Günümüz Türkiye’sinde eski eserleri ya da çağdaş haliyle kültür varlıklarını koruyan birçok kurum, kuruluş ve -daha çok da- kişiler var, malum. İyisiyle kötüsüyle Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ona bağlı Restorasyon ve Konservasyon Müdürlükleri, Bölge Koruma Kurulları ve ayrıca Milli Saraylar Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Belediyeler, İl Özel İdareleri kültür varlıklarının korunmasında söz hakkına sahip kurumlar. Söz hakkına resmen sahip olmadığı için bir araya gelerek bu varlıklara sahip çıkmayı görev edinen gönüllüler ve sivil toplum kuruluşlarıysa özellikle son yıllarda takdir edilecek işler yapıyor. Dünyada ICOM ve bizde ICOMOS, Müzecilik Meslek Kuruluşu Derneği, Müzeciler Derneği, Kültürel Mirası Koruma Derneği gibi yıllardır çaba sarf eden bu kuruluşlar kadar bir avuç gönüllünün başlattığı Uçup Gitmesin hareketi gibi kültürel mirasa sahip çıkmayı kişisel bir görev edinip çabalarını yaygınlaştıranlar da var.

Aslında Türkiye’de eski eser korumacılığı tarihine baktığımızda her iş gönüllülükte başlıyor ve bitiyor demek acımasızlık sayılmaz. Osman Hamdi Bey’den Ethem Eldem’e hatta Ahmet Fethi Paşa’ya kadar, adını Türk müzeciliğine ve tarihi eserlerine kazıyabilen uzmanlar, kimsenin ilgisini çekmeyen bu alanlarda meraklı ve gönüllü oldukları için öncü olmamışlar mı?

Bu yüzden, “Türkiye’de Kültür Varlıklarını Koruyanlar” başlığı altındaki bu seride geçmişten bugüne Türkiye’de eski eserlere kimler sahip çıkmaya çalıştı, kimler neler yaptı, şahıslar kurumların ötesine nasıl geçtiler buna bakacağız. Bugün geldiğimiz noktada pek çok isim unutuldu, bir kısmı çalışmaları ile halen birer kaynak olmayı sürdürüyor. Onları hatırlayacak ve isimlerini sürdürecek olanlar da kültür varlıklarına bugünden sonra sahip çıkacak olanlar da biziz. Öyle görünüyor ki kültür varlıklarının korunması her zaman gönüllü bir iş sayılacak, hangi kurum çatısı altında olursak olalım.

İlk gönüllümüz Albert Gabriel.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk topraklarındaki kültür varlıklarını korumak üzere harekete geçen isimlerin başında Albert Gabriel geliyordu. Fransızdı ve evet Türk eserlerini Türklerden daha çok önemsiyordu. Fransa’da Güzel Sanatlar eğitimi almış bir sanat tarihçi, bir arkeolog, mimar, restoratör, ressam ve seyyahtı. Hepsinden öte meraklı bir insandı. Bugünlere dek ulaşan yayınlarıyla hatırlanmaya ve tanıtılmaya değer isimlerden ilki bu yüzden Prof. Albert Louis Gabriel.

Prof. Gabriel, 2 Ağustos 1883’te Fransa’da Haute Marne’de doğdu. Bir yandan babası gibi mimarlık diğer yandan edebiyat eğitimi alırken de Atina’da katıldığı ilk arkeolojik kazılarda Türk eserleriyle karşılaşırken de Türk medeniyetine ait eserlerini korumak için yapacaklarından habersizdi muhtemelen.

Eski eserlere ve güzel sanatlara merakı çok erken yaşlarında kendini göstermiş, öyle ki daha 20 yaşındayken güzel sanatlar alanındaki çalışmalarından dolayı ödül kazanmış. 1908-1911 yıllarında Atina’da sürdürülen arkeolojik kazılarda çizdiği rölöveler, çıkardığı planlar gönlüne tarihi eser sevgisini düşürmüş. Birçok ülkede, sayısız şehirde, her bir uygarlığın izlerine ayrı ayrı saygı duyarak onlardan kalan eserleri sonsuzluğa hediye etmek için uğraşmış.

İstanbul’a ilk kez 1908’de gelse de 1911’de Rodos’taki Osmanlı eserlerini incelemeye başladıktan ve doktora tezini bu eserlere adadıktan sonra Türk eserlerini sahiplenir olmuş. Rodos’un dini ve sivil mimarisinden şehrin topografyasına kadar detaylı çizimleri, resimleri ve belgeleri ile hazırladığı tezinin yanı sıra, burada geçirdiği yıllarda tarihi eserlerin restorasyonunda da görev almış.

Mısır ve Suriye’de yaptığı çalışmalarla profesörlüğe kadar hızla yükselen Gabriel’in İstanbul’a sanat tarihi ve arkeoloji dersleri vermek üzere geldiği tarih 1926’dır. Akademideki görevi boyunca Maarif Vekaletinin programlarıyla Anadolu’daki tarihi eserlerin keşfi için sürekli yolculuk etmiş ve kültür varlıklarının plan ve rölövelerini çıkararak envanter çalışmalarında etkin ve öncü bir rol oynamıştır. Bugün Gabriel’in hazırladığı rölöveler, şehir albümleri hâlâ aynı öneme sahip.

Gabriel tarafından hazırlanmış Diyarbakır şehir haritasından bir kesit.

