…………………

*Her sayfası kederle kararan

bir hüzün defterine döner günler

ve her sabah “merhaba hüzün”

“merhaba yalnızlık”

diyerek başlarsın hayata

Ama hayat bağışlamayacaktır seni

Unutma

………………..

Hevesi Kirpiğinde, Polat Özlüoğlu’nun 2017 Eylül ayında çıkan ikinci öykü kitabı. Kitapta on öykü bulunuyor. Her biri adeta “Anlatılan senin hikâyendir,’’ diyerek kahramanların peşinden okuru da sürüklüyor. Belleğinizde, her bir öykü için muhakkak yaşanmış bir iz buluyorsunuz. Kullanılan dilin sahiciliği, anlatımın rahatlığı öykülerin olay örgüsünün gerçekliğinden geliyor şüphesiz. Hikâyeler sadece örgü ve kurgu ile değil, kahramanları ile de adeta gerçekler. Böylelikle oluşan duygunun yoğunluğu öykülere ve dile muazzam bir derinlik kazandırıyor. En zor anlatılacak hikâye, içinize en çok işleyen oluyor. Onca karmaşa, onca acı, onca dert arasında yazar sizi yalnız bırakmıyor, tutup elinizden size eşlik ediyor. Aslında sanki size yüzeyde yaşananları değil de daha çok saklı kalmış derdi, meselenin geldiği yeri, oradaki hikâyeyi göstermek istiyor. Bunu büyük bir ustalıkla başarıyor da.

Elimi Tuttun, kitabın ilk öyküsü, götürüp sizi Türkiye tarihinin en büyük barış mitingi olacakken en büyük terörist saldırısı olmuş Ankara Garı’nın ortasına bırakıyor. Sevinçte ve hüzünde babasının sıcacık elini tutmak isteyen o küçük kızın hemen yanına. 10 Ekim 2015 sabahına!

“Sonra, sonrası yok. Sonrası kıpkırmızı, paramparça. Birkaç dakika geçti geçmedi, bir gürültü koptu, gözleri kör, kulakları sağır, dilleri lal eden, elleri ayakları kül, yüreği un ufak eden bir gürültü. Sanki yer yarıldı hep birlikte içine düştük.”

Kırmızı aşkın olduğu kadar acının da rengi bu coğrafyada. Gözlerimizi kör, yüreklerimizi kor eden kırmızı.

Mutlu sonların, mutlu yaşamların öyküleri değil bunlar. Elbet güzel duygulara, bitmeyen sevgilere, aşka ve sevdaya dair izler de var içinde fakat bu ülkede acı sevinçten çok değil mi son yıllarda? Ülkem, ahh benim ülkem! Bitmeyen acılar coğrafyası. Sokaklarında şiddetin, saldırının, yoksulluğun, eşitsizliğin, tacize tecavüze uğrayanların, saklı katliamların, aç çocukların, savaş mağduru göçmenlerin kol gezdiği. Ülkem; aydınları susturulmuş, genç zihinleri gündelik palavralarla uyutulmuş, köşe kapmacalara çanak tutulmuş ülkem.

“Benim adım yok. Hiç olmadı değil. Oldu bir zamanlar, evveli yırtık kalburu kırık zamanlar, mesela ben bebekken.”

Bu cümlelerle başlıyor, Bin Başlı Canavar öyküsü. Yaşadığı topraklardan iç savaş nedeniyle göç etmek zorunda kalmış, kendilerine daha güvenli bir yaşam kurmaya çalışan savaş mağduru ailenin küçücük kızı Leyla’nın hazin hikâyesini ve kim bilir kaç Leyla, kaç kınalı kuzunun olduğunun altını çiziyor. Leyla;  dedesi yaşındaki bir adamın bilmem kaçıncı karısından biri. Sen memleketindeki acılardan biri diye okuyorsun bunu. Ama ne acı!

“Susmanın da bir vakti varmış, o vakit anladım.”

