğun dünyasına yön verecek, estetik bilincini yükseltecek sanat eğitimi çocuğun gelişim süreci boyunca özgür, yaratıcı, duyarlı birey oluşuna yardım eder. Sanatla uğraşmak öncelikle tutku işidir, onsuz edememektir. Meslek hâline gelebilmesi ise başlı başına bir disipliner süreçtir.    

Yine Altan Bey, kendi çocukluğundaki yeteneklerinden yola çıkarak çocuğunun da kendisi gibi başarılı olmasını istiyor. Çocuğumuzun bizden bir parça ama bizden bağımsız bir birey olduğunu anlamak istemiyoruz. “Senin yaşındayken ben …” cümleleriyle büyüyoruz. Çocuklarımızın bir “birey” olduğunu neden kabul etmek istemiyoruz?

Yetişkinler, sevmeye, sevilmeye, görülmeye ihtiyaçlarının fark edilmediğini sandıkları kendi çocukluk kırgınlıklarını aile içi hesaplaşmalarda sivri dille ortaya koyuyorlar. Ama özne kendi çocukları olduğunda onu hiç büyümeyen çocuk,  gelişim aşamasındaki acemi bir çaylak gibi görüp otoriter bakışla baskılamaktan geri durmuyorlar. Bunu da çocuğa baştan bir misyon yükleyerek, sözde onu korumak için, geleceğini kurmak için yaptıklarını savunurlar. Çocuğun kendine saygı ve güvenini zedeleyip değersizlik duygularını körüklediklerinden habersizlerdir çoğunlukla. Kendi benlik saygısı oluşmayan çocuk ise siner, istek ve yeteneklerini açığa çıkarmada geri kalır. Risk almayan kendi benliğinden kaybeder oysa.

Bilgin’in ismini de konuşmak istiyorum. Bilgin’in babası bilime ve bilim adamlarına hayran ve bununla yetinmeyerek çocuğunun da onlara benzemesini isteyen biri. Ailesi henüz çocuğuna dair en ufak bir fikre sahip değilken bu ismi koyarak ona bir gelecek çiziyor diyebilir miyiz? Çocuğumuza bir “proje” gibi bakma alışkanlığını nasıl yok edebiliriz?

Bilim insanı yetiştirmeyi hedef edinmiş anne-baba, çocuğunun isteklerini, becerilerini belirli bir amaca katı kurallar koyarak yöneltebileceklerini sanır. Çocuğu tanımaya çaba göstermenin, küçük adımlarla hayatı keşfedişinde onu izlemenin, gerektiğinde minik desteklerle sevgiyi pekiştirmenin, eğilimlerine saygı göstermekle güven aşılamanın, endişe ve korkularını gidermenin değeri fark edilmez. Kendini dönüştür, değişebilirsin, yapmalısın, komutlarıyla yönetilen çocuğun risklerle dolu yaşama kırılgan, bastırılmış duygularla itilişinin faturası acı olur. Birbirini tanıyarak, birbirinden öğrenerek, güvenerek, eğlenerek, severek de geçirilebilecek değerli çocukluk yıllarını bu tür baskılarla köreltmemek en güzelidir oysa.

Bilgin bir sabah, kahvaltısını bankta yaparken bir kediyle paylaşır tostunu. Kedinin kendisine eşlik etmesinden duyduğu iç huzuru “Keşke hayat bu kadar yalın, sevmek bu kadar kolay olsa,” sözleri ile ortaya koyar. Ne dersiniz mutlu olmayı biz yetişkinler mi zorlaştırıyoruz?

Bilgin, evdeki yaşantısını sallantıda görürken, okulda da zorbalığa uğrar, hep baş edilmesi gereken sorunlar vardır ve kendini güçsüz, yetersiz, suçlu hisseder. Oysa her şey oluruna bırakıldığında pekâlâ huzurlu yaşayabilirdi. Hepimiz mutluluk arayışı içindeyiz. Yaptığımız işten keyif almak istiyoruz, iyi koşullarda yaşamak istiyoruz, dostlarımız olsun, bizimle dayanışsın, bize sunulan en güzel şeyleri alabilelim, istiyoruz. Toplumsal kültür mutluluğun sürekli olmadığını ancak mutlu anlar yaşayabileceğimizi fısıldıyor kulağımıza. Dinginlik, huzur sıkıcı monoton bir yaşam diye sunuluyor, daha çoğu istemek, daha çok gezmek, daha çok şeyin tadına bakmak için özendiriliyoruz. Yaşamın anlamı üstünde düşünürken, bir amaç uğruna koştururken aradığımız bireysel ve toplumsal mutluluk uzakta bir umut olarak kalıyor ancak.

