Utan, ey çağ! Soylu insan yetiştirmez oldun!
Julius Caesar, William Shakespeare

Vakti zamanında; daha kaliteli ceketlerin dikildiği, endüstriyel üretimin bir çay tabağını dahi bu kadar kalitesizleştirmediği, bazı şeylerin insan onuruna sığmadığı, dükkan tabelalarının el emeği ile yapıldığı yıllarda, tiyatro sanatı henüz multimedya içeriklerle bir kıyas unsuruna dönüşmemişken, Avrupa’da çoktan ivmelenmiş, yurdumuzda ise Rumların ardından yeni yeni yerli üretimlerde bulunacak olan sinema sektörü (çok sonraları buna dizi sektörü de dahil olacak) doğrudan bir ilişki içerisinde olduğu tiyatro sanatına ve sanatçısına neler kattı ya da onlardan neler götürdü, şeklinde uzun bir cümle kurasım gelmiş.

Bahsettiğim nostaljinin yaşandığı yıllarda sinema oldukça dar bir çevrede ve çok çok kısıtlı imkanlarla yapılmaya çalışıldığından bu işe başlayanlar filmlerinde mümkün mertebe profesyonellerle çalışmak istemiş olacaklar ki oyunculuk mesleği henüz bugünkü gibi bit pazarına dönüşmemişken başvuracakları ilk mecralar da özel yahut kurum tiyatroları olmuş. Hatıratlardan okuduklarıma göre filmin yapımcısı ve rejisörü bir randevu almak suretiyle Muhsin Ertuğrul hocadan tiyatronun sanatçılarına filmlerinde rol teklif etmek üzere müsaade isterlermiş. Şu nezakete bakar mısınız?..

Niçün bu nezaket tezahür etmiş peki? Çünkü tiyatrolar gerçekten de tiyatro! Sanatçılar gerçekten de sanatçı! Herkesin kendine ve mesleğine karşı teslim edilen bir kıymeti ve bu atfedilen değerin getirdiği bir aidiyet duygusu var. Ve siz bu koşullardaki birine ancak talip olursunuz. Bunun için de terbiye edildiği üzre bir silsile dahilinde bu talebinizi iletebilirsiniz. Peki ne oldu?

Olan şey şu; buradan itibaren çok değil elli yıl içerisinde sinema müthiş bir popüler kültür ürünü hâline geldi. Bir oyuncu için büyük kitlelere ulaşmanın en pratik yolu açıldı ve çok dar çevrede başlayan bu sektörün o günkü dinamikleri beraberinde hızlı bir şöhreti de getirdi oyunculara. Tiyatronun organik-lokal meşhurlarının tanınırlığı, sinemanın yurt sathında sağladığı tanınırlığın epey bir gerisinde kaldı. Bu bir eleştiri değil. Netice itibariyle bugün en geniş kapasiteli bir salonda kapalı gişe oynasanız dahi birim zamanda sizi izleyecek izleyici sayısı beş bin. Sinema da ise sadece büyük şehirlerde vizyona giren bir filmin oyuncusu birim zamanda yüz bin seyirciye anında ulaşıyor. İki mesleğin lojistik işleyişi dahilinde tabiatı bu, buna yapacak bir şey yok!

Şöhret=marka değeri=imaj hakları=kazanç=reklam=daha büyük kazanç denkleminde de görüleceği üzere, tiyatro ve kamera önü arasında oyuncunun kariyer hedefini en çok belirleyen faktör, o döneme göre elde ettiği marka değeri oldu. Dolayısıyla günümüze geldikçe tiyatro artık oyuncu için asli bir iş olmaktan çıktı. Kamera önü sektörü akla hayale sığmayacak hızda ve ölçekte büyüdü. Bu büyümeyle birlikte daha fazla imkân ortaya çıksa da artık endüstrileşmiş olan bu sisteme dahil olmak da bir o kadar çetrefilli hâle geldi. Geldiğimiz nokta, rol teklifi için genel sanat yönetmeninden müsaade alınan sanatçıdan, yapım şirketi-cast ajansı kapısında yatan oyuncular!

Dürüstçe söylemeliyim ki bu bir yargılama değil. Bu bir tercih. Ve koşullara bakıldığında sadece saygı duyulması gereken bir tercih. Fakat bu tercihte bulunurken feragat edilen değer yargıları, mesleğin itibarına düşürülen gölge, var olmak için bürünülen prensipsiz bir kimlik… İşte bunu bir miktar eleştirebilirim.

Bu eleştiriyi yaparken sakın ola oyuncuları yerden yere vuracağımı sanmayın. Oyuncular, sanatçılar yetişkin bir birey olarak bu yolda ne iken neye dönüştüğünün muhasebesini kendi içinde yapabilecek insanlar, herhâlde. Eleştirinin asıl odağı, hızlı bir konut projesi gibi ani ve niteliksiz inşa edilen bu sektör! İvmelenen yükselişiyle bir iş kolundan öte büyük bir pazara dönüşen, dolayısıyla kapitalin bu denli yüksek olduğu yerde etik kurallara hükmünü çoktan yitirten bu dejenere yapı!

