Eda İşler, ilk kitabı Talan ile çağdaşlarının arasında kendine sağlam bir yer edinen İlay Bilgili ile İthaki Yayınları’ndan çıkan ikinci kitabı, Leylâ Mektubum Eline Ulaştı mı? odağında söyleşti.

Edebiyat denen, malzemesi dil olan sanat dalıyla tanışıklığınızın kökenini sorarak başlamak istiyorum. Dili uygulama alanı olarak neden yazmayı seçtiniz?

Edebiyat, hayatı dilin imkânlarını kullanarak yazıya dökmekse eğer, buradan yola çıkarak anlatacak çok hikâyenin olduğu dolu dolu bir çocukluk geçirdiğimi söyleyebilirim. Her zaman görünenin arkasına bakan meraklı bir çocuk da olunca yıllarca zihnimde öyle çok şey birikti ki, sanıyorum bir yerde içimden taşmaya başladı. Bazısı yazabiliyorken bazısı neden çiziyor, bu yılların tartışma konusu fakat ben hep yazarak daha iyi anlatabildim kendimi. Babam sürekli kitap okuyan bir adamdı, annemse evin içinde koşturup duran çok genç bir kadındı. Yokluk da vardı hayatımızda. Bu üçünün arasından bakan meraklı bir çocuk olduğunuzda, bir de üzerine minik minik de yazmaya başlamışsanız edebiyat ile yolunuzun kesişmemesi mümkün değil. İçinde kimi zaman erzak olmayan ama sürekli kitap alınan bir evdi bizimki. Karnında dokuz aylık bebeğiyle ve diğer beş evladıyla eşini kaybetmiş bir anneannenin torunuyum. Çocukluğumun tüm yazları onun evinde geçti. O evde hayat kimi zaman acı ve yıpratıcı olur, kimi zaman eğlence ve coşkuyla yaşanırdı. Bunları dilin türlü yemişiyle bezerseniz binlerce hikâyeniz olur. Ben de yazabildiğim için yazdım ve süreçte yazabilmek eylemini genişletmeye çabaladım.

Leylâ Mektubum Eline Ulaştı mı? Talan’dan yaklaşık iki buçuk yıl sonra filizlenmiş bir ikinci kitap. Sanırım biraz da o süreci nasıl geçirdiğinizi merak ediyorum. Yazın anlayışınızda, iç dünyanızda, ele aldığınız meseleler bağlamında değişmeler oldu mu?

Talan çıktıktan sonra, bundan sonra ne yazmayı planlıyorsunuz diye çok sorulmuştu. Açıkçası bilmiyordum. Ben de kendime bunu sormaya başlamıştım yavaş yavaş. Tek bildiğim, daha önce yazdıklarımla aynı olacaksa bir daha yazmayacağımdı. Ta ki yeni, gerçekten farklı bir şey yazana kadar yeni bir dosya oluşturmayacaktım. Pandemiden önceki yaz ciddi bir ameliyat geçirdim. Ameliyattan önce beş altı ay kadar fiziksel ağrılarla boğuştum, ardından ciddi etkileri olan bir hormon ilacı tedavisi gördüm ve yaklaşık bir yıl sürdü bu ızdırap. Üzerine mart ayında hayatımıza pandemi girdi. İnsanın hayat karşısındaki acizliği, eve kapatılmak, ölüm ve hastalık korkusu, zaman gibi değerli bir şeyin elimizden birdenbire alınması gibi onlarca korkunç duygunun içinde kullandığım ilacın da etkisiyle ağır bir depresyon yaşadım. Yazmaktan bilerek kaçındım ama duramıyordum da. Sonra o içimdeki öfkeli, kırgın şeytan uyandı. Talan’dan bile önce kafamın içinde konuşup duran bir kadın karakter vardı, onunla tanışma zamanının geldiğini hissettim ve Leyla’yı yazmaya başladım. Bir novella olarak tasarladığım Leylâ, içimde ne varsa döktüğüm ama artık Talan’da yaptığım gibi meseleyi sadece göstermekten öteye geçtiğim, hem sorunun kökenini aradığım hem de değişimin başlaması gerektiğini anlatmaya çalıştığım bir kitap oldu. Talan’da giden Hayriye, pandemi döneminde her şeye daha etraflıca bakan İlay’ı öfkelendirdi ve bir gün o öfkeyle kalkıp Hayriye’nin geri döndüğü bir öykü yazdım. Bu kitaptaki sekiz kadın öyküsü de benim Talan’dan sonra her şeye çok farklı bir şekilde bakmayı öğrendiğim yeni yanımı yansıtan öykülerdir.

