İşin sırrı kendimize bakmak, kendimize uyanmak. Sözlerimize, zihnimizde oluşturduğumuza değil yapıp ettiklerimize bakmak. Zira insanlar sözlerimizi değil yapıp ettiklerimizin, davranışlarımızın izini takip ediyorlar. Kendimize ilişkin farkındalığa sahip olmanın dünyanın en zor işi olduğu söyleniyor. İnsan en zor kendini görür, en az kendini bilirmiş. Uzayı, gezegenleri, yeryüzünü bilmek için gösterdiğimiz gayreti kendimizi bilmek için de göstermeliyiz. Sözlerimizin gücünü sözlerimizle davranışlarımız çelişmediğinde, birbirini desteklediğinde göreceğiz. Sözlerimizin çevremizde nasıl etki bıraktığını, çevremizi değiştirdiğini fark edeceğiz. Modern dönemlerde bilgi, bilgili olmak ne kadar da öne çıktı. Kadim zamanlarda ise önemli olan az bile olsa bilgiyi kullanmak, yaşama geçirmekmiş. Bu sadeliğe ihtiyacımız var. Süslü sözlere, sunumlara değil, dile getirdiklerimizi yaşamaya ihtiyacımız var.

Yıllar önce Bodrum’da yetişkinlerden oluşan bir grupla açık havada felsefe sohbetleri yapıyorduk. Felsefenin varlığa, bilgiye, aksiyolojik olana ilişkin temel soruları üzerine verilen cevapları dillendiriyor, ileri sürülen tezleri tartışıyorduk. Toydum o zamanlar. Grup içinde söz konusu konulara ilişkin ilgim de bilgim de fazlaydı, daha çok konuşmak, kendimi göstermek istiyor hatta konuyla ilgili büyük, iddialı cümleler kuruyordum. Bilgili olma ile bilge olma arasındaki muazzam farkı biliyor fakat içselleştiremiyordum. Kısaca kal ehliydim, hâl ehli değil. Güzel ve etkili konuşma, retorik; içerikten, esaslardan, anlamdan çok fazla ilgimi çekiyordu. Mevlana’nın, “Sesini değil, sözünü yükselt. Yağmurdur çiçekleri büyüten, gök gürültüsü değil.” öğüdünü benimsememiştim.

Ateşli tartışmanın bir noktasında sırtımı geriye attım, sırtım acıdı. Sırtımı yasladığım ayağın gövdesi canımı yakmıştı. O an zeytin ağacını fark ettim; devasa bir zeytin ağacının altında oturuyor, ağacın gövdesine yaslanıyordum. Ağaç nereden bakarsanız üç yüz yıllıktı. Bunu düşününce irkildim. Bu yaşlı ağaç kim bilir kimlerin yaşamına tanıklık etmişti. Ayağımı bastığım yