Giyinmek şaşaalı uşak elbisesini bu pespaye çağın!
Oscar Wilde

Sanat kavramının en büyük paydaşı olan tiyatronun ortak dertler etrafında toplanmak, içinde yaşadığı topluma, sorunlarına karşı hassas olmak gibi bir dizi ödevi vardır. Çünkü asal yapı taşı insandır; değişiminden hem sorumlu hem ona maruz hem de mecbur kalan, koşulları hem oluşturan hem de ondan etkilenen insan…

Tiyatroda insan kendi hakkında düşünmek, kendi yarattığı dertlerle ilgilenmek ve hatta kendinin ve yaşadığı toplumun alternatifini de araştırmak zorundadır. Değişimin öncü lokomotifi olabileceğinin bilincinde olmalıdır insan. Ve dolayısıyla tiyatro. Çünkü aynı dert etrafında toplanan bir seyirciyle birlikte oluşturduğu, yadsınamaz derecede önemli bir gücü ve canlılığı vardır. Bu yönüyle de dar bir açıdan ziyade geniş görmeyi zorunlu kılar. “İnsan”ı fark edin, der. Ama uzaklardaki insanları değil. Her gün karşılaştığınız, yanında durduğunuz, konuştuğunuz ama ayrıntıda hiç görmediğiniz, dikkat etmediğiniz “insan”ı fark edin. Sonra resmin kalanını kendiniz tamamlayın. En azından bu resmin bütünü nedir,  nasıldır diye merak edin. İnsanın kendi önemlidir ya, biraz da önemsiz olanın yerine koyun kendinizi. Der… Der… Der…

Dolayısıyla tiyatroda “tavır” ve “söylem” ayrışması güç bir diyalektik içerisindedir. Yaşama karşı bu denli hassasiyet içerisinde olan bir sanat disiplini kuşkusuz daha “iyi” olana, daha “güzel” olana ulaşmak için kendi icracıları tarafından tabiri caizse “hırpalanmak” zorundadır. Bu hırpalanmayı açacak olursak; bu bir sanat yapıtına karşı yapıcı eleştiri, açık yüreklilikle ortaya koyulabilmiş irade ve düşüncedir. Fakat bu hırpalanma ancak ve ancak karşılıklı bir iyi niyete dayandığı sürece mümkündür. Yani eleştiride bulunmak ve eleştiriyi kabullenmek üzerine kurulu karşılıklı bir kabule gereksinim duyar.

Dozajı biraz daha arttırarak ifade etmem gerekirse; günümüzde insan ilişkilerinin yaşadığı evrim, birbirimize olan samimiyetimizi de değişime zorlamış durumda. Artık insanlar karşısındakine samimi hislerini açıklamak konusunda pek bir çekimser ve bu konuda sağduyulu söylemlerden de epey uzakta tutuyor kendini. Giderek oranı düşmekte olan entelektüel kimlik sahibi insanların sayısındaki azalma, sosyal ve ekonomik koşullar, “yeni” insanın uğradığı yozlaşma bunun gerekçeleri olarak sayılsa da ben insanın ne olmak istediğine biraz da olsa kendisinin karar verdiğine/verebildiğine inananlardanım.

Söz gelimi bir oyun izlediğinizde mutlak suretle beğenmeme lüksüne sahipsiniz! Düşünün bir kere; ama ücret ödeyerek ama davetlisi olarak, gündelik hayatınızdan zaman ayırıp, psikolojik bir pay tahsis edip, bir eserle buluşuyorsunuz ve tatmin etmiyor. Bu durum size başlı başına bir itiraz hakkı doğurur! Hayır, beni buna maruz bırakamazsınız deme hakkına o eserle buluşmak adına evden çıktığınız andan itibaren sahipsiniz. Bilin istedim. Sanatçıların mesleklerine atfettiği kutsiyet çemberi sizin için aşılamaz bir bariyer değildir, olmamalıdır.

Mesleğin içinden biri olarak bir konuda naçizane fikrime başvurulduğunda karşımdaki muhatabımın benden iyisiyle kötüsüyle duyacağı her şeye hazırlıklı olmasını beklerim. Eğer söylemlerimden rahatsız olunacak ve bu çocukça bir tavra dönüşecekse tarafıma hiç sorulmamasını yeğlerim. Çünkü kendimce hayatı pozitif ve yüksek ritimde yaşamayı seviyorum, dolayısıyla yergim ağır olabileceği gibi övgüm de bir o kadar yücelticidir. Bunun bana has bir üslup olduğuna inanmıyorum. Pekâlâ sadece sanat disiplinleri için değil hayatın içinde de pek çok konuda insanlar birbirlerini eleştirebilir, övebilir, sevebilir, sevmeyebilir. Sevmek ya da sevmemek, işte bütün mesele bu!

Fakat bazılarımızın kendini ve çevremizdeki başka insanları tanımlamakta kullandığı diğer kavramlardan farklı olarak bu kavram, kendi üzerine düşünme ve farkındalık yoksunluğundan mustarip. Sevgi yoksunu insanların doluştuğu evlerde, kısa vadede faydacı, bilgisayarı başında oturan yahut ekran süresi dört saatin üzerinde cansız bedenlerle doluştu dünyamız. İşte bu profil gerek ilişkilerini zedelememek gerek bulunduğu ortamda bir yer edinebilmek, gerek biri ya da birilerine fazladan sevimli görünerek iyi bir intiba bırakmak ve bu intibanın kendisine sağlayacağını düşündüğü olası katma değerler uğruna mutlak vasat olana tarifsiz bir övgü içerisinde. Bu övgünün altında elbette bu küçük hesapların dışında, tamamen içeride bu alanda doldurulamamış devasa bir boşluk da yatıyor olabilir. Ama günümüzde bilgi sahibi olmadan da fikir sahibi olan çoğunlukta olduğunu da düşününce bunu yadırgamalı mıyım, emin değilim. Yine de ne sebeple olursa olsun, insanların iyi niyetini sömüren, onun manevi hazzını kendine bir tatmin unsuru hâline getirebilmiş ve bu doğrultuda göz göre göre vasatı öven bir kişiliği, sanatçı olsun olmasın benimseyemem.

Nasıl olur da insan kendine uygun gördüğü rol uğruna, kendini ortadan kaldırır?
Simone de Beavoir

Sanatçının eseriyle alakalı aldığı geri bildirimlerde seyirci sayısı ya da alkışı asla tek başına referans olamaz. Bu, bizi yıllardır bir arpa boyu yol almaktan alıkoyan en büyük handikabımız. Artık birbirimizi daha iyiye sevk edecek olan o hırpalamanın yerine toksik bir pozitifliği tercih eder hâle geldik. H3al böyle olunca her eser çok başarılı, her şey çok güzel, herkes çok yetenekli, herkes şaheser yaratmış gibi samimiyetten uzak bir dizi tavır ve söylem içerisinde buluyoruz kendimizi.  

Neyi, nasıl hissetmemiz gerektiği konusundaki katı ve köhne öğretilerden kendimizi özgürleştirmediğimiz sürece kendimizi sürekli olarak birilerinin kanaatinde yeniden yeniden konumlandırmak zorunda hissedeceğiz. Ve belki de hiç de öyle hissetmediğimiz ama öyle davranmak zorunda kaldığımız bir tavra bürünmeyi seçeceğiz. Bu tavır örgütlü bir çoğunluğa kavuştukça buna daha fazla mecbur kalacağız. Bu yarattığımız mecburiyetin ardında gerçek bir “sen” olmayacak. Olmak istediğinle olmaya karar verdiğin şey arasında seciyesiz bir yaşam süreceksin. Kimsenin aklında, kalbinde kalmayacak; her hayattan alelade geçip gideceksin. Ve bir Kızılderili atasözünde de dediği gibi seni tanıyan son insan öldüğünde aslında hiç yaşamamış olacaksın!

