Kötülüğü anlatmak için iyilik yapman yeterliği değil. Kötülüğü kötülük yaparak anlatabilirsin.

Cenk ÇALIŞIR

 

1967 Balıkesir doğumlu. Memur bir babanın çocuğu olduğundan farklı şehirlerde büyüdü. Gazi Üniversitesi İktisat Bölümü’nü bitirdikten sonra Bursa’ya yerleşti. Basın ve otomotiv sektörlerinde değişik departmanlarda görev aldıktan sonra reklam dünyasına yöneldi. Kendi stüdyosunda reklam ve tanıtım fotoğrafçılığı üzerine çalışmalarını sürdürüyor. Evli ve bir çocuk babası. Kendisini iyi bir okur olarak tanımlıyor. Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi bünyesinde yürütülen “Öykü ve Yazı Atölyesi”ne yolu düşenlerden. İlk eserini (Satranç Cinayetleri) 2010 yılında verdi. İnsanı suç üzerinden anlatan kurgulara yöneldi. Suç kavramının insandan bağımsız olarak ele alınmayacağını savunduğundan insanı bu yönüyle ele alan eserler kaleme aldı. Bir suçtan söz edildiğinde gerçekte bir insanın öyküsünden, yaşamının suçla temasından söz edildiğini düşündüğünden çalışmalarını polisiye edebiyat alanında sürdürdü. Sinema ile de ilgilenen yazarın, senaryo grupları ile çalışmaları devam ediyor.

Kitapları; 

Satranç Cinayetleri

Zehr-i Katil

Oyun İçinde Oyun

Kan Yağmuru

Kilit Operasyonu

Her Temas Bir Öykü Bırakır

 

 

 

 

 

Biyografinize baktığımızda basın ve otomotiv sektörlerinde çalıştığınızı, akabinde reklam ve tanıtım fotoğrafçılığı üzerine kariyerinize devam ettiğinizi görüyoruz. Bu durumda yazın hayatıyla tanışmanız merak konusu. Yazma serüveninizden kısaca bahseder misiniz?

Aslında beni yazarlığa getiren ilk şeyin uzun zamandan beri çok fazla okuyan biri olmak olduğunu söyleyebilirim. Okumayı söktüğümden beri, kendimi bildim bileli okuyan biriyim. İnsanların boş vakitlerinde neler yaparsınız sorusuna verdiği üç yanıttan birinin okumak olmasına hep kızarım. Çünkü okuyor olmanın gün içerisinde programlanan bir şey olması gerektiğini düşünüyorum. Aslında önceki iş kollarımda çok planlayabildiğim bir yaşam biçimim yoktu. Sabah 8 akşam 5 çalışan bir adamdım. Öyle olunca edebiyat, okur olmanın ötesinde ilgilenebileceğim bir alan olmadı. Ama son on yıldan beri kendi işimi yapıyorum ve günümü kendim planlayıp programlayabildiğim için biraz da o kola eğilmeye başladım ve masanın öbür tarafına geçmek istedim. Yıllarca basın ve otomotivde çalıştım. Son on senedir kendi işimle meşgulüm. Kendime daha çok vakit ayırabildiğim için hep ilgilenmek istediğim edebiyata da daha fazla vakit ayırabiliyorum şimdi.

İlk çalışmam 2010 senesinde Satranç Cinayetleri ile oldu. Ondan sonra da devamı geldi.

“Ben yazar olacağım.” demiş miydiniz?

Yazarlığın Türkiye’de bir düzine kişinin dışında profesyonel anlamda bir meslek olabileceğini sanmıyorum. Bizde, her şeyde olduğu gibi, edebiyat da çok derinliksiz bir şekilde ilerliyor. Bugün insanlara sorsak kaç tane yazar sayabilirsin diye, bir elin parmaklarının ötesine çıkamazlar. Bizim 81 tane vilayetimiz var. Türkiye kupasını alan üç takım aynı şehrin takımı.  Üstüne iki tane birkaç kez üst üste almış şehir var. Böyle baktığımızda bizim hiçbir şeyimiz derinlikli değil.

