Daha uçakta arkadaşlarım başladı: “Bu gezinin dönüşünde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

Bir gün bir şey olacak ve her şey değişecek fikri nedense hayatlarımızın arka planında, öyle misafir gibiyiz günlere, mevsimlere, yıllara… Neyse dördü bir yerde erkek grubumuz Madrid sokaklarına adım attık. Açıkçası bilgisayarın başına oturana kadar niyetim beraber yaptığımız Kars gezisi sonrası bu yeni gezi hakkında bir yazı yazmaktı: Mercado San Migel’de gez, bir kadeh bir şey iç ama boşuna Tapas’a o paraları verme, Tigre’de Tapas bedava, Malasana’yı mutlaka gör falan diye… Ama kelimeler bazen hangi konuyu isterlerse ona evriliyorlar, içindeki dert neyse izini sürüp onu çıkarıyorlar. Madrid Retiro parkında kendimi bu yazıyı yazarken ve memleketi düşünürken buluyorum.

Uzun zamandır, ülkedeki A Haber-Flash TV arasına sıkışmış hava soluyabildiğim tek şey haline gelince, birçok tanıdık gitme planları yapıyorken, “Avrupa bana vatan olur mu?” diye düşünüyordum epeyce bir süredir. Geleneksel sistemlerle iktidar sahipleri belli ki şaşkın, dünya artık başka bir noktaya gidiyor, meslekler tamamen biçim değiştirip çoğu yok oluyor. Yasama/yürütme veya hepsinin sahipleri bilgide rekabet yerine güç kullanarak özgürlükleri hedef almaktalar. Resmin içindeki kendime bakınca elimde bir tek kısıtlı zaman ve neyi nasıl yapmak istediğimle ilgili kısıtlı bir özgürlüğümün kalmış olduğunu görüyorum. Bu cüce kalmış özgürlüğün dahi mevcut veya herhangi başka bir ideoloji tarafından sansürlenmesi, kısıtlanması, alınması ihtimalleri çoğu arkadaşım gibi beni de uzun bir süreden beri düşündürmekte. Ancak işte şarkıda da dediği gibi “Kaçamıyorsan, kovalanmanın da bir cehennemi var. Ağız tadıyla bir çekip gidemedim, insan eti ağır, çektiğim kahır ayağıma dolanıyor.”

Madrid’e ne oldu diye soracaksınız tabi… Madrid’de Madrid’e dair yazmayı beklerken klavyenin tuşlarından memleket dökülüverdi önce. Biraz daha sabır, oraya da geleceğim. Sürdüreyim. Bir an dönüş yokmuş gibi dört arkadaş çokça eğlendik Madrid’de. Hatırlıyorum, Madrid’e üç kez yalnız geldim. Ancak böylesine hiç eğlenmediğimi söylemeden geçmeyeyim. Yine aynı eşle dostla Anadolu gezisi de yaptık, en az bu kadar keyif aldık. Kafamda deli sorular var, nerede olduğun aslında kimlerle olduğunun yanında küçük bir detay… Ama ömür dediğimiz, çoğu giden azı kalan bu yanılsama, bir talih ve talihsizlik. Yine de insan, ömrünün Türkiye’nin ucuz politika batağında ziyan olmasını istemiyor. Canın burada, ciğerin burada, çoğalıp güzelleştirmek varken bunun yerine…

Dur biraz konuyu değiştireyim.

Madrid’de gezip tozarken şansımıza, burada yaşayan biri doktora diğeri master öğrencisi çok tatlı bir çift ile karşılaştık. Uzun zamandır Madrid’delermiş ve Türkiye’ye dönme niyetleri de yokmuş. Tabi özlemişler besbelli her şeyi. Bol Sangrialı sohbet esnasında sordum, “Yahu çocuklar etrafınızda estetik şahanesi binalar, gülen insanlar, bol bol sanat, bol bol özgürlük, sosyal hayatınız nasıl? Ne konuşuyor İspanyollar kahve arasında, yemekte vb?”  (Bunca edebiyat, sanat, yeme içme hepsi bir arada olunca insan garip bir derinlik beklentisi arayışına giriyor.)

Yüzlerindeki ifade biraz kırık cevap veriyorlar: “Genellikle tatil; önceki tatil, sonra yapılacak tatil, arada ufak dedikodu falan.”

Şaşkın devam ediyorum sorulara:

-Siyaset?

-Bir sene hükümet yoktu, öğle yemeğinde bile konuşulmadı.

-Dünyada olup biten?

-Tabldot bilgi.

