Kıskançlık, bir süredir üzerine düşündüğüm, düşünürken de kendi hayat tarihime çokça dönüşler yapmak durumunda hissettiğim bir mevzudur. En son kimi kıskandım? Kıskançlığımı tetikleyen olgular nelerdir? Hangi durum ve koşullar karşısında “kıskanç bir insan” konumunda olurum? Kıskanan ile kıskanılan arasında nasıl bir ilişki vardır ve kıskançlık olgusunu ortaya çıkaran etkenleri hangisi üretir? Bu ve buna benzer birçok soru, üzerine düşünmeye değer, keza başlıkta da gördüğünüz üzere, sonucu kara toprak olan çokça kıskançlık hikayeleri duyduk, duyuyoruz.

Öncelikle kıskançlık denildiği zaman ne anladığımı, kıskançlığı sadece romantik ilişkilere indirgemeden, diğer ilişki biçimlerini de kapsayacak biçimde aktarmaya çalışayım. Kıskançlık için gerekli şeyin, ilk önce, bir ilişki olması gerektiğini düşünüyorum. Ya bir ilişki içerisinde kıskanırız, ya da ilişki sonrası ilişkiye dair. Her halükarda, kıskanan ve/veya kıskanılan, kıskançlığı ilişkiye atıflı bir biçimde yaşar/yaşatır. Peki bir “olmuş ilişki” sınırları çizersek, kıskançlık, ilişkilerin olmamış veya olamamış hâlleri midir? Optimum düzeyde kurulmuş bir ilişki, kıskançlıktan arındırılmış mıdır? Çok soru sorduğumun farkındayım, fakat müsaade edin, önce sorularımı kusarak işe başlamış olayım. Kıskançlık için birbirini belirli duygulanımlarla dolayımlayan iki fail mi gerekiyor yoksa ikiden fazla failin olduğu ilişki biçimlerinde kıskançlık gün yüzüne çıkar mı? Kıskanan – kıskanılan dışında, kıskanan – kıskanan, kıskanılan – kıskanılan şeklinde bir ikili ilişki düşünebilir miyiz, yoksa zaten kıskanmak, aynı zamanda kıskanılmayı da beraber getirdiği için “kıskanan – kıskanan” ilişkisi, “kıskanılan – kıskanılan” ilişkisiyle birlikte mi gelir? Ben hiç kimsenin kıskanandan bağımsız kıskanıldığını görmedim. Tam tersi şekilde, kıskanılanı olmayan bir kıskanan da bulmak neredeyse imkansızdır. Bu yüzden, kıskançlığı konuşurken, zorunlu olarak kıskanılanı da konuşmak, fakat bunu yaparken biri diğerini olumsuzlayan veya değilleyen bir düaliteye kaçmamak gerekir. Kimi durumlarda, kıskanan ile kıskanılan arasındaki ilişki dinamik biçimde rol değiştirebilir, bazı durumlarda birisi kıskanan, diğeri kıskanılan olurken, bazı durumlarda bu tam tersi olabilir. Hatta bazı durumlar olabilir ki her iki fail de hem kıskanan hem de kıskanılan konumunda kendisini bulabilir. Kıskançlık durumunda, bir öznenin, ama bu özne Descartes’in öznesi değildir, başka bir öznenin yapıp-ettiklerinin gerekçelerini -doğrudan veya dolaylı biçimde- kendi epistemik yapısına indirgeme/uyarlama/yaklaştırma/benzetme gayretini anlıyorum. Bu gayret, son derece arzuludur. Arzu, kıskananın iradesi dışında zuhur ederek, kıskanılanı çevrelemeye çalışır. Keza iradeli bir arzu, ötekine yönelik kıskançlığı gerektirmez, belki beklenti oluşturur. Beklenti ile kıskançlık arasındaki ayrımı buradan çizebiliriz. İrademiz doğrultusunda kontrol edilebilir olan arzunun, ötekine ilişkin bir değişimi tetiklemesi, beklenti olarak adlandırılabilirken; kontrol edilemez olan arzunun, ötekine ilişkin bir değişimi tetiklemesi, kıskançlık olarak adlandırılabilir. Burada, kıskanç kişinin, bir arzu tarafından kontrol edildiği, çevrelendiği, rasyonel çıkarımlardan bertaraf edildiğini