Popülerin peşinden gidildiği için o anlamda kalemiyle yaşayan insan sayısının çok fazla olabileceğini sanmıyorum.

Neden polisiye?

Daha önce de bu soruyla karşılaştığımda ben de kendime sordum, neden polisiye yazıyorum diye. Nedeni ilgilendiğim bir şey değildi. Sadece yazıyordum. “Niye?” kısmını düşünmemiştim. Geriye dönüp baktığımda o çok okuma kısmında ilgi alanımın heyecanı, aksiyonu yüksek çalışmalar olduğunu görüyorum. Genelde okuduğum romanlar, izlediğim filmler gerilimi, macerası yüksek olan çalışmalarmış. Dolayısıyla okur olarak oradan beslenince günün birinde bir hikâye kurgulamak isteyince de doğal olarak beslendiğim yerden üretiyor olmam zaten kaçınılmazdı. O türe daha yatkın olduğum için, sorguladığım için belki de. Bu durdurabildiğim bir şey değil aslında. Öykü atölyelerinde çalışırken de kurgularım hep suç üzerinden gidiyor.

Roman yazmanın bir matematik işi olduğunu söyleyebiliriz. Bir polisiye romanı söz konusu olduğunda kurgusal açıdan gelişme süreci hakkında neler söylersiniz?

Sadece yazarak yaşayabilen biri olmadığım için arada başka işler de yaparak para kazanmam gerekiyor. Şu dönemde senaryo çalışmalarım devam ediyor. Zehr-i Katil’in sinema çalışmalarını yapmakla uğraşıyoruz. İstanbul’da bir ekip bununla ilgili çalıştı ve epey yol alındı. Birkaç yapımcıyla görüşmeleri devam ediyor. Onun dışında başka bir yapımcıyla sipariş üzerine yaptığımız senaryo çalışmaları var. Onun dışında yazı grubumuzla hazırladığımız televizyon dizisi programı var. Onunla ilgili çalışmalarımız sürüyor. Haftada bir ya da iki haftada bir İstanbul’a gidip geliyorum. Bir şekilde yazmaya devam ediyoruz. Bir yandan burada fotoğraf çekip katalog broşür işlerini yapmam gerekiyor. Bir yandan öykücülük var. Öykü hakikaten romanı durduran bir şey. Şuanda ele aldığım roman bir mülteci hikâyesi. Araştırmayı gerektiren bir süreç içerisindeyim. Basit bir mülteci hikâyesi değil. Beni en çok yaralayan olay çocuk tecavüzleri. O konu hakkında ciddi araştırmalar yapıyorum. Dış basında çıkan haberlere de bakıyorum. Türkiye’de bu hayat nasıl yürüyor onu da inceliyorum. Sorunlu bir karakter yaratmak istiyorum. Karakterin açmazlarını işlemek, sorunlarının kaynakları ve sonuçlarına değiniyorum. Karakterimin sorunlarını yaşayan insanlarla tanışıp konuşuyorum. Yoğun araştırma evresi sürüyor. Tekrarsız yazan biriyim. Sabahına sileceğimi hissettiğim bir şeyi akşam zaten yazmıyorum. Ya da akşam yazdığım şey içime siniyorsa zaten yazıyorumdur. Her oturduğumda yazabiliyorum diye bir şey yok. Yazdığım ilk cümleyi, ilk paragrafı beğenmiyorsam ya da akmıyorsa, devamı gelmiyorsa o duyguyu yakalayamadıysam zaten mücadele etmiyorum. Yazmayı bırakıyorum. Gidip müzik dinliyorum. Davul çalıyorum. Bisiklete biniyorum. Konudan kopuyorum. Özlediğim vakit başına oturuyorum. Şu anda senaryolar devam ediyor. Öyküler devam ediyor. Romanla ilgili araştırmalar devam ediyor. Niyetim yaza kadar romanı çıkartmış olmak ama bu arada öyküler de birikiyor. Zaten Her Temas Bir Öykü Bırakır’ın ikinci kitabının da yarısı tamamlandı gibi.