Kendi varlığı hakkında dahi beş dakika düşünmemiş insanlar! Bu söylediklerimi ciddiye almanız için yalvarıyorum. Yoksa günün sonunda koca bir hiç göreceğiz ve tükeneceğiz, görememekten. O işe yaramaz sandığınız ayrıntılar; üzerine engin bilgiye sahip olduğunuzu düşündüğünüz birkaç kulaktan dolma kırıntıyı da süpürüp alacak sizden. Ayak uçlarınızda yürüyerek, sürekli olarak bir şeyleri duymaktan korkmakla geçecek günler. Ve sonra, bomboş olacaksınız. Güçten düşmüş, yitip gitmiş, kendi benliğinden eser kalmamış olarak silinmeyeceksiniz ama görülmeyeceksiniz de. Ama yok, siz bunu aklınıza getirmek istemiyorsunuz. Bu hiç olmayacakmış gibi vasatı övüyorsunuz. Öyle korkuyorsunuz ki yere düşmekten, bu hâlinizin zaten düşmüş olmak olduğunu kavrayamıyorsunuz. Halbuki gündelik olan her şeyin unutulduğu gibi sen ve senin vasata olan övgün de unutulacak.

Ben de soruyorum çoğu zaman kendime. Bütün bu olan bitenin neresindeyim, diye. Galiba bir yabancıyım. Kendimi koruyorum. Şartlar neyi gerektiriyorsa, onu oynuyorum. Bazen sırf baştan başlamak için yolumdan sapıyorum, bazen de ne olduğunu bilemeden, anlamadan… Çünkü birbirlerinin hayatlarına dair öyle korkunç yargılar dökülüyor ki insanların ağızlarından. Bunun yanında öylesine var ederek yok ediyorlardı ki karşısındakileri. Olmak isteyip de olamadıkları şey için öyle büyük bir riyaya düşmüşler ki; bir an, çekip gitsin bu insanlar içimden diyorum…

Asıl mesele ise, kendince söylemek. Kendince söylemeye cesaret edebilmek. Belki de bu yüzden, sahici değerin kendince söylemek olduğunu unutanlar ya da hiç bilmeyenler, görmeyenler, görmek istemeyenler… Tiyatroda hayat bulan şey, işte bunun tam da tersi!

Haberleri bile yok. Haberi olan da pasifize edilmiş, içine dönmüş, at gözlüğü takmış, korkak ve çürümüş hâlde. Hiçbir şey bilmeyenler öyle kör kör dans ediyor işte.
Düşüyorum, Johanna Emanuelsson

Kısa bir bilgi: Ekosistemde birçok canlı türü mevcuttur. Bu canlıların bir kısmı gözle görülemeyecek kadar küçük canlılardır. Amip de bu canlılardan birisidir. Çok basit olan amip, milimetrenin onda biri kadar bir çapa sahiptir. Amipler tam olarak suların belli uygun sıcaklığa sahip olması durumunda yaşamaktadırlar. Amip yapısı itibarıyla yerinde hareket etmeden kalabilen bir canlı değildir. Amipsi hareketler yaparak sürekli yer değiştirerek dolaşır. Hareket hâlindeyken sahip olduğu tek hücreyi öne doğru sürer. Bu hücrenin öne doğru sürülmesi ile sanki ayağı varmış gibi bir görüntü ortaya çıkar. Amibin içerisindeki sitoplazma bu ayağın içine doğru süzülerek akar. Kayma denilen bu hareket ile kütle taşınması sağlanmış olmaktadır. Amibin yaşamsal faaliyetini sürdürmesi için sürekli bu şekilde hareket etmesi gereklidir. Amipler; sürekli hareket hâlindeyken parçacıklara çarparlar. Bu çarpılan parçalar bir yiyecek olması hâlinde etrafını kuşatarak onu çevreler ve sitoplazma sayesinde sindirir. Ancak yutamayacağı türden bir cisim olması hâlinde etrafında dolanır ve sonra yoluna devam ederek uzaklaşır.