Ulan bu ok zehirli işte, atmayın artık bunu ya!
Arif (Cem YILMAZ) , A.R.O.G

İşte, belki de içimi en çok sıkan konu. Ya da konulardan biri. Esasen nepotizm kelime anlamıyla, en yalın hâliyle bile son derece insanı irrite eden bir kavram. Öyle zehirli, öyle toksik bir bileşeni kapsıyor ki, çürük bir meyve misali hangi kavramın önüne ya da ardına koyarsan koy, kuşkusuz o kavramı da kendiyle birlikte çürütüyor, kurtlandırıyor, içini boşaltıyor. Ve bunu tabiatın bize sunduğu bir armağanının olgunlaşma süresinden kıyaslanamayacak ölçüde çok çok daha kısa sürede yapıyor.

Bizler (bugünkü sanat uygulayıcılarını kastediyorum) böylesine zehirli bir kavramı düsturumuzdan uzak tutmak şöyle dursun, bile isteye, kerhen, tercihen, cebren ve hile ile sanatımızın salt besin kaynağı hâline getirdik/getiriyoruz. Gelecek kuşaklar bizi affedin! İnanın bunun yanlısı değilim. Hiçbir zaman buna çanak da tutmadım. Hep de kişiliğimin sınırları dahilinde bununla mücadele ettim fakat karşımda daima bu mücadeleye karşı bedel ödetmek istercesine değer yargılarımızı itibarsızlaştırmaya, bilgi, beceri ve tecrübelerimizi yok saymaya çalışan despot, örgütlü, vasat bir yapı buldum. Sizin de bulacağınız şey bundan farklısı olmayacak. Bunu, tüm bu toksiklikle karşılaştığınızda en azından payıma düşen gayreti gösterdiğimden/göstereceğimden emin olarak, beni yargılamamanız ümidiyle, tarihe not düşmek için yazıyorum. Umarım beni anlar ve affedersiniz.

Bu dejenere kavrama tapan evanjelik örgütün müritlerine karşı elbette her dönemin mücadele etme biçimleri farklı olacağından bu kısmı gelmekte olan genç kuşak meslektaşlarıma ve tiyatronun kadim koruyucusu olan izleyicisinin içgüdüsüne bırakıyorum. Evet belki o gün sizinle omuz omuza bu kötülük karşısında çarpışamayacağım, belki bu gezegeni çoktan terk etmiş bile olacağım fakat, bu kötülüğü gördüğünüz yerde tanımanızı sağlayacak ve tüm iyi niyetiyle sanatı benimsemiş, hayatında bir biçimde buna yer vermiş insanların dikkatle bu durumu tespit edebileceği bir x-ray ışını yollayacağım, şimdi!

Tiyatro sanatında nepotizmin en belirgin hâlini oyunların künyelerinde görürüz. Varsa! Oyun künyeleri; oyunun yazarından başlayıp hiyerarşik düzene dayalı bir sıralamayla, yönetmen, bestekar, koreograf, hareket düzeni, dekor tasarımı, kostüm tasarımı, ışık tasarımı, oyuncu kadrosu ve teknik personellerin (liste uzayıp gider) unvanları ve karşısında isimlerinin yer aldığı bir akıştır, özetle. Öncelikle bu oyunların künyelerini iyi okuyun. Künyelerde yer alan insanların ilişkilerine bakın. Geçmişten gelen bağlantılarına liyakat esaslı bir sorgulama yapın. Nepotizmin pençesine düşmüş iş birliklerinde, künyede yer alan kişiler arasında su götürmez bir yakınlık görürsünüz. Burada kastettiğim şey bu kişilerin birbirlerini tanıyor olmalarından ibaret değil elbette. Zaten sayıları bir avuç olan bir camiadan söz ediyoruz neticede. Ve herkes birbirini ya bir şekilde tanıyordur ya da tanıyanları tanıyordur. Ortak arkadaşlar, daha önceki projelerde fakat farklı zamanlarda aynı kişilerle çalışma fırsatı bulmuş olmak değil yakınlıktan kastettiğim.

Gayet tabii birbirini evvelden tanıyan insanların bugün bir proje etrafında birlikte çalışmak istemelerinden daha doğal bir durum olamaz. Fakat bu tabiiyetin geçmişte bir biçimde bir iş birliği içerisinde bulunmuş ve sahiden de birbirlerinin melekelerinden ve sanat görüşünden etkilenmiş insanlar arasında olanı makbuldür. Sırf “gönlünü yapacağım” diye daha iyi bir tercih ortada duruyor iken daha azına, daha vasatına izleyiciyi maruz bırakamazsınız. Bireysel ve toptan seyirci nezdinde somut ve devasa ölçüde soyut bir kamu zararı doğuruyorsunuz ortaya. Helalleşmeye kalksanız ömrünüz yetmez.