Türk polisiye edebiyatına baktığımızda dünya edebiyatına kıyasla ilginin daha az olduğunu söyleyebiliriz. Polisiye yazar sayısı açısından da okuyucu açısından da durum aynı. Ülkemizde polisiyeye olan ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok satan polisiye yazarlarımız var. Ama ülkemizde ne çok satıyor ona bakmak gerekiyor. Çok satan bir şey yok ki. 75 milyonluk ülkede 200 bine mi sevineceğiz? Öyle baktığımızda durumumuz vahim. Japonya’da bir okura 29 kitap düşerken burada 29 kişiye bir kitap bile düşmüyor.

Polisiye dediğimizde aklımıza belli isimler geliyor: Agatha Christie, Tess Gerritsen, Jean-Christophe Grange,  Ahmet Ümit gibi. Bu isimlerin sizin için önemi nedir?

Grange takip ettiğim isimler arasında ama benim için ilk beş ya da on listesinin içinde değil. Yazarlığı kendi adıma profesyonelce sürdürmeye çalışıyorum ve bir meslek gibi görüyorum. Bunun gereklerinden biri de bu kulvarda yol alanları takip ediyor olmak. Türk polisiye yazarlardan herhangi bir şekilde sosyal medyadan, bir arkadaşımdan duyduğum, bir yerde okuduğum bir ismin kitabını mutlaka alır ve okurum. Kimdir o kişi? Piyasaya nasıl girmiş? Kurgusu nasıl? Dili nasıl? Takibe almalı mıyım, onu okumam bana ne katar? Bu işe yeterince emek harcamış mı, yoksa çalakalem bir şeyler yazıp sahneye mi çıkmış, bunu görmek isterim. Hem de ilk esere küçücük de olsa katkıda bulunmak isterim ve bunu önemseyerek yaparım. Mesela Grange de çok satanlardan biridir, onu da takip ederim. Ama benim zekâsına hayran kaldığım, okurken kıskandığım dış yazarlar: Glen Meade, Sidney Sheldon, Ruth Rendell, Robert Ludlum, Frederick Forsyth, Dean R. Koontz, Stephen King.

İç yazarlarımızdan Osman Aysu, Ahmet Ümit, Celil Oker, Algan Sezgintüredi, Çağatay Yaşmut, Armağan Tunaboylu, Günay Gaffur, Suat Duman gibi isimler yine takibimdeki yazarlardır.

Peki, ilham kaynağınız kim?

Aslında net biri ya da bir şey yok. Ama yazı bilinçaltı ile çok ilişkili olduğundan yazarken okuduğum, izlediğim, yaşadığım, duyduğum ya da gördüğüm neler yukarı çıkıyor ve kaleme yön veriyor bilmiyorum.

Aslına bakarsan ilham diye bir şeyin varlığına çok da inanmadığımdan kaynağıyla da ilgili değilim sanırım.

Genelde yazılan türe yönelik olur okuma eğilimi de. Siz okur olarak da çoğunlukta polisiye mi okuyorsunuz?

Orhan Pamuk mesela çok severek takip ettiğim yazarların başında gelir. Gündüz Vassaf da aynı şekilde. Bilge Karasu, İhsan Oktay Anar, Yekta Kopan… Bunlar polisiye yazmasalar da çıkan her kitaplarını alıp mutlaka okuduğum isimlerdir.

Katılmış olduğunuz öykü ve yazı atölyesiyle ilgili neler söylemek istersiniz?