düşünüyorum. Bunu düşünürken de rasyonel olanı, duygusal olandan değerli bir noktaya koymaktan ve her arzunun kontrol edilebileceğini iddia etmekten kaçınıyorum. Keza arzularımız, bazı durumlarda, rasyonel olan tarafından tanımlanamayabilir, hâliyle her tanımlanmayan şey de kolay kolay kontrol edilemez. Burada kontrol etmekten kastettiğim, tanımlanan, tanımlandıktan sonra anlaşılan ve anlaşıldıktan sonra da ona göre konum alarak duygusal yıpranmaları azaltmayı kastediyorum. Yoksa kontrol etmekten kastettiğim, arzunun seyrini değiştirmek veya yeni bir arzu inşa etmek değildir. Benim arzuyu kontrol etme istencim, onun lehine veya aleyhine yönelik tavır-tutum almaktır. Yani aslında kendini kontrol etmeyi gerektiren bir uzlaşım alanı yaratma çabasıdır. Bir özne, ötekine olan arzusu doğrultusunda, arzuyu tanımlayamadığı, ötekine ilişkin olanın kendisinde ne gibi duygusal tepkileri ortaya çıkardığını bilemediğinde, ötekini kendi arzusu içerisinde eritmeye, onun eylemlerini kendi bilindik epistemik alanına çekmeye çalışır. Bilinmeyen şeyin korkutuculuğu işte bu noktada kendisini gösterir. Hangi durumda nasıl davranılması gerektiğinin bilgisi, sanıldığı kadar kolay cevaplanmaz. Bizler, öteki karşısında, hep bir biçimde konum alırız. Bu konumlanmaların çoğu alışıldıktır. A kişisi, B kişisi ile bir partiye gittiğinde, B kişisinin A kişisine veya tam tersi şekilde A kişinin B kişisine ilişkin tutumlarında belirli alışılmışlıklar vardır. Bu alışıldık davranış ve tutum seti içerisinde son derece konforluyuzdur. Fakat işler değişip, her iki kişinin de doğaçlama bir biçimde, alışıldık olanın dışında davranmaya başlaması, her iki kişinin de yeni konumlar için kendi duygusal durumlarını yoklaması, durumları çok boyutlu biçimde ele alması ve aralarındaki ilişkiyi gözden geçirmesini gerektirir. Böyle bir iş epey zahmetlidir, öyle ki özgül bir davranış ve tutum inşa etmek, çevredeki insanlara danışarak onlardan norm olanı yeniden üretmesini rica etmeyi isteyerek daha da zorlaşır. A veya B kişisi, kurulacak ilişkiler doğrultusunda, ötekinin konumunu da düşünmek durumundadır, hâl böyle olunca ilişkiler ağı epey karmaşıklaşır. Kıskançlık, tek taraftan değil, iki taraftan da inşa edilir. Kıskanan kişi, kıskanılan kişinin eylemleri karşısında bir nevi şaşkınlık içerisinde kalabilir, bunun bir nedeni kıskanılanın kıskanana kendi eylemlerini -onu ikna edecek ölçüde- gerekçelendirmemesinden kaynaklanabilir. Bir diğer nedeni de kıskanan kişinin, kıskanılan kişinin gerekçelendirmelerine kendisini kapatarak, özgül bir ilişki ağı inşa etmeye yönelik direncidir. Hal böyle olunca, ilişkide, kıskançlığı oluşturduğu düşünülen eylem(ler) ikincil değerdedir. Kıskançlık durumunda, kıskançlığı yarattığı düşünülen eylemler hakkında konuşup merkeze onu alarak, kıskanan ile kıskanılan arasındaki iletişimin olanaklılıkları göz ardı edilir. Kıskanan kendisini ifade ederken, kendi duygusal durumlarına işaret etmektense eylemlerin doğruluğuna ve yanlışlığına odaklanır, aynı şekilde kıskanılan da eylemlerine ilişkin duygusal durumlarını işaret etmektense eylemlerin doğruluğunu ve yanlışlığını sorgular. Bu durum, baş ağrısı çeken birisinin ağrının nedenlerini sorgulamaktansa ağrının etkilerini telafi etme gayretine benzer.