Leylâ Mektubum Eline Ulaştı Mı?’da yer alan öyküler  gerçekçi bir atmosfer oluştururken toplumsal normların altında ezilenlere mercek tutuyor. Yazarların toplumun yeniden üretimindeki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bana göre kişi, sanatın hangi dalıyla ilgilenirse ilgilensin bir derdi vardır. Gerek bireysel gerek bireyden yola çıkarak toplumsal bir derdi olmalıdır. Bu, elbette ki benim şahsi fikrim ve kafamda idealize ettiğim bir şey. Bu bağlamda toplumun yeniden üretiminde sanatçı domino taşıdır bile denebilir. Kendimden önce kadın meselesine değinmiş kadın edebiyatçıların metinlerini incelediğimde, okuduğumda, onların yazma cesaretinden kesinlikle güç aldım örneğin; hem okur hem yazar olarak. Leylâ’daki isimsiz ana karakter ömründe sadece birkaç kez gördüğü bir kadını arayıp durur. Karakteri, sistemin ve toplumun kodlarını zorlamaya iten şey, Leylâ’nın kitap okuması ve ona Yeraltından Notlar’ı hediye etmesidir. Yani benim yazdığım karakter bile edebiyat sayesinde dönüşmüştür, edebiyatın gücüyle kendisini bulma yoluna girmiştir. Ben Leylâ Erbil, Sevgi Soysal, Tomris Uyar, Nezihe Meriç ve daha nicelerini okumasaydım şimdi bana mesaj atıp bu kitap benim için kendimle bir yüzleşme oldu diyen okurlarımla omuz omuza duramazdım. Leylâ’yı yazarken toplumun yeniden üretiminde bir rolü olacağını bilerek, öngörerek, kendi kendime cesaret vererek yazdım çünkü Leylâ benim için de yazması zorlayıcı, elimi taşın altına koyduğum hatta kitap basım onayı aldığında ciddi kaygılar yaşadığım bir kitaptı. Bir yerde bunları hisseden ama söyleyemeyen yüzlerce, binlerce kadın adına ses olmak zorunda olduğumu da biliyordum. Bunu bana kimse zorla yaptırmıyordu, o zaman elimden geldiğince layıkıyla, korkmadan yapmak zorundaydım. Özetle, benim edebiyatın dönüştürücü gücüne olan inancım Leylâ’yı yazarken yaslandığım çok önemli bir unsurdur.

Unutulmuş Bir Gün ve Diğer Günler öykünüzde kadınlığından utanan, onu geride bırakmış birine içlenen bir başka kadın karakteri okuyoruz. Kadınların yenik, zayıf veya güç kullanmaya isteksiz hemcinslerine baktığında sırtlarındaki eski kılıç yaralarını iyileştirdiklerine veya henüz girişilmemiş savaşların üstesinden geldiklerine inanıyor musunuz?

İnanmıyorum. Hatta bunun öyle olmadığını göstermek için yazdım o öyküyü. Birbirimize yaslanmak, birbirimizi iyileştirmek için bu kadar yara almamıza, bu kadar dibe girmemize hatta kendimize acıyacak kadar kaybolmamıza gerek yok artık. Kadınların birbirinin yanında olma zamanının geldiğine, birbirimize el uzatarak daha da güzelleşmeye, daha da başarılı olmaya, daha da güçlü olmaya doğru yürümeye inanıyorum ben. İnek sağan, yazması oyalı yüzlerce kadının güzelliğinden tut da fabrika işçilerine, kızıl saçlısından esmerine, uzun bacaklısından kalın kaşlısına, yazarından doktoruna, seks işçisinden avukatına, türbanlısından o saatte o eteği giyenine kadar…  Bize öğretilen, dayatılan ve asla bize ait olmayan onlarca kavramdan soyunup özgürleşmeye inanıyorum ben. O kadar şahane ve güçlüyüz ki artık! Yara iyileştirmek için değil, hiç yara almamak için kadın kadının yurdudur diyorum ben. Eril dünyanın içinde kendime yer bulmaya çalışmak istemiyorum, çalışmıyorum da zaten. Zaten benim olan yere kurulup kızımın geleceğine umutla ve güvenle bakmak istiyorum. Benim kızım bir Leylâ aramayacak artık çünkü artık hepimiz birbirimize dağ oluyoruz. Ne güzel değil mi sevgili Eda? Biz, sen, ben, yazan ve bu amaçla çırpınan her kadın bir hafıza yaratıyoruz birlikte. Kızım Ayşe ve yaşıtları büyüdüklerinde onlara bizden miras kalacak. Onlar kadın olmanın baskısıyla değil insan olmanın özgürlüğüyle yaşayacaklar. Unutmaya çalışmayacaklar; tam tersi cam gibi hatırlayacaklar.

Kitapta kadınlar, başkalarının sesini duymayı unuttuklarında kendi seslerini duymaya başlıyor. Kadınlık izleği ile unuttukça iyileşen yaralar nasıl buluştu öykülerinizde?