Akkılıç Kütüphanesinde başladı. 2010 senesinde Satranç Cinayetleri, Nemesis Yayınlarından çıkmıştı. Yayınevi çok beğendi eseri. Sonrasında karşılaştığım ilgi de çok güzeldi. Bu çok onore etti beni. Aklımda dolanan bir hikâye daha vardı ve yazıyor olmaktan büyük keyif aldım. Öyle olunca daha iyi yazabilmeyi istedim. Çünkü Satranç Cinayetleri’nin çizgisinde bir eser koyuyor olmak, beni tatmin etmeyecek, heyecanımı kaçıracaktı. Kendimi geliştirmediğim sürece bu zevki kaybedeceğimi biliyordum. Yazıyı hayatımda var kılabilmek için araştırmaya başladım. Bir arkadaşım aracılığıyla Hakan Akdoğan’ın atölyesine katıldım. Hakan, işin tekniklerini öğretiyordu. O dönemde Zehr-i Katil, 2010 senesinin sonunda çıktı. Tabii atölyeden öğrendiklerimin hepsini uyguladım o eserde. Çok keyifliydi. Hakan’ın bütün atölyelerine sonraki dönemlerde de devam ettim. Daha sonra Oyun İçinde Oyun çıktı. Polisiyeyle mizahın kol kola girdiği bir çalışmadır. Sonrasında da devam ettim ta ki Hakan artık benim size öğretecek bir şeyim kalmadı, diyene kadar. Biz ekip olarak dağılmadık tabii. Hala toplanıp birlikte çalışıyoruz. Öykülerimizi yazıyoruz. Okuyoruz. İnceliyoruz. Değerlendiriyoruz farklı bakış açılarıyla. Şu anda üç ayrı dergiye yazı veriyorum. Atölyedeki çalışmalarımızda yazdığım öyküler dergi yazıları formatında oluyor. Arkadaşlarımın değerlendirmesine de sunmuş oluyorum. Edebi anlamda Hakan’ın bana kattığı en önemli şey kendimi geliştirmem ve edebi anlamda kendimi var kılmam oldu. Çünkü dediğim gibi kendini yineleyen biri olmak istemedim.

Polisiye edebiyatta yaratılan bir kahraman ya da kahramanların devam eden maceralarını kaleme almak oldukça yaygındır. Bana bu çok sorulur.

Benim kurgularım, devam öyküler değildir. Şimdiye kadar hiçbiri aynı karakterle devam etmedi ama bu konuda kendime verdiğim bir söz de yok açıkçası.

Satranç Cinayetleri, tam bir polisiye macera. “Şimdi ne olacak?” sorusunun çok baskın olduğu bir çalışma. Zehr-i Katil, aşk üçgeni. Daha çok içsel yolculukları olan ve katilin kim olduğuyla çok ilgilenmediğin ve üç ayrı karakterin ayrı ayrı gözünden anlatılan bir hikâye. Sonrasında Oyun İçinde Oyun geldi. Polisiye mizah diyebileceğimiz bir tür. Daha çok sinemada kullanılan yabancılaştırma tekniğini kullanarak okuru hikâyenin dışında tutarak, yani okur olduğunu hissettirerek mizahı işledim. Onu Kan Yağmuru takip etti. Gerilim türü. Cinayet yok. Muamma yok. Ama sağlam suç var. Alt metin olarak popülerliğe olan itirazımı işledim. Burada yanlış anlaşılma olmasın. Popüler olan her şeye kızıyorum şeklinde algılanmasın. Sadece algının, popüler olan iyidir, olmayan kötüdür kısmına itiraz ediyorum. Çünkü popüler olmadığı halde iyi olan çok şey var ya da popüler olup da çok kötü olan da var. O net çizginin tek bir tanımlamayla yapılması durumuna itiraz ediyorum. Ve Kilit Operasyonu. Yine bir polisiye, aksiyon, macera. Biraz daha casuslar savaşı var. Devlet içindeki gizli örgütlerin hesaplaşması. Biraz daha global bir konu. Zaten ele aldığı iklim kontrol silahı. Dolayısıyla üst akılların işi olabilecek bir konu. Edison ve Tesla arasındaki mücadele, neyi, ne kadar, nasıl yaptıklarına dair muammaların üzerinden giden güzel bir hikâyedir. Sert bir kurgudur.