Tarih içerisinde, çeşitli ilişki ağları, çeşitli eylem setlerini de beraberinde getirip normalleştirir. Bazı topluluklarda bir kişinin, başka bir kişiyle seksüel bir ilişkiye girmesi kıskançlık nedeni olarak algılanmaz. Burada özellikle seksüel bir ilişkiye işaret etmekteyim, bunun nedeni de seksüel olanın, belirli bir yakınlığa gereksinim duyduğu fikrinin çoğu kimse için kabul edilmesidir. Çevremde çoğunlukla gördüğüm üzere, yakınlaşma eylemi, kıskançlık için bir neden sayılır. Seksüelitenin böylesi bir yan etkisi olması mümkün müdür? Mümkün olduğu fikrindeyim, çünkü birisiyle yakınlaştığımız ölçüde o kişiye dair sınırlarımızda bir gevşeme, azalma görülür. Birinin bir başkasına yakın olduğunu, o kişiler arasındaki ilişkilerde sınırların ne kadar katı olduğu üzerinden anlamaya çalışırım. Yeni tanışan iki kişinin, yıllardır birlikte olan iki kişiye nazaran daha fazla sınırı vardır. Sınırların kişiden kişiye göre kapsamı değişir. Fakat sınırın, bazı kişileri kapsayıp, bazı kişileri dışlaması, kapsayanlara kendilerini özel hissettirebilir. Bu durumda da kıskanan kişi için temel endişe, kendisini özel hissetmemesi, içerisinde olduğunu düşündüğü sınırların başkasını da kapsaması fikrine dayanır. Seksüalite, bu sınırların kimlere kapı araladığına dair güçlü bir gösterge değeri taşır. Şayet birisiyle seks yapıyorsanız, o kişiye dair sınırlarınızı esnettiğiniz düşünülür, çünkü bedensel açılma, soyunma hâli; çırılçıplak kalmak, belirli güven ilişkisiyle kurulduğu düşünülür. Bazı topluluklarda, seksüaliteye yüklenen değer, sınırların gevşemesi anlamına gelmeyebilir. Seksüalitenin dışına çıkarsak, bugün bizlerin kıskançlık olarak gördüğü eylemlerin anlamları da değişebilir. Sözgelimi, birisinin birisiyle birlikte seksüel bir ilişki içerisinde olmasındansa birlikte yemek yemek davranışı kıskançlığa daha çok davet çıkarabilir.

Küreselleşmenin artmasıyla ilişkilerde bir yerellik aramak, ilişkinin faillerinin sosyo-kültürel yapılarının işlerliğini sınamak daha da zorlaşır hâle geldi. Medyanın etkisiyle her geçen gün dünya üzerindeki çeşitli ilişkilere dair şeyler öğreniyoruz. Ulaşımın kolaylaşması ile insanların mobilizasyonu arttı ve farklı sosyo-kültürlerde yaşamış insanlar, sadece kendilerini değil, beraberinde kıskançlık biçimlerini de taşıdılar/taşıyorlar. İlişkilerde hangi sınırlar içerisinde kimlere alanlar açmamız gerektiğinin bilgisi, “toplumdan topluma” değişkenlik gösterirken küreselleşmeyle birlikte kültürlerarası mobilize insan(lar)ın etkisiyle “kişiden kişiye” değişkenlik gösterir oldu. Fakat işin temelinde, dönüp dolaşıp, başta iddia ettiğim üzere, kıskançlığın, bilinmedik duygulanımlara karşı bir direncin göstergesi olduğunu savunmaya devam edeceğim. Bu duygulanmaların nedenleri de değişkenlik gösterebilir, Örneğin, kurulan ilişki(ler)de, ötekine karşı kıskançlık duymak veya onu kıskanıyor olmak, beklentinin öteki tarafından karşılanamamasından kaynaklanabilmekle birlikte, sadece kendisine gösterilmesini arzuladığı belirli davranışların tahakküm altına alınma çabasından da kaynaklanabilmektedir. “Kıskanan kişilerin motivasyonları