Görülen o ki sosyal ilişkiler gayet yüzeysel ve bizimkiler bundan fazlaca mustaripler.

Şimdi tabi hakkını vermek lazım, bizimki acıya bayılan memleket. Türkü acı, içki acı, hayat acı, falan filan. Galiba onca acı insana daha derin bir hayat yaşıyormuş illüzyonu veriyor.

Aklıma diğer bir yakın dostum geliyor aniden. Adamın her işi rast gitti, zarlar tuttu, iş buldu, bilmem ne, ama sonra yakın zamanda geri döndü Avrupa’dan. Sebep olarak şöyle dedi: “Neredeyse 40 oldum, iki muhabbet arıyor insan, orada yalnız öleceğime memleketimde kalabalıkta öleyim.”

Yani memleket güzel, cahillik bolca. Ama belli ki bu sadece bugünün konusu değil. Ahmet Hamdi Tanpınar diyor ki “Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayese ile dolu; Dede’yi, Wagner olmadığı için, Yunus’u, Verlaine, Bâki’yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş millet olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamağa çalışıyoruz.”

Bir tarafım diyor ki zekân bilgin deneyimin Avrupalıdan yeri geldiğinde çok daha ötede ispatla kendini, diğer yanım gurbet havası için çok yaşlısın diyor. Hatırlıyorum üniversiteyi bitirmeye ramak kalmış, 2001 krizi gelmiş ortalığı kavuruyor falan. O zaman da yurt dışına çıktık, ama memleket hep bir dönüşün olacağı yerdi. Şimdi mültecilik bir durumdan bahsediyoruz. Yine Ahmet Hamdi çok güzel özetliyor: “Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.”

Artık memlekette insan bozulması dediğimiz şey oldu bence, konu sadece politik değil gibi, yüzüm düşüyor. Olumlu düşünme teorileri falan, kurtarır mı durumu; Ramazan, bir demli çay daha lütfen!

Şimdi diğer bir taraftan mevzuya bakarsak, gidilecek hiçbir yer yok aslında. Nefes aldığımız her gün içinde cennet cehennem hep bir arada. Belçikalı havadan, İspanyalı işsizlikten, Alman vergiden vb… Kimle konuşsan kime sorsan kimden dinlesen “Kimse kendisini evde hissetmiyor.” Düşünsene Avrupalının hayat planı 65’te emekli olduktan sonra kalan para ve zamanını Asya’da harcamak. Son kullanma tarihi yakında dolacak bunca insan için Tayland’da falan siteler yapılıyor. Hayatıyla ilgili tamamen amaçsız, yersiz yurtsuz onca insana aman da mutluluk yaman da mutluluk diye dayatılıyor. Düşünsenize özgürlükler memleketi Amerika’da en çok satan çoğu kitap başlığında mutlaka “mutluluk” teması var, hatta mutluluk seviyeleri en yüksek seviyelerde (60% civarında). Yani sıkıntım yok, stresim az, istediğimi az çok alıyorum, diyerek yaşayan milyonlarca insan var. Ama aynı zamanda aynı Amerika’da her 10 kişiden 4’ü hayatında bir amaç olmamasından mustarip; kalanların 25%’i de bu soruya “Hissizim!” diye cevap veriyor.

Aslında evinde hissedememe hali anlıyorum ki sadece bizim ülkenin iç dinamiklerinden değil. Doğduğun şehir bir yana doğduğu ülkede yaşamayan 250 milyon insan var. Cem Yıldız türküsünde diyor ki “Gördüm ki herkesin kalbinde bir yara, yaralarım merhem tutmaz bir zaman”. Tek bir dileğim var: Yaralı, evsiz, köksüz deyince benim yazılarım çıksın Google’da. Bunları konuştuğum birkaç arkadaşım “Ya ülkeyi bırak gezegene ne olacak o bile belli değil!” diyerek rahatlatıyor beni…

Gezegenimize ne olur bilmem ama ülkem için düşüncem belli ki artık bunca insanımıza baskıyı cahilliği kimse şu noktadan sonra dayatamaz. İyi olur sonu, sadece biraz bize patladı bu dönem.

Perşembe pazarı, Karaköy, Sirkeci, Şişhane, Küçükpazar, hanlar, pazarlar, vapurlar, camiler, saraylar tüm tezatlıklar arasında şunu anlıyorum: Ben de bir Şark adamıyım. Buralardan gidecek başka da bir yerimiz yok, her şeyimiz burada.

*”Kader; tekrarlara, çeşitlemelere, simetriye düşkündür.” diyen Borges’e bu yazı ile selam olsun.