İşte bu özetlediğim türlerin birbirinden farklılığından dolayı zaten aynı karakterle yola devam etmek uygun olmazdı. Yazın serüvenim sürdükçe, yazıyor olmaktan ve bir hikâyeyi kurguluyor olmaktan ziyade o karaktere bürünüyor olmak beni asıl mutlu kılan şey. O yüzden her seferinde yeni bir hikâye ve o hikâyeyle birlikte yeni bir karakteri yaşıyor olmak bana kıymetli geliyor ve heyecanlandırıyor. Yoksa dediğim gibi kurguyla ilgili bir sıkıntım yok zaten. Asıl işim karakterleri yaratıp onları kurgunun içine yedirebilmek.

Eser verme süreci çoğu yazar için sancılı bir süreçtir? Siz bu süreci nasıl tanımlarsınız? Mesela yazdığınız özel bir alanınız var mı? Sizi güdüleyen özel şeyler nelerdir?

Benim odam, benim masam, sarı ışığım, falanca müzik gibi olmazsa olmazlarım yok. Yazarken ihtiyacım olan tek şey bilgisayarım. Çoğunlukla ne yazacağımı bilerek çalışmaya başladığımdan, o süreç önce kurma sonra yazmak olarak ilerliyor bende. Kurma kısmını çoğunlukla sabah yürüyüşlerimde yapıyorum. Düzenli olarak yazdığımı da söyleyemem. Bazen haftalarca romana dokunmam, bazen kapanır bir hafta boyunca sadece yazarım. Benim romanlarım 70-80 bin kelime civarında oluyor ve yazım süreçleri altı aydan daha az değildir. Yazmamı güdüleyen tek şey öyküye birikmiş olmam ve yazmayı özlemiş olmamdır. Yazmak istemediğimde yazmam. Yazmayı kendime bir ödev gibi vermiyorum. Biriksem bile sadece not alırım.

Başucu kitaplarınız nelerdir?

Kerime Nadir, Hıçkırık. Defalarca okuduğum. Namık Kemal, İntibah. Orhan Pamuk’un tüm kitapları. Oğuz Atay, Tutunamayanlar. Yusuf Atılgan, Anayurt Oteli. Robert Ludlum kitapları.

Kürk Mantolu Madonna gibi kitapların öyle beş senede bir parlatılmasını da anlamış değilim. O satırda bana göre birçok eser var. Onun klâsında o kadar fazla eser varken, her üç senede bir aynı kitabın bestseller yapılıyor olması yayın piyasasının kendi cebini dolduruyor olmasından öte bir şey değil. Bilinçsiz ya da araştırmayan, kendini bu noktada geliştirme zahmetine katlanmayan okur için yayınevlerinin çok satan raflarının doğru adresler olmadığını düşünüyorum. Piyasanın çamurlu olmasından şikâyetçiyim. O noktada çok iyi kalemler var fakat okura ulaşamıyorlar. Şuan çok satan birçok kitap yıllar sonra hatırlanmayacak. Sabun köpüğü gibi kaybolup gidecekler.

Öykü yazmak mı, roman yazmak mı?

İkisinin de lezzeti ayrı. Öyküde karaktere derinlemesine giremiyorsun ama kurgu yeteneğini daha çok geliştiriyorsun. Benim öykülerim durum öyküsünden çok olay öyküsüdür. Bu haliyle serim, düğüm ve çözüm içerirler. Aslında öykülerim, tema polisiye olunca kocaman bir anlatının hap yapılıp daraltılmasıdır.

Polisiyede öykücülük çok yaygın değil. Günümüz gençliğinin öyküye yöneldiğini bu yönelimden polisiye öykücülüğün de pay aldığını söyleyebilirim.