budur” gibisinden bir indirgemecilik yapmayacağım. Hatta kıskanma eyleminin kıskanan bazlı bir noktadan da almayarak kıskanılanın belki manipülatif bir biçimde yürüttüğü stratejik hamleleri veya buna kapı aralayan tutumlarını da sorgulayacağım. Kıskanılan için kıskanılmak, gördüğüm kadarıyla çoğu durumda kışkırtıcıdır. Kıskanılmak, kendisine yöneltilen arzunun varlığının bir ispatıdır. Kendisine yöneltilen arzuya -ne pahasına olursa olsun- kucak açan herkesin kıskanılmaktan rahatsız olacağını sanmıyorum. Benim içinse durumun biraz farklı olduğunu düşünüyorum. Kıskançlığı son derece tehlikeli buluyorum. Bunun nedeni sadece, kıskanılan veya kıskanan birisi olarak, eylemlerimin sınırlanması değil, kontrol edilemeyen, motivasyonunun gerekçelenmelere dayalı açımlanmayan arzunun sere serpe tarafıma nüksetmesidir. Başlıktaki “Kara Toprak” kısmı, işte tam burasıdır. Arzularımız, bazı durumlarda, öyle güçlü biçimde dışavurur ki sahibini bile bir müddet sonra şaşkınlığa uğratabilir. Ben’i koruma çabası, arzuyla birleşince, ki buna halk arasında “onur, şeref” gibi isimler verilebilir, muhattabı olan kişiyi yok etmeye kadar gidebilir. “Ya benimsin ya kara toprağın” sözü, “ya ben’i koruma çabamı destekleyerek arzuma boyun eğersin ya da ben’in girdiği mücadeleyi topyekün ortadan kaldırırım” şeklinde açıklanır. Kıskanan kişi, kendisine rağmen kendisi için bir değişimi tetikleyerek kıskançlığının peşinden gidip ilişkinin dinamiğini anlamaya çalışmalıdır. Kıskanılanın da karşısındaki kişinin arzusunu daha da kamçılayacak tavır ve tutumlarda bulunması, sonunda kendi ölüm ihtimaline rağmen beslendiği canlıyı tüketen parazite benzer. Şunu açıklıkla söyleyebilirim ki her ne kadar kıskançlık, ilişkilerde verili bir şeymiş gibi doğal karşılansa da öyle değildir. Kıskançlığın tek doğal, verili tarafı, her yeni durum ve olay karşısında kendisini gösterebilmesidir. Bunu ilişkinin geneline yayarak meşrulaştırmak, hem kıskananın hem de kıskanılanın ilişkilerinin köküne kibrit suyu dökmesi demektir.

Kıskançlık meselesini her ne kadar kişilerarası mikro düzeyde ele alsam da işin makro tarafını göz ardı edemeyiz. Sözgelimi, devlet iktidarı, kıskançlığı, aile kurumu üzerinden yeniden üreterek kendi lehine bir stabilizasyon sağlayabilir. Kıskanan ve kıskanılan ilişkisi, daha dar ilişki ağı içerisinde olmayı zorunlu kılarken, kıskançlığın olmadığı bir ilişki, daha geniş bir ilişki ağına işaret edebilir. İlişki ağlarının genişlemesi, evlilik yoluyla yapılan sadece heteroseksüel ikili ilişkilere dayalı resmi belgelemenin de gün gittikçe zayıflaması, devletin kontrol edilebilirliğine ilişkin sekte vurabilir. İlişkilerde kıskançlığın azalması veya olmaması durumu, faillerin, diğer kişilerle kurdukları ilişkilerinde daha rahat olmalarına neden olabilmektedir. Çoklu girift bir ilişki ağının oluşması demek, heteronormatif bir arzu inşasının da sekteye uğraması demek olabilir: Sözgelimi, yılın 14 şubatında eşine yüzük hediye eden bir modelin reklamını görmemiz zorlaşabilir. Halkına en az üç çocuk yapması öğüdünü veren bir siyasi lider, böylesi bir durumda, çocuk yapmakla evlilik