Açıkçası sevgili Eda, karakterlerin ya da kadınların unuttukça iyileştiğini çok düşünmüyorum. Unutmak bir konfor alanı sağlıyordur sadece, unutmayı aramak, bu konfor alanını keşfettiğinde oraya yerleşmek belki sadece neredeyse tamamında yorgun geçmiş ömür için bir dinlenme, soluklanma alanıdır belki. Kadınların yaşamak zorunda bırakıldığı yaraların, travmaların kolay kolay iyileşeceğine inanmıyorum ama artık kız çocuklarımın bu yaraları hiç almamaları ya da minimum seviyede almaları için bir şeyleri değiştirebileceğimize inancım çok kuvvetli. Bu sebeple geleceğin gebe olduğu bu devrim için de geçmişin yaralarını tanımamız gerekli. Ben kadın olmanın ne denli zor ve yaralayıcı olduğunu, yeri geldiğinde hatırlamamanın hâlâ devam edebilmek için seçilen bir yol olduğunu göstermek istedim ki bundan sonra öz benliğimize çok daha fazla sarılalım. Devam etmek, huzur bulmak için unutmaya sığınacağımız değil, inadına hatırlamaya çalışacağımız hayatlar yaşayalım. Çaresizce debelenen iki yaralıdan ziyade gerçekten birbirimizin yurdu olan, yarasız, beresiz, kadınlığıyla daha da güçlenen bireyler olalım.

Okurlar, elindeki edebi eserleri statüleri veya zihinsel yeterlilikleri ne düzeyde olursa olsun kendi dünyalarının elverdiği ölçüde anlıyor. Okuduklarında öncelikle kendilerine hitap eden şeyleri görüyor, onlardan tat alıyor. Kadın olmanın güçlüklerine tutunan öyküleriniz toplumdaki eril bakışın düşünce evreninde kendilerine yer bulabilecek mi sizce?

Burada diyalektik bir mantıkla hareket edersek elbette ki kitaptaki öyküler zıtlık kavramı ile var oldu diyebiliriz. Tutunamayan insan örtülü anlatım bağlamında aslında birilerinin tutunduğu anlamına da gelir. Erkek olmasaydı kadından bahsedemezdik. Dolayısıyla bu kadın öykülerinin muhatabı sadece kadınlar değildir. Olayın diğer ucu, kimi zaman travmaların bizzat faili olan erkek de en az kadın kadar öykülerimin konusudur, demem o ki Leylâ bir kadın kitabı değildir. Bu bağlamda hâlihazırda eril dünyada yerini söke söke almıştır, alacaktır. Burada benim için asıl önemli olan şey, kadın ve erkek olmaya elimden geldiğince objektif yaklaşmaya çalışmak oldu. Karalamak ya da yüceltmek kavramlarından oldukça arınarak toplumsal kodlamanın yarattığı sosyolojik bir felaketin içine sürüklendiğimizi, bundan sıyrılıp kendi varlığımıza sadece insan olma bağlamında bakabildiğimizde çok daha dürüst duygusal açılımlar yaşayacağımıza inanıyorum. Kitabımı okuyup bana ulaşan erkek okurlar oldu, onların yazdıklarına çok daha dikkat verdim; çünkü merak ettim. Bir tanesi, sizin kitaplarınız sayesinde kadına ve erkeğe bakış açım oldukça değişti ama iyi anlamda, diye yazmış. Kitlesel değişim, bir ile başlar. Benim de bu çorbada minicik tuzum olursa gerçekten çok mutlu olurum çünkü ben bunun için yazıyorum.

Yazdıklarınıza yukarıdan bir bakış mümkün mü? Eğer mümkünse onlardan öğrenmemiz gerektiğini mi yoksa kendimizi korumamız gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

Leylâ, benim gibi feodal bir aileden gelen, anne olan ve hâlihazırda aktif çalışan bir öğretmen olarak oldukça cesur bir metindi. Daha önce de söyledim, kendimi bile isteye ateşe attım çünkü bunu yapmadığım sürece kendi yazdıklarıma inanmayacaktım. Yukarıdan, dışarıdan metne bakma olayı benim bırak kendimi korumayı tam da aslında içinde olmak istediğim ve çok önemsediğim bir konu. Öykü bittiğinde metni onlarca kez okudum, hem temiz olsun diye hem de bu sorduğun sebepten. Her defasında bir başkası gözüyle okumaya çalıştım metni. Birinde annem okuyormuş gibi okudum, birinde babam, birinde memleketteki, oradan hiç çıkmamış bir akrabam, diğerinde Urfa’daki bir öğrencim. Bir ötekisinde bir erkek ya da sosyal statüsü yüksek, eğitimli bir kadın oldum. Bu okumalarım sırasında Leylâ’nın herkes için esneyen, kapsayan bir metin olduğunu, kendi dil ve anlatım gücümle bunu elimden geldiğince başarabildiğimi hissettim, yani içime sindi. Kitabı gerçekten huzurla yayımlatma cesareti bu dışarıdan bakış sayesinde geldi bana. Ve çok sevdiğim dostlarımın beni cesaretlendirmesiyle… İlay kimliğinden bağımsız, metnime bir yabancının gözünden bakabilmek ve bu süreci içselleştirmek yazma eyleminde en önemli ve en kıymetli şeylerdendir benim için.