Özlüoğlu’nun öykü kahramanları acı içindeler evet, çaresizlik, yokluk içindeler, bazen savaş ve işkence içindeler ama asla acınası değiller. Birçoğu yanlışlara direnen, isyankâr, meydan okuyan, acıda da bir güzellik bulup çıkartan, hayatın içinde güçlü karakterler. En olmadık zamanlarda bile içlerinde taşıdıkları umudu görebiliyorsunuz onun satırlarında. Bazen gerçek ile düş birbirinin içinden geçiyor, bazen hayatın içinde bakmaya, durup anlamaya, dinlemeye değer görmediğiniz öteki oluyor öykünün kahramanı. Bazen de siz, öteki oluyorsunuz! Oysa yazar, taraf olmadan önyargısızca birlikte tanıklık ettiğiniz hikâyeyi ya da gerçeği yazıyor. Biz bunu beraber yaşadık, ben unutmadım sen de unutma, diyor öykülere düşen satırlarla.

Hevesi Kirpiğinde, ben o öyküdeki insanlarla oturdum o kapının önünde. Çıkıp da gelmedi biri. Kayıplar, kaybedilmişler bulunmadı. Analar, babalar çocuklarının cansız bedenlerine bile kavuşamadı hâlâ. 732’inci haftasında Galatasaray Meydanı’nda bir kez daha cop yedi, gaz yedi darp edildi Iraz ile İrecep!

İnsan düşünmeden edemiyor; hatırlıyor demiyorum, hatırlamak insan unutmuşsa var çünkü. “Ey cellatlar, mezar kazıcılar, merhamet ve vicdan yoksunları, akbabalar, ölülerimiz nerede?” diyorum onun satırlarını okurken kendime.

Bir diğer öykü, Boş Sayfa. Aşkın en masum, en cinsiyetsiz ama en gaddar hâli anlatılan.

“Sana dair ne varsa hepsi aklımda, içimde kapalı bir odada zapturapt altında, zor tutuyorum, bıraksam beni ele geçireceksin. Sebebim olacaksın. Geçmişimi rehin alıp, şimdime haciz koyacaksın.”

Yazar, hepimizin dün başına gelmiş, bugün değilse yarın başına gelebilecek, daha çok toplumsal olayları tüm açıklığı ile küçüklere değil de sanki büyüklere masallar tadında anlatıyor. Bu masallar gücünü yaşanmışlıktan alıyor ve çoğu zaman mutlu sona kavuşamıyor. Okurdan dimağını hep diri, taze ve güçlü tutmasını isterken kalbe ve vicdana çalışmayı da eksik etmiyor. Bununla kastettiğim onulmaz vıcık vıcık bir duygusallık veya ajitasyon değil elbet. Acı. Sahici acı. Net, gerçek ve vurucu.

Elimi Tuttun öyküsü ile başlayan kitap, Elini Tuttum öyküsü ile son buluyor. Elbet var bir sebebi. Hiçbir baba, çocuğunu yalnız bırakmazdı ne de olsa.

“Seni gördüm taşın üstünde, gözlerin kapalı, bebek gibi uyuyordun. Ellerin başka, ayakların başka, ağzın, yüzün başka söylüyordu sevdiğini. Bembeyaz bir kuğu gibi uzanmıştın öylece olanlardan habersiz. Delik deşik menekşeler açmıştı her yerinde. Sana baktım. Sanki gözlerini açtın, baktın yüzüme soru sorar gibi. Su gibiydin kızım, akıyordun avuçlarımdan, dedim. Gülümsedim. Elini tuttum.”

Özlüoğlu; gördüğü, duyduğu, şahitlik ettiği, bir sabah gazetelerin üçüncü sayfasında okuduğu, belleğimizdeki travmaları öykülemiş. Belli ki o, yazarken olabildiğince özgür hissetmiş, merkeze kendi vicdanını ve onun sesini koymuş, okurdan da olsa olsa aynı vicdanı ve samimiyeti bekliyor. Kendine karşı ya da metnine karşı değil tam olarak hayata, insana ve içinde yaşadığı topluma karşı. Unutmayalım, unutulmasın bunca dert, sıkıntı, acı istiyor.

Ne demişti Kierkegaard: “Yaşadıklarına umudun itici gücüyle dalan kimse asla unutmayacak biçimde hatırlar.”

Unutmamak kalsın bizimle, umut etmeye devam!

Hep yeni baştan!

*Ahmet Telli – Yalnızsan Eğer

*Nisan 2019