İstanbul’da bir Fransız Arkeoloji Enstitüsünün kurulması için çaba gösteren, 1931’de enstitünün müdürlük görevini de 10 yıl süresince üstlenen Gabriel, bu topraklarda Roma ve Bizans eserlerine değil Türk eserlerine öncelik verilmesini yüksek sesle her toplantıda tekrar etmiş ve Arkeoloji Enstitüsündeki çalışmalarında bu işe öncelik vermiştir. Bu yüzden kendisini özellikle Avrupa’da çokça eleştirenler olmuş. Hatta anlatılan o ki kendisinden sonra enstitü müdürü olan Louis Robert’in olumsuz tavırları Gabriel’i bu topraklara küstürmüş ve 1956 yılında hem kurucusu olduğu Enstitüye hem Türk topraklarına bir daha dönmemek üzere veda etmiş.

Arkeoloji Enstitüdeki Odasından.

Albert Gabriel, bu topraklarda geçirdiği yıllar boyunca verdiği birçok konferans, yazdığı makaleler, hazırlamış olduğu çizimler ve çektiği fotoğraflarla Türkiye’de eski eserlerin korunmasında öncü olmuştur. Eski eser restorasyonlarında görüş bildirerek, öncülük ederek, bizzat görev alarak emek harcamıştır. Dönem basını Gabriel’in seyahatlerini yakından takip eder. Sütunlarda sıklıkla Prof. Gabriel bugün Konya’dan dönecek; Gabriel Bursa’nın eski eserleri üzerine çalışmasını sürdürüyor gibi ufak bilgilendirmelerle Gabriel’i hatırlatır.

Taha Toros Arşivinden Prof. Gabriel

Türkiye’de yakın dostlar da edinmiştir. Taha Toros, Semavi Eyice sıklıkla kendisinden bahseder. Birçok restoratör mimar da yanında yetişmiştir: Türkiye’nin ilk kadın restoratörlerinden Mualla Eyüboğlu Anhegger, Sedat Çetintaş, Ali Saim Ülgen, Hüsrev Tayla ve daha niceleri…

Yıllar sonra bu topraklardan ayrıldığı zaman bile gazetelerde Gabriel’in Türk eski eserleri hakkında yazdığı yazılar çevrilir, yayımlanır, ona sahip çıkılır. Prof. Gabriel de Türkiye’deki kültür varlıklarının korunması faaliyetlerini her zaman yakından takip etmiş ve süren restorasyonlar için görüşlerini yazmış, imar faaliyetlerine başlanmadan önce eski eserlere nasıl yaklaşılması gerekliliğine dikkat çeken yazıları ile yetkilileri uyarmıştır.

Fransız Kültür Bakanlığının 2022 yılının başında erişime açtığı Gabriel Arşivi, Türkiye dahil olmak üzere birçok ülke ve şehrin kültür varlıklarına dair önemli fotoğraflar, çizimler, planlar vs. barındırmaktadır. Bu yazıdaki siyah beyaz görseller de bu arşivden alınmıştır: https://www.pop.culture.gouv.fr.

Aynı zamanda ressam olan Gabriel, Türkiye’de geçirdiği ilk yıllarda birçok eski eserin suluboya resimlerini yapmış. Türk Tarih Kurumu Şeref Üyesi olan bu ressam, Türkiye’de birçok şehirden hemşehrilik ve çeşitli üniversitelerden doktora payesi almış. En çok İstanbul ve Bursa gibi çok emek harcadığı iki şehirden verilen hemşehrilik payeleri onu mutlu edermiş.

Gabriel, 27 Aralık 1972 günü hayata gözlerini kapadığında Türk gazeteleri bu haberi şöyle duyurmuş:

“Ünlü Türk dostu ve Anadolu uygarlıkları uzmanı Albert Gabriel, önceki gün ölmüştür. Mimar ve edebiyat doktoru olan 89 yaşındaki Gabriel, Fransız Arkeoloji Enstitüsünün Türkiye bölümünün direktörlüğünü yapmıştı. “Anadolu’daki Türk Anıtları, Kral Midas ve Boğaz’daki Türk Şatoları” isimli eserleri ile büyük ün sağlamıştı. (Cumhuriyet, 29 Aralık 1972).”

Bir Türk Başkenti Bursa, Niğde Türk Anıtları, Kayseri Türk Anıtları, İstanbul Türk Kaleleri, Türkiye: 196 Fotoğraf, Şarki Türkiye’de Arkeolojik Geziler gibi Türkçeye çevrilmiş eserleri dışında, kendi dilinde yazdığı Fransızca eserleri ve pek çok makalesi de vardır. 2006 yılında kurucusu Kazım Taşkent’in yakın dostu olan Albert Gabriel’in anısına Yapı Kredi Kültür Merkezinde bir sergi düzenlenmiş ve sergi kataloğu da Albert Gabriel: Mimar, Arkeolog, Ressam, Gezgin adıyla basılmıştır. Bazı süreli yayınlar özel Albert Gabriel sayıları çıkarmıştır ancak bu gezgin eski eser korumacısı hak ettiği değeri bugünlere yeterince taşıyamamış gibidir. Yakın dostu Tahat Toros’un sözü, 1973 yılında yeterince anlaşılamamış olmalı:

“Gerçek bir Türk dostunu kaybettik. Onun eserleri, Türk anıtlarının birer tapusu gibi, dünya müzelerinin raflarını süslemektedir.”

İmza attığı envanter çalışmaları ile kayda alınan yüzlerce, belki de binlerce eski eser, yok olmaktan kurtulmuş ve sonsuzluğa ulaşmıştır. İlk eski eser korumacılarımızdan Albert Gabriel’in adını ve kültür varlıklarımızı sonsuza dek yaşatmak dileğiyle…