Günümüzde kentleri zengin ve değer kılan şeyler, sahip oldukları kültürel miraslar üzerinden ele alınırlar. Fakat bu kültürel miraslar yalnızca kentlerin yıllar ile tanımlanabilen geçmişlerine bağlı olarak şekillenmez. Zengin ve değerli kent; bir emperyal gücün merkezi olmalıdır, Roma gibi. Zengin ve değerli kent; kozmopolit fakat bir o kadar da modernize temellerden gücünü almalıdır, New York gibi. Zengin ve değerli kent; yaşam standartları olarak diğer kentlerden ayrılmalıdır, Paris gibi. Fakat öyle bir kent var ki, aslında gözlerimizin önünde fakat hepimize de bir o kadar uzak… Zengin ve değerli kent; bütün bu özellikleri bünyesinde barındırmalıdır, İstanbul gibi.

İstanbul’da yaşayanların homurdanmalarını duyar gibiyim ve bunun hakkında çok fazla şey söyleyebilirim fakat tek bir cümle ile konuyu kapatacağım; İstanbul bizden biridir, kendisine güzel bakanı güzel karşılar fakat kendisine ne kadar canavarmış gibi davranırsanız sahip olduklarınızı başınıza yıkmak için bir dakika bile beklemeyecektir.

Konuyu dağıtmadan…

Yüzyıllar geçti… Büyük Konstantin’in, Konstantinopolis’i kuruşunun üzerinden yüzyıllar geçti. Hatta tam bir rakam vereceksek eğer; 1687 yıl geçmiş. 70 yıllık hayatlarımıza nice kuşatmalar, nice başarılar, nice yıkımlar sığdıran bizler ve 1687 yıllık geçmişi ile İstanbul. Şimdi kim daha büyük geliyor?

Bu koskoca geçmişte ne zaferlere, ne yıkımlara tanık oldu İstanbul. Fakat her zaman kapışmaya hazırdı Roma ile. Kim alırdı dersiniz? Ben oyumu İstanbul’dan yana kullanıyorum.

Yine konunun epey dışındayız…

1687 yıla sığdırdığı olumsuz onca şeyin içinden zenginliğini alıyoruz bugün. Bugün, dönem kaynaklarının izinde ilerleyerek St. Mary Peribleptos Manastır Kilisesi’ni anacağız.

Sulu Manastır

Bu kilise, İstanbul’un acımasızca içine çekerek ortadan kaldırdığı sayısız yapılardan yalnızca biri. Fakat bir anka kuşu gibi; Peribleptos’un küllerinden “Surp Kevork” adında, günümüzde “Sulu Manastır” olarak anılan bir yapı doğmuş. Buralarda bir ayazmanın varlığı bilindiğinden yapıya Sulu Manastır demişler fakat bugün konumuz Sulu Manastır değil, atlıyorum buraları.

Peribleptos’un bilgileri çok önemli dönem kaynaklarında yer alıyor. Bunlardan birisi Mikhail Psellos’un 10. Yüzyıla tarihlendirilen “Khronographia” adlı eseri. Bir diğeri ise – kendisini oldukça sevdiğim – Ruy Gonzales de Clavijo’nun 15. Yüzyılın başında kaleme aldığı “Timur Döneminde Kadis’ten Semerkand’a” Seyahat adlı eseri.

Mikhail Psellos

Öncelikle daha erken tarihli bir eser olduğundan Psellos ile başlayalım. Bu eserde Psellos aslında yapının banisi – yani yapının inşa emrini veren kişi – olan III. Romanos’tan bahseder. III. Romanos’u anlatırken, onun emri ile inşasına başlanan yapıyı öve öve göklere çıkartır. Orta Çağ toplumlarında bu çoktur, imparatorlar genellikle yaptırdıkları kiliseler ile övülür ve yüceltilirler. Fantezi dünyası mı dersiniz, Orta Çağ’ın ihtişamının yanı sıra Antik dönemleri özlemle aratacak sığ anlayışı mı dersiniz bilemem…

Psellos, yapıdaki bazı ince detayları ele alsa da yapının plan kurgusunu bizlere sunacak şekilde bahsetmez yapıdan. Çünkü eserin adından da anlaşılacağı gibi, Psellos bir kronikçidir ve kronikçiler normal şartlarda yalnızca tarihi işlerler fakat iş bu kez daha değişiktir. Khronographia yalnızca tarihi insanlığa sunan bir eser değildir, aynı zamanda bizlere yapının inşa sürecinden de bahseder.

“Çalışma sık sık duruyor, sonra daha büyük ve daha süslü plânlarla birdenbire yeniden başlıyordu. Nasıl nehirler akarken suyunun çoğunu daha denize ulaşmadan etrafa yayarsa, bu paralar da böyle dağıldı. Çünkü bu kilise için toplanan paralar ya avans olarak ödeniyor ya da başka şeylere harcanıyordu.”