Bir öykünüzde kahramanı “Suda görünmeyen bir balıktı işte!” diyerek betimliyorsunuz. Kitabınızda genel olarak okuru toplumsal cinsiyete uymaya çalışan bir balığın gözünden baktırabilmeyi arzuluyorsunuz diyebilir miyiz?

Hayır, asla. Ben Talan’da tam da bu söylediğini yaptım. Hey, bakın burada bir sorun var, diye bağırdım. Leylâ’da yukarıda da söylediğim gibi suda görünmeyen balıkların devrimini başlatmak istiyorum. Oltaları zorlayan, kovalardan zıplayan balıkların… O öyküde, “Suda görünmeyen bir balıktı işte.” cümlesinden hemen sonraki cümlede şöyle yazıyor… “Orada kalamayacağını anlamıştı, balıkçı yeni balıkları suya atarken solungaçlarını şişirip hınçla ve dirençle sıçramıştı Hayriye, ta ki pullu ve yorgun bedenini kovanın dışına atana kadar yapmıştı bunu…” Talan’daki Hayriyenin Yok Oluşu öyküsünde, evden gittiğinde yokluğu bile hissedilmeyen bir Hayriye var. Kocası öykünün sonunda diğer diş fırçasını çöpe atarken bildiği tek şey fırçanın kendisine ait olmadığı… Leylâ’daki Hayriyenin Geri Dönüşü öyküsünde, Hayriye, diş fırçasının kime ait olduğunu gayet iyi bilir ve kocasının diş fırçasını çöpe atar. Ben bu kitapta, toplumsal cinsiyete uydurmaya çalıştırdığınız kuralları artık tanımıyoruz, demek istedim ve bunu da okuru rahatsız ederek yapmaya uğraştım. Benim kitabımı okuyan rahatsızlık hissedecektir diye düşünüyorum, amacım budur. Artık biraz rahatsız olmanın zamanı gelmedi mi?

Öykülerinizde dışlanmak kadar içerilmek de var, zorlayıcı kahramanların yanı sıra günlük hayatın akışına kapılabilenler, utananlarla beraber öfkelenenler, kalbindekileri içtenlikle anlatanlar ve onları mezara kadar saklayanlar. Bunların temada ikilik yaratma ihtimali hesap edildi mi, yoksa yalnızca bir sembolü öne çıkarmak için zıddına mı sarılmak istediniz?

Bilinçli, mekanik ya da mühendislik tasarımı olarak çalışmadım kitabıma. Şunu hep biliyordum, ağlamak varsa gülmek de var, unutmak varsa hatırlamak da var. Yerin altından bahsedebilmem için yerin üstü de olmalı ki her şey cana gelsin. “…ben olmayanlar…” derken “…ben olanlar…” anlam kazandı. Yani demem o ki zıttı olmadan benim anlatmak istediğim şey zaten çöker, kitabın genel çatısı zıtların bir araya gelmesi ya da gelememesi üzerine yatırılmış durumda. Bir erk kavramı olmadan ben kadın olmaktan hakikatiyle bahsedemezdim. Fakat bu karakter unutsun, bu affetsin, bu öfkelensin diye yola çıkıp mekanik bir harita çıkarmadım ki bu benim yazınımın doğallığını bozar. Göğüsleri hastalığı sebebiyle alınmış bir karakteri yazarken, göğüslerinin kaybını yani yokluğunu anlatabilmem için göğüslerin varlığına yaslanmam, hikâyeyi aslında orada aramam gerekiyordu. Bu mantık da türlü zıt kavramın kendiliğinden cümleler içinde yer bulmasına sebep oldu diyebilirim. Zıtlık kavramından doğan öykülerin zıtlık kavramının türlü hâliyle daha da güçlendiğini söyleyebilirim, evet. Tabii, bu bahsettiğim şeyin benim günlük yaşamımdaki düşünce biçimim olduğunu da eklemeliyim. Hayatı algılama şeklim de bu benim. Örneğin, kızımın elimden bir anda gidebileceği gerçeğiyle yüzleşip, savaşıp, bu duyguyla barış ilan edince onunla yaptığım her eylem daha da kıymetlendi. Yokluğunun korkusu ve gerçekliğiyle varlığı çok ama çok daha anlamlı oldu benim için ve huzur buldum.