arasındaki ilişkiyi yeterli düzeyde kuramayabilir. Nedense, heteroseksüalite ile tekeşlilik kol kola gidiyormuş gibi bir izlenim vardır. Oysaki bunu kabul ederek hareket etmek, bir yanıyla bizleri yanıltırken bir yanıyla da günümüz paradigması içerisinde pohpohlanan geleneksel değerlerin anlaşılmasını kolaylaştırabilir. Bu anlayışı savunmak neden yanıltıcıdır, çünkü arzuyu cinsiyetleştirerek, A veya B cinsiyetine; A veya B cinsel yönelime sahip kişiye indirgemiş oluruz. A – A; B – B veya daha farklı komplikasyonlarda kurulan ilişkilerde de pekala -yukarıda saydığımız nedenlerden ötürü- kıskançlık görülebilir. Arzularımızın cinsiyeti var mıdır sorusu başka bir yazının konusu, fakat arzuyu arzulayana endeksli düşünür ve arzulayan aktörü de -insan olsun veya olmasın- farklı cinsiyet edimlerine girebilitesini göz önünde bulundurursak bu soruya “Hayır, arzularımızın cinsiyeti yoktur!” cevabını veririm. Fakat, ilişkileri kategorize etmek, denetim veya kontrol altında tutmak için bir gerekliliktir. Devlet iktidarı da -ister A diyelim, ister B- cinsiyeti ve cinsel yönelimleri kategorize ederek tanzimlemeye çalışır. Bu durumda da faillerden bu tanzime uyması istenir. Kıskançlık, bu tanzimlere uymak için, ilişkilerin çeşitlenmemesi için bir çeşit yapının öğelerini tutan harç görevi görebilir.

Kıskançlığı, insanmerkezli bir biçimde düşünüp düşünülemeyeceği de tartışma konusudur. Şayet kıskançlığı ilişki bağlamında ele alıyorsak ve ilişki dediğimiz şeyi de sadece insana içkin bir değer olarak kabul etmiyorsak insan-olmayanların -birbirleriyle ilişkilerinin kesinleştiği noktada- kıskançlık durumlarına girdiklerini kabul etmemiz gerekir. Hatırlayacağınız üzere, kıskançlığı ilişkilere içkin, muhtemel durumlarda kendilerini gösterebileceklerini söylemiştik. Peki bu nasıl gerçekleşir, yukarıda insan – insan ilişkilerine dair yaptığımız değerlendirmeler, insan-olmayanlar arasında veya insanlar ile insan-olmayanlar arasında da gözlemlenebilir mi? Maalesef ki bu konuda yapacağımız her yorumun, şu anki akademik alanın yetkinliğini göz önünde bulundurursak, insan-olmayanların çevresel koşullanmalardan dolayı bazı temel motivasyonlara dayalı eylemlerde bulunduklarını söylemekten öteye gidemeyiz. Denebilir ki bir köpek, başka bir köpeği kıskanır çünkü kıskandığı köpek temel ihtiyaçlar konusunda kendisinden daha avantajlıdır. Salt biyolojik çıkarlara dayalı bir kıskançlığın olduğunu söylemek, en azından köpekler hakkında konuşursak, onların hem çevresiyle hem de türsel olarak birbirleriyle kurdukları ilişkiyi basite indirgemek olacaktır. Aynı indirgemeciliğe sahip birisi pekâlâ insanlar için de bunu söyleyebilir: “Bir insanın başka bir insanı kıskanması, onun yiyemediği yiyeceklere sahip olmasından kaynaklanmaktadır.” Oysaki kıskançlık meselesini, ilişkilerin özgül yapısını anlamaya çalışarak açımlayabiliriz. İnsan-olmayan hayvanlara ilişkin yapılan gerek etolojik gerekse de diğer sosyal bilimler alanlarındaki disiplinlerin çalışmaları, maalesef ki bugün insan-olmayanlar arasındaki kıskançlığın ne olduğunu veya ne olabileceğine dair tatmin edici bir şeyler söylemeyi