Çocukların içinde başkalarıyla kendini kıyaslama, başarı çıtasını yükseltme, üstünlük duyguları yoktur. Maalesef ki bu kavramlar ebeveynler tarafından çocuklarına öğretilmektedir. Bilgin de bu hislerden arındırılmış yaşıyor ama ailesi inatla bu özelliklere sahip olması gerektiğini düşünüyor. Ebeveynler; çocuklarının başarısını, mutluluklarından daha mı fazla önemsiyor?

Mutluluk umudu yaşamın ileri evrelerine öteleniyor maalesef. Gelecekteki iyi yaşamın, refahın için bugün bu sıkıntıları yaşamalısın, bu sınavlardan geçmelisin, yarışmalısın, fikri çocukların ve gençlerin önüne büyük engeller koyuyor. Çocuklar ve gençler çağlarının gereklerini doyasıya yaşamak istiyorlar oysa, biliyorlar ki o yıllar bir daha geri gelmeyecek. Sancılı gelişim sürecini bağımsızca, yetişkinlerle sağlıklı iletişim, diyaloglar içinde geçiren bireyler ileriye yönelik hayallerini kurmada daha özgürler.

“Ötekileştirme” kavramı çekirdekten yani aileden başlıyor. Bilgin’in ailesi, çocuklarının matematiksel olarak yetersizliğini akrabalarına kadar araştırarak sorguluyor. Sülalelerinde böyle bir örnek çıkmayınca Bilgin’in hastanede karıştırıldığını düşünüyor. Bilgin’in hissettikleri ise çok üzücü, yüreğim sıkıştı o satırları okurken. Nasıl aşacağız bu duvarları?

Soyağacı, bilişsel yeteneklerin abartılması bizim yarattığımız kavramlar. Gelişmemizin önündeki duvarlar aynı zamanda. Gerçek yaşam ağacımız bize kendimizi iyi hissettiren anılar bırakanlarla kurduğumuz bağlanmalardan kuruluyor. Yapmaktan en keyif aldığımız uğraşlar ise gerçek yeteneklerimizi sergilediğimiz alanlar. Başka bir gözlükle bakması gerekiyor Bilgin’e ebeveynlerinin. Onu görmesi, sesini duyması yani. 

Musa, Suriye’deki savaştan kaçıp ülkemize sığınmış küçücük bir çocuk. Yaşadığı her şeye rağmen insanlardan yardımını ve gülümsemesini asla esirgemiyor. Bilgin’in de matematik korkusunun üzerine gitmesini sağlıyor. Bilgin’in babası Altan Bey, kesin bir dille kim olduğunu bilmedikleri bu çocukla oğullarının arkadaşlık etmesini istemediğini belirtiyor. Ancak bir süre sonra Musa’nın tertemiz kalbini görmeyi başarıyor. Ama bunda da Musa’nın matematik yeteneği etkili oluyor. Bizden olmayanı kabul ederken “bize ait bir değeri” sergilemesi kabul etmemizi kolaylaştırıyor. Peki “öteki”ni “kendi özellikleriyle” kabul etmeyi neden başaramıyoruz?

Aslında sevgi ve şefkatin birleştirici özelliğini hissediyoruz burada. Musa’nın demans sorunlu hastayla iletişimi babayı kendi büyükannesiyle olan anılarına götürüyor. Ona benzer sabrı ve sevgiyi gösterememenin suçluluğu mülteci çocuğu kabullenişte rol oynuyor. Ayrıca kendi oğlunun Musa’nın yokluğunda yaşadığı melankolik hâl, yaşama sevincini kaybetmesi, acı veren duygularına alan açması da babayı endişelendiriyor. Bunlar babanın, bildiği tanıdığı, belleğinin havuzundan karşılığını çıkardığı duygular. Evrensel olan duygularla kurulan bağın yerele ilgiyle geliştiğini de görüyoruz, babanın değişimini, esnekliğini yabana atmamak gerek. Doğu kültürüne, mahalle öykülerine ilgi duymaya başlıyor akademik makaleden başkasını okumayan baba.