Psellos’un bu ifadeleri ise bizlere çok şey sunuyor aslında. Anlaşıldığı üzere, 10. Yüzyıla gelinmiş olsa dahi inşa süreci deneme-yanılma yöntemleri ile ilerliyormuş ve bir matematik ya da geometri bilgisi olmamasına rağmen yapıyı yaptıran kişi, keyfine göre istediği şeyleri çıkartıp ekletebiliyormuş. Yani kısacası dönemin mimarları yalnızca uygulama işini görüyormuş, tasarımlar baninin özel arzusu doğrultusunda gerçekleştiriliyormuş. Bu da günümüz ‘Mimar’ kavramından biraz farklı sanki…

Peribleptos’un bir el yazmasındaki tasviri

Ayrıca Psellos bizlere, dinine bağlılığını kanıtlamak isteyen ve saygınlığını arttırmak için her şeyi yapabilecek olan imparatorlar silsilesindeki gösterişçilerden yalnızca birisi olan III. Romanos’un, bu kiliseyi yaptırmak için ne uğraşlar verdiğini de gözler önüne serer.

“Bu kilise için yapılan masraflar gittikçe arttı. Her gün işin gerektiğinden daha fazla teberru topladı ve inşaatı kısıtlamaya kalkanlar ağır cezalara uğradı. Öte yandan yeni masraflara yol açacak süslemeler ve stilde değişiklikler uyduranlar, derhal imparatorun dostluğunu kazanıyorlardı. Malzeme elde etmek için her dağ delindi ve madencinin sanatı felsefeden üstün sayıldı.”

Üstelik bu eser bizlere Pheidias adında bir heykeltıraş, Polygnotos ve Zeuksis adında iki ressamın da adını verir. Bizans’ta normalde mimar, ressam ya da heykeltıraş adı pek fazla anılmaz; imzaları ise nadiren yapıların küçük ve fark edilmeyen noktalarında taşların üzerine işlenmiş olarak yer alır.

Psellos ekliyor:

“Dünyada hiçbir şey bu kiliseye lâyık olacak kadar güzel değildi. Bütün saray hazinesi kiliseye tahsis edildi, altınlar çağlayan gibi akıtıldı. Paralar bitti ama inşaat devam etti.”

St. Mary Peribleptos’un kalıntıları

Anlaşılan yüce imparator III. Romanos sahip olduğu her şeyi bu görkemli kiliseye yatırmış, acaba halk bu konuda kendisiyle hemfikir miydi ki? Sanmıyorum. Psellos da bundan bahsetmeden geçmiyor tabii.

“Romanos bu faaliyetlerle dindarlığını ispat etmeye çalışıyordu ama işin başında hilekârlığı ortaya çıktı. Çünkü teberru edilen paraları bu kilisenin inşaatı dışında tamamen başka şeylere sarf etti.”

Ve ekliyor:

“Dindarlığını göstermek için insanın büyük haksızlıklar yapması, devleti karmakarışık hale getirmesi, bütün politik yapıyı sarsması doğru olmaz. Bir fahişenin teklifini reddeden, bir günahkârın bağışını sanki bir köpekmiş gibi hakir gören böyle bir kişi, ne kadar zengin ve muhteşem olursa olsun, pek çok kötülüğe kaynak olan bir binaya nasıl yaklaşabilir? Duvarların simetrik oluşu, sütunlar, duvar işlemeleri ve diğer muhteşem şeyler dinin kutsallığına ne katabilir?”

Daha sonraları Psellos, her şeyini bir yapıya sarf eden ve hatta ihtiyaç sahiplerinden kısarak yapıyı daha ihtişamlı hale getirmeye çalışan Romanos’un, obsesif hareketlerini inceden de olsa eleştirmiş. Dönemin kronikçilerinin arasında bireysel ideolojilerini açıkça belirtenlere pek sık rastlanmamış doğrusu.

“… Doğrusunu söylemek gerekirse aklını kilise ile bozdu ve oradan ayrılamaz oldu. İnşaat alanına çadır kurdurdu, sarayın eşyalarını oraya taşıttı, tahtını oraya koydurdu, krallık asaları ile süsledi, erguvanî kumaşlar astırdı ve güzelliğini seyrederek, zevkten gülümseyerek yılın büyük bir kısmını bu kilisede geçirdi. Theometor’u üstün güzellikte bir isimle tanıtmak istiyordu. Ne var ki ‘Peribleptos’ adı gerçekten ‘meşhur, şöhret sahibi, tanınmış’ anlamına geliyorsa, kiliseye verdiği lâkap bir azizeden çok bir kadına yakışırdı. Maalesef bunu fark edemedi…”