Hemen araya girip bir örnek vermek istiyorum: Bir meslektaşımla yakın zamanda bir projenin sahne metnini üstlendik. Projenin yapımcısıyla olan ilk toplantımızda, hiçbir maddi konu üzerinde katı bir prensip belirlemedik. Tek bir husus üzerinde kesin ve net bir talepte bulunduk: Künye; saygı duyulacak, alanında mesleki becerisi herkesçe kabul görmüş isimlerden oluşacak! Elbette bu talebimiz doğrudan projenin daha sağlıklı, mümkün olan daha nitelikli ellerde vücut bulması kaygısı taşıdığından prodüktörümüz tarafından da iyi niyetle kabul edildi ve hatta künyedeki bazı yaratıcı kadrolarla alakalı doğrudan bizim önerdiğimiz isimlerle temas kurulup anlaşıldı. Bu insanlar bizim o güne kadar şahsen tanıdığımız kimseler de değildi üstelik. Ki olabilirlerdi de. Burada anlatmak istediğim, biz o gün için tercihlerimizi ikili ilişkilerden ziyade bu sanatçıların mesleki yetkinliklerindeki genel kabulüne göre yaptık. Ve yine künyedeki her kadro için çevremizde onlarca tanıdığımız hatta yer almak için bizden ricacı olan arkadaşlarımız olmasına karşın, biz (elbette kimseyi kırmadan) projenin odağına doğrudan katkıda bulunabileceğine inandığımız isimlerden bir künye derledik. Günün sonunda ortaya bizce gayet kudretli bir yapıt çıktı ama ben künyedekilerin birçoğunu hâlâ tanımıyorum. Yine de birlikte başarmak, çok, çok güzeldi!

Aaa bakın biz ne de güzel yaptık, hep de doğrusunu yapıyoruz gibi bir övünçle anlatmıyorum bunu. Fakat bunu başarabilmiş olmanın vicdanen, kalben, ruhen verdiği ferahlığın inanın maddi bir karşılığı yok, olamaz da. Bu karşılıklı bir diyalektik üzerine kurulu tamamen. İnsan mutlu olduğu yerde çiçek açar… Biz o süreçte bunları yoluna koyarken bir başka yerde bir festival komitesi kendi çevresinden neden oyunlarının festival programına dahil edilmediği konusunda linç kampanyası yürütüyordu fakat hiçbiri ben bu festivalde yer alacak nitelikte bir projeye sahip miyim diye sormuyordu kendine. Sordukları şey: Sen ne biçim arkadaşsın, benim oyunuma nasıl bütçe/yer vermezsin? Filancayı almışsın, tabii onunla yediğin içtiğin ayrı gitmiyor diye mi böyle? Vesaire… Vesaire…

Kısıtlı kültürel kaynaklar “dostlar alışverişte görsün” mantığıyla birilerinin gönlünü etmek için tüketilemez. Zaten siyanüre bulanmış böyle bir toprakta sağlıklı bir mahsul elde etmeyi beklemek de ne bileyim. Gerçi nepotizm katranına bulanmış ve tercihlerini bu habis dürtü üzerinden yapan karar vericilerde, böyle bir kaygı olduğunu da zaten düşünmüyorum. Daha da ötesi görmüyorum. Görür müyüm? Sanmıyorum. Çünkü günün sonunda ortaya çıkan eserin niteliğinden ziyade kişisel ilişkilerini ön planda tutan insanların insafına bırakılırsa bu sanat denilen şey… Ancak bir “şey” olarak kalır…

Çürümüşlük o kadar derinde ki asla by-pass edilemiyor. Ne zaman bir ıslah politikası uygulanacak olsa evvela o politikayı gütmek isteyeni kendince ıslah etmeye çalışıyor bu dejenere yapı. Sonunda da taraf değilsen, bertaraf oluveriyorsun. Anında! İmalattan halka!

Tiyatromuzun bu kadar ağır işlemesinin tek sebebi bu tiyatral nepotizmden başka bir şey değil. Oysa bugünün sanatçıları olarak, yegâne maksadımız mümkün olan en doğru bileşenleri bir araya getirerek, seyirciye organik bir içerik sunmaktır.

Ceku, hazırsan çıkalım balım
Arif (Cem YILMAZ) , G.O.R.A