Babaanne ile oğlu Altan arasında zaman zaman gerilim yaşanıyor. Babaanne, oğlunun torununa karşı sert tavırlarını mantıklı bulmuyor. Ancak oğlunu suçlamak yerine oğlunun tavırlarından kendini sorumlu tutuyor. Oğlunu değil kendini eleştiriyor. Takdir edersiniz ki bu alışık olduğumuz bir tavır değil. Aile arasındaki sorunlarda suç ve suçludan çok, sorunun kendisine odaklanamamamızın nedeni nedir?

Her olay yaşananların bulunduğu konum, yaş ve algıları nedeniyle farklı konumlandırılıyor. Ortada bir suç yok aslında. Çocuklarını iyi eğitmek, gündelik yaşamı sınırlı gelirle sürdürmek isteyen ebeveynlerin kaygılarıyla, oğulun yeni ve pahalı bir gitar isteği kesişmiyor. Baba nerede hata yaptık, diye soran annesine o yıllarda yüzleşemediği sorununu ileri sürüyor. Aslında çok katmanlı bu ilişkiler. Kimse ideal değil, babaanne de oğlu da, gelini de olumlu, olumsuz tutumları, karşıt duyguları bir arada barındırıyor.   

Bir yıldır bambaşka bir süreçten geçiyoruz. Pandemi ile normallerimiz değişti, dönüştü. Ekonomik sıkıntılar, intihar haberlerini sık sık duymamıza neden oldu. Psikolojik ve sosyolojik sorunlar daha da görünür oldu. Bu süreç bize ne öğretti sizce? Siz bu süreci nasıl geçirdiniz?

Pandemi sürecinde hepimizin yakınında, çevresinde ölüm olayları, uzun süreli hastalık hâlleri oldu. İşlerini kaybedenler, sosyal yalıtımdan ötürü yalnızlaşıp psikolojik sorunlar yaşayanlar, genel isteksizlik, yaşamdan zevk almama, gelecek umudunun kalmayışı, çaresizlik gibi sorunlar günlük yaşamın parçası oldu. Ben de uzun süre, içinde bulunduğumuz durumun nedenlerini anlamaya çalıştım, doğanın dengesindeki bozulmaya dur diyecek platformlarda yer almayı, daha sade ve basit yaşamlara geçmemizin çözüm olup olamayacağını, tüketimi azaltmayı, işlerini kaybeden sanatçılara destek olmayı vb. düşündüm. Pandemi öncesinde yazmaya başladığım kitabımı tamamladım, yeni kitaplar keşfettim, okumaya, izlemeye adadım kendimi. Ev Kütüphanemiz’de çocukları kitaplarla buluşturma projemizi online sürdürme kararı aldık ve ağımızdaki çocukların sayısının hızlı bir artış gösterdiğini gözledik.    

Yazarların aynı zamanda iyi bir okur olması gerektiğini düşünüyorum. Sizler okurları bilen, okuma süreçlerimizi değerlendirebilen bir göze sahipsiniz. Pandemi süreci sizce okurda neyi değiştirdi? Yeniden kitaplara yöneliş olduğunu, okur sayısının ve niteliğinin arttığını söyleyebilir miyiz?

Pandemi sürecinde evlere kapanma kitap okuma alışkanlıklarını olumlu etkiledi. Kitabevleri belirli dönemlerde kapalıydı ama internet satışlarıyla kitaplara erişim sağlanabildi. Sadece öykü, roman değil, her türden kitabı düşünürsek istatistiki olarak bu artışı görebiliriz. Kitap okuyan bireyler yüz yüze gelemediğinde online erişilen kitap kulüpleri, tartışma platformlarını arayıp buldular. Yeni kitap kulüpleri açıldı. Ev Kütüphanemiz adı altında eski aile evimde çocuklar, gençler, yazarlar, editörlerle gerçekleştirdiğimiz kitap buluşmalarına talepler çok arttı. Geleceğe dair umutlarımız da.