mümkün kılmıyor. İçlerinizden bazıları çıkarak insanın türsel olarak kendine dair bir şeyler söyleyebilme hakkı, başka türlere dair bir şeyler söyleyebilme hakkı olduğu anlamına mı gelmektedir, bu temsil sorununu ortaya çıkarmaz mı? şeklinde bir soru yöneltebilir. Bu soru eleştirel hayvan çalışmaları kapsamında halen tartışılagelmektedir. Kimi araştırmacılar, insan-olmayan hayvanlara yönelik yapılan çalışmalarda, insanın alanını anlamaya yönelik, yani bir çeşit insanın ne’liğine yönelik felsefi soruların peşinden giderek insanı anlamanın insan-olmayan hayvanlara özgül alan açacağını söylerler. Fakat bu şu şekilde anlaşılmamalıdır, insanın dışında kalan her şey, insanın-değillemesi, insan-olmayan hayvan(lar)a aittir. Böylesi bir dikotomi kurmak, zaten eleştirel hayvan çalışmalarındaki araştırmacıların yıkmaya çalıştığı kartezyen düşünceyi yeniden üretmek demek olur. Bu açıdan da bakarsak, kıskançlık meselesi, son derece insan-olmayan hayvanlar üzerinden gözlemlenip anlaşılabilmesi zor olabilir. Birbirine kızan iki canlıyı gördüğümüzde aralarında bir kıskançlık mevzusu olduğunu tahmin edebiliriz, fakat bu iki oynaşan canlı, iki düşman canlı, birbirine üslup olarak sert ama içerik olarak tatlı şeyler söyleyen iki canlı oldukları gerçeğini de göz ardı etmemize neden değildir. O yüzden bu meseleyi de başka yazılarda açmak üzere şimdilik bırakıyorum.

Sonuç

Görüleceği üzere, kıskançlık meselesinin birden fazla boyutunu ortaya çıkarmaya çalıştım. Kıskançlığı, ikili romantik ilişkilerde iki tarafın birbirine karşı olan tavır ve tutumlar olarak ele alırken aynı zamanda romantik olmayıp belirli ataerkil ve/veya heteronormatif çıkarlara dayalı tahakküm ilişkisinin aracı olarak da ele almaya çalıştım. Hatta kıskançlık hakkında ne düşündüğünü sorduğum bir arkadaşımın işaret ettiği üzere, kıskançlığı, insanmerkezli bir eylem olmaktan çıkarıp insan-olmayanların nasıl kıskanabileceği ve kıskanılabileceği üzerine -yeterli olmamakla birlikte- düşünmeye çalıştım. Özellikle lise zamanlarımın vazgeçilmez melankoli nesnesi olan kıskançlığın, şimdi baktığımda, kıskanan olmanın, kendimle ilgili bir meseleden kaynaklı ortaya çıktığını anlıyorum. Ötekine duyduğum hislerin ötekiyle nasıl ilişkilendiği, ötekinin benim hislerimi ne ölçüde kendi lehine kullanmaya başladığı ve belki daha önemlisi kendimin öteki karşısındaki konumunu nasıl inşa ettiğim, tüm bu kıskançlık denen mevzunun saç ayaklarını oluşturuyor/du. Bazı durumlar olabilir ki kıskanılan, kıskanan tarafından fiziksel veya psikolojik olarak kıskaç altına alınır. O noktada bu eylemler, her ne kadar gazete haberlerinin üçüncü sayfalarında manşet olarak atılıp kıskançlığa işaret edilse de daha yapısal bir sorunun çıktıları olarak ele alınmalı ve kıskançlık arkasına sığınan şiddet faillerinin eylemlerini bu biçimde romantize etmesi engellenmelidir. Bu söylemimle kıskançlığın sadece romantik bir eylem olarak var olabileceğini iddia etmiyorum, aksine, kıskançlığın romantik bir eylemmiş gibi lanse edilip belirli normatif kalıplar içinde şiddet nedeni olarak sunulmasının tehlikelerine işaret etmek istiyorum.