Dedim ben ona o kadar Bodrum’a gitmeyelim diye. Ne işimiz vardı ki sanki orada. Güzelim ev neyimize yetmiyordu? Vantilatörü açıp dondurmalarımızı yerken de izleyecektik benim dizinin yeni bölümlerini. Ama ne yaparsın, yetmedi bizim adama. İlle de tutturdu. Bodrum da Bodrum. Dedim bizim apartmanın altında da var bir tane ondan. Çok istiyorsan oraya in. He, biraz küçük müçük ama idare edersin.

Neymiş efendim, çok komikmişim. Sen asıl kendine bak be adam. Sanki geçenlerde mutfak lavabosuna işemeye çalışacak kadar eve sarhoş gelen bendim. Bir de beni gördüğünde de bana kızmaz mı? Neymiş efendim. Bu saatte iş yerinde ne işim varmış? Onu aslında o gün boşayacaktım da neyse. Bu hakkımı başka bir gün kullanayım dedim. Ben de bu, evine iş yeri diye gelen, mutfak lavabosunu da oradaki tuvaletin pisuarı sanan mendeburla yaşamaya devam ettim. Bunu yaptığım yetmiyormuş gibi onun aklına uyup bir de Bodrum yollarına düştüm.

Yemin ederim, insanın bu adamı tekli koltuk diye mobilya dükkanına veresi gelir. Gerçi onu da beceremez ya. Yayı fırlar da insanın kıçına batar.

Yayınevi sahibinin tuttuğu otelde yer kalmamış. “Ne olacak canım, başka bir oda buluruz,” lafıyla otel aramaya çıktık. “Koca ilçede bir tane boş otel odası olmaz mı ya?” lafıyla da döndük. Dikildik yayınevi sahibinin karşısına. Yayınevi sahibi dediğim de yayınevinin sahibi falan değil aslında. Bizim yayınevi sahibinin eşi. Nermin Hanım. Holding ceo’su gibi çekmiş simsiyah takımları üzerine temmuz sıcağında. Saçlarını da tepesinde toplamış. Çok sıcak diye de habire söylenip durmaz mı? İnsanın bunu da şu tekli koltuk olacak adamla birlikte veresi gelir mobilya dükkanına.

“Bizim otelde çalışan bir aşçımıza kiralık verdiğimiz küçük bir daire var. Memleketine gitti kızcağız. Yok ortalıklarda. Size orayı verelim iki günlüğüne. O zamana kadar odalardan biri boşalır. Sizi de oraya alırız.”

Gittik. El mahkûm. Apartmanın ışıkları patladığı için Nermin Hanım’ın telefonunun ışığıyla merdivenleri çıkıp en son kata vardık. Terasın anahtarını yarım asır geçtikten sonra bulduğunda nihayet varabilmiştik daireye. Daire dedikleri de daire falan değil. İki küçücük odayı birleştirmişler. Hepsi o. İlk karşılaştığımızdan beri, sen o saçları nasıl öyle tepene yığdın be güzelim dememek için kendimi zor tuttuğum Nermin Hanım, bir saatin sonunda iki metrekarelik yeri tanıtmayı bitirdi. Çıkarken de tek kapısı olan yere, burası da tuvalet demeden edemedi canım benim. Herhalde ODTÜ’yü de iki puanla falan kaçırmıştı.

“Ben de gidip bavulları çıkarayım,” dedi bizim tekli koltuk.

“Hiç zahmet etme hadi İzmir’e dönüyoruz. Kalmam ben burada.”

“Hayatım saçmalama. Buranın nesi var?”

Ağzına yaklaşıp alkol kokusu var mı diye kontrol ettim. Her zamanki gibi ağzından birtakım iğrenç kokular çıkıyordu ama bu seferkinin içinde alkol yoktu.

“Şu yerlerin haline bir baksana. Burası aynı senin ayakkabılarının içi gibi leş. Ben burada hayatta kalmam. Gider sahil kenarındaki şezlonglardan birinde yatarım daha iyi be. O yüzden hadi kalk.”

“İmza günüm ne olacak?”

“Levent… Canım… Şimdiye kadar kitapların bir tane sattı. Onu da gidip alan sendin.”

“Ama Nermin Hanım ne olacak? Kadın o kadar stand kurdu.”

“Geri toplar. Hadi hayatım.”

O saatte yoktu otobüs seferi. Gidecek başka bir yer de olmadığı için mecbur daha fazla ses edemedim. Kaldık o gece orada. Ertesi gün de Turgutreis’te Nermin Hanım’ın saçlarının baktığı yöne doğru yürüyerek standı bulduk. Nasıl oldu anlamadım ama bizimki on kitap imzaladı o gün. İnanılır gibi değil.

Kaldığımız daireye dönerken, “Eşyaları almaya gidiyoruz değil mi? Çünkü ben dün gece başka seçeneğimiz olmadığı için kaldım orada. Ama bir gece daha hayatta olmaz. Levent ciddiyim bak, sokakta yatarım. Ama o pis evde yatmam.”

“Canım merak etme, o sorunu çözdük. Nermin Hanım’dan bir süpürge istemiştim. Bırakmıştır şimdi bizim daireye. Yol üstünde de bir tane çamaşır suyu alır, tertemiz ederiz orayı.”

“’Biz’ mi? Tenezzül bile etmem. Çok istiyorsan kendin yaparsın.”

Bizimki bir elinde çamaşır suyu, diğerinde süpürge ile etrafı temizlerken, ben de terastaki paslı demir sandalyelerden birinin üzerine oturmuş, makinemdeki fotoğraflara bakıyordum. Birden açılan kapının sesini duydum. Kafamı çevirdiğimde Nermin Hanımınki gibi sarı saçlara sahip genç bir kız girdi içeri. Onunla göz göze geldik.

Hepimiz terastaydık. Levent temizliği bitirmişti. Nermin Hanım ile sarışın kadının tartışmasını izliyorduk. Kadın, bu dairede oturan aşçıydı. Evine kendisinden izinsiz başkasını soktuğu için Nermin Hanım’a bağırıp çağırıyor, Nermin Hanım da alttan almaya çalışıp arka arkaya özürler diliyordu.

İşte o sırada oldu ne olduysa. İlk, bizim tekli koltuk bacaklarını sallıyor sandım. Değildi. Sarsıntı gittikçe şiddetleniyordu. Şimdiye kadar hayatımda yaşadıklarımın da en şiddetlisiydi. İnsanların bağırış çağırışlarını duyabiliyordum. Yirmi saniyeye yakın devam etti. Levent ile duvar dibine çömelip birbirimize kenetlenmiştik o sırada. Nermin Hanım da aşçı kadınla. Sarsıntı bittiğinde binadan çıkmak için kapıya yöneldik. İttirdiğimde kapının açılmadığını fark ettim. Defalarca denememe rağmen. Kapının arkasında bir şey vardı. İkinci sarsıntı başlamıştı ve kapı hala açılmıyordu. Hep birlikte tekmelemeye başladık. İlki kadar şiddetli olmayan ikinci sarsıntı bittiğinde kapıyı açabilmiştik. Çıkarken de kapının arkasına baktığımızda Levent’in oraya koyduğu süpürgeyi gördük. Sarsıntı sırasında devrilip duvarla kapı arasında sıkışıp kalmıştı. Ve kalın sapına rağmen onu kırmayı başarabilmiştik.

İsteğim yerine gelmişti işte. O geceyi sokakta demir bir sandalyenin üzerinde uyumaya çalışarak geçirdim. Sarsıntılar eşliğinde.

İzmir’e döndüğümüzde de yapmam gereken ilk şeyi yaptım. Bizim tekli koltuğu karşıma çıkan ilk mobilyacıya bıraktım. Bir iki adım yürüdükten sonra pişman oldum, dönüp geri aldım. Başka birinin daha kıçına batmasına müsaade edemezdim. Bizim eve giden yolun üzerinde ağzı ne zamandır açık bırakılmış bir kuyu vardı. Aldım onu oraya fırlattım.