Asli mesleğinden bir biçimde umduğunu bulamayanlar, bu sektörün tatlı vaatlerini daha cazip görüp, sanatlarını ikinci plana atıp bu sektörü iş olarak benimsediler. Ve sektör büyüdükçe o kadar vahşileşti ki, sizin hiçbir prensip ortaya koymanıza müsaade etmeyen bir anlayış hasıl oldu. Bilhassa tiyatro kökenli oyuncuların yaşadıkları en büyük sancı da bu oldu. Çekiminin olduğu gün oyunun varsa oyununu iptal edersin, çekimi değil! Show must go on! Burada freelance oyuncular için de tuhaf bir sarmal var: A kardeşimiz yeteneğinin daha nitelikli ellerde karşılık bulabileceği düşüncesi ile büyük bir şehre gelir. X şehirde yaşam çok zor ve pahalıdır. Sektörün kalbi olan bu şehirde bulunmaya devam edebilmek için alakasız bir işe girer. Amaç oradan hayatını idame ettirecek kadar para kazanıp mesleği ile ilgili bir alan bulduğunda beraberinde onu da sürdürmektir. Fakat X şehri o kadar zorlu koşullar sunar ki geçici olarak başladığı işi, asıl işi olur. Bir tiyatro seçme açar ama gidemez. Asıl para kazandığı yeri bırakıp prova ve oyun sürecine dahil olamaz. İyi ihtimal kardeşimiz bu gibi kaygıları olmayan biri ise doğrudan kamera önü sektörüne koşar, ilk denemeler başarısız olursa “devam eden bir oyunum olsun bari bana da basamak olur hem” der! Kamera önü sektörüne geçmek için tiyatroyu bir basamak olarak görmek! Başımıza daha ne gelebilir ki? Eh onca tırmalamanın ardından hasbelkader birkaç bölümlük dizi yahut bir reklam çekimi denk geldiğinde ise derhal tiyatronun ilgili tarihlerdeki etkinlikleri askıya alınır. Çünkü yapımcılar hâkim oldukları pazarın verdiği hadsizlikle size ayda yılda küçücük bir “iş” vermeyi fakat o işi verene kadar da her daim hazır olmanızı, hazır olana kadar da hayatınızı bir biçimde devam ettiriyor olmanızı beklerler. Nerede ne yapıyorsan ol, ben arayınca hazır ol!

Bütün bu silsilenin dışında üçüncü bir yol deneyenler de var. O yol; doğrudan X şehrine gelip, bir menajer edinmek suretiyle tamamen kamera önü sektörü için bir projeye dahil olmak. Bu her ne kadar daha hedefe odaklı bir tercih gibi görünse de artık şöyle bir handikabı var; menajerlik diye bir şey yok! Belli oyuncu portföyüne sahip şahıs şirketleri var. Yani bu şirketlerin ismi XXXXX Talent & Menajerlik olsa da özü itibariyle daha çok bir cast ajansı. Çünkü benim bildiğim bir sanatçının bir menajeri olur ve tüm mesaisini onun kariyerini yönlendirmeye harcar. Oysa yeni trend menajerlik öyle değil. Portföyünde onlarca oyuncu var ve sürekli olarak tipinize uygun olsun olmasın tek yaptıkları sizi deneme çekimlerine sokmak. Bilirsiniz asla tecrübem dahilinde olmayan konularda fikir beyan etmem. Konunun örneğini yine kendimden veriyorum: Ben esmer, karayağız biriyim. Bir reklam filmi için deneme çekimi vermiştim, olmadı. Sonra yayınlanan reklama denk geldiğimde tercih edilen oyuncunun sarışın, beyaz tenli, mavi gözlü biri olduğunu gördüm. Şimdi bu bana reva mı?

Her şey koca bir rezilliğin etrafında dönüp duruyor. Hepsi de memnun, böyle olması gerektiğinden eminler. Ölene kadar bu şekilde devam etmeye razılar. Ama ben edemem…
L.Tolstoy

Menajerlik kavramı yalnızca siz belli bir üne ulaştığınızda bireysel olarak işliyor. Onun dışında bu tip butik menajerlik şirketlerinin kişinin kariyerine nasıl bir katma değeri olabilir, pek emin değilim. Çünkü bir seçkide bazen son ikiye kalıyorsunuz ve o safhada “network”ü ağır basan tercih ediliyor daha ziyade. İşte temsiliyet de orada başlamıyor mu? Ben kendi becerimle oraya kadar gelmişim, gerisi senin işin değil mi sevgili Fake Agent Management? Orada benim gerekli tanıtım ve pr’ımı yaparak beni daha cazip kılacak sunumu ve iletişimi kurmak değil mi senin işin? Değilse ne? Call back?