Ardından Psellos’un ifadeleri imparator Romanos’un gereksiz bütçe sınır aşımlarının ve karmaşık zihninin bir sonucu olarak karmaşıklaşan plan kurgusunu tanımlıyor. Yapıya sürekli eklenen ilaveler yapıda hataları arttırmış; İmparator Romanos da aşırılıkların sayıları ve boyutlarını aşabilecek aritmetik ve geometrik bilgiye sahip olmadığı için durmaksızın sınırları aşmış fakat geometriciler yapıyı basitleştirmenin yolunu bulmuşlar fakat devasa yapı basitleştirilse dahi masifliğini ve ihtiyaç duyduğu bakımı yapacak kişilere olan ihtiyacını korumuş. Buna bağlı olarak da çok sayıda keşişe ihtiyaç duyulmuş, keşiş sayısı arttıkça bağışlar da artmış.

Psellos, Peribleptos üzerine olan bahsi şöyle kapatıyor:

“Eğer Romanos’un yaşam süresi kısaltılmasa idi; ihtişama ihtişam, bolluğa bolluk, bir fevkalâdeliğe ikincisini ilave etmek hususunda hiçbir sınır ve limit tanımayacak, sonsuz ihtirasını doyurmak için yaptıkları asla durdurulamayacaktı.”

Ruy Gonzales de Clavijo

Clavijo’nun eseri ise daha geç dönemlerde yazılmış bir kaynak fakat bir seyahatname tadında olduğu için yapının daha çok kutsal emanetleri hakkında bilgi içeriyor.

Kutsal emanetlerden kısaca bahsedelim. Öncelikle kabul edelim; Orta Çağ’ın Hristiyan toplumunun büyük bir çoğunluğu oldukça tutucu, sığ ve hayallerle dolu imiş. Çeşitli azizlerin çeşitli eşyalarına, organlarına tapma gibi huyları olan bir toplumdan bahsediyoruz ve bunlara değer vererek bunları hayatlarının bir parçası haline getiren bir toplumun zenginliğinin hangi kavramlar ile ölçülmesini bekleyebiliriz? Din. Dönemin ihtişamı, zenginliği, saygınlığı yalnızca din çevresinde gelişiyor. İstanbul’un zenginliğinden bahsettik, bu ihtişamlı şöhretin sebebi de sahip olduğu kutsal emanetler.

Peribleptos Kilisesi’nin kalıntıları

Ve Peribleptos’a geri döndük.

Psellos da, Clavijo da kiliseyi şaşırtıcı niteliklerle tanımlar. Bahsettikleri kilisenin özellikleri bir Konstantinopolis kilisesinin niteliklerinden farklıdır çünkü. Örneğin “Kilisenin asıl binası, dışarıdan bir sürü resim ve tasvirle süslenmiştir” ifadesi bizleri şaşırtıyor çünkü bunu İstanbul dışında daha çok görüyoruz, örneğin Van’da yer alan Akdamar Kilisesi. Yapının kesme taşla inşa edilmiş masif bünyesine, dıştan kabartmalar ile tasvir edilmiş Eski ve Yeni ahit öyküleri çeşitlilik katmıştır. Fakat bu özellik ile başkent Konstantinopolis’te karşılaşmıyoruz. Bu da kafalarda “Acaba başka bölgelerden getirilen çeşitli mimarlar ve mühendislerce mi tasarlanmıştı?” Sorusunu oluşturuyor.

Clavijo kilisede; İmparator Romanos’un mezarı, St. John’un (Yahya’nın) başparmağının eksik olduğu kolu, Büyük Konstantin’in annesi Helena’nın Kudüs’ten getirdiği İsa’nın çarmıha gerildiği kutsal haçın bir parçası, St. Gregory’nin mükemmel bir şekilde korunmuş cesedi olduğundan bahseder. Bütün bu kutsal emanetlerin bir kilisede olduğunu düşünün ve o dönemin Konstantinopolis’inin yüzlerce kilise ile dolu olduğunu…

Bu yüzden oyumu İstanbul’a veriyorum ya zaten. Roma’ymış, New York’muş, Paris’miş, Endülüs’müş, Kudüs’müş… Her şehir bir yana; sisli havanın ve kirli duvarların arkasındaki gerçek güzelliğini görebilenlerin evi bellediği, hayranlık beslediği ve yüzyıllardır sanat, ticaret ve her türlü kaynağın merkezi olan İstanbul bir yana…

Kaynaklar:

Prof Dr. Işın DEMİRKENT, Mikhail Psellos’un Khronographia’sı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2014.

Ruy Gonzales de CLAVIJO, Timur Devrinde Kadis’ten Semerkan’a Seyahat, Köprü yayınları, İstanbul 2016.