Son çalışmanız bir öykü kitabı. Her Temas Bir Öykü Bırakır adını nereden alıyor?

Aslında bu isim bir gönderme. Adli tıbbın kurucusu Edmond Locard’ın “Her temas bir iz bırakır.” sözüne bir gönderme. Locard’ın bu sözü biz polisiyeciler için bir mihenk taşıdır. Locard bu sözü ile failin mutlaka olay yerinde bir iz bırakacağını, bu izleri sürebilenlerin suçluya ulaşabileceğini anlatır. Sözünü ettiği izler teknoloji ile ulaşılabilen ispatlanabilen somut izlerdir.

Oysa suçun bir de gözle görülmeyen, kurgusal bir tarafı vardır. Her suç bir temasla başlar ve bu temasın arkasında bir öykü vardır.

Bütün bunların dışında, öykü okunduğunda okurla temas etmiş olur. Okura dokunuyor, ona temas ediyorsa, öykü kendisinden bir şeyler bırakmış demektir.

Suç kavramının insandan ayrı ele alınamayacağını söylemişsiniz. Belki de polisiye yazmanızı bununla ilişkilendirebiliriz.

Evet, suç tanımlamasını sadece insanlar için kullanabiliriz. İnsanın işlediği suçtan söz edebiliriz. Çünkü suç, bilinçle yapıldığı zaman suçtur. Türk Ceza Kanunu’nun 46. Maddesi “akli dengesi bozuk olan işlediği suçtan mahrumdur” der. Bir suçun suç olabilmesi ve senin de suçlu olabilmen için onun suç olduğunu biliyor olman ve bildiğin halde o suçu işliyor olman gerek. İnsana dair karanlık şey burada başlıyor. Herkes aklı başında. Herkes kendince zeki. Toplum içinde belli kurallarla hareket ederken diğer taraftan da işlenen suç diye bir şey var. Suçu işleyen suçlu, onu yakalayan polis, yargılayan mahkeme ve içeri atılacağı hapishane gibi bir teşkilat var. İnsanlara, bak bu bir suçtur diyerek suçsuz bir dünya yaratamıyorsun değil mi? İnsanlar o suçu işliyor. Muamma şurada başlıyor; o suçu işleyip karakola gidip teslim olmak zaten öfke cinayeti. Bunun, biz polisiyeciler için bir esprisi yok. Burada kurgu çıkmıyor. Asıl hikâye suç olduğunu biliyorsun, o suçu işlemek istiyorsun, işledikten sonra da yakalanmak istemiyorsun. Yanlış deliller bırakıyorsun ve o suçu sen işlememiş gibi davranarak polisi de buna inandırmaya çalışıyorsun. İnsanın karanlık yönü. Aslına bakarsan biz bir suçtan bahsettiğimiz zaman o insanın suçla olan temasından, öyküsünden söz ederiz. Edebiyatın derdi insanı anlatmaksa, insanın en açıklanamaz, en karanlık tarafından ele alıyorum. O anlamda suç çok geniş. Tavşanı yedi diye çakala nasıl kızarsınız? Onun doğası o. Suçun tanımlaması çok geniş. Suçun tanımlaması etik olanla ilgili. Suç üzerinden insanı anlatmak benim için için heyecan verici bir şey.

Muammayı, endişeyi, merakı sürdüren kitaplar yazmak istiyorum. Okur, arasına ayraç koyup bıraktığında, kaldığı yerden devam ederken kaldığı yeri hatırlamalı. Hikâye onu yutmalı. Aklı öyküde kalmalı. Bitirdiğinde “İyiydi be!” desin isterim.

Tamamen kültürel dayatmalar sonucu işlenen bir cinayet romanı yazmak istiyorum. İnsanın kendiyle savaş verebileceği, okurun hayatında bir şeyleri değiştirebileceği, kendini sorgulayabileceği kitaplar yazmak amacım.

*Arsız Sanat ekibi olarak Cenk Çalışır’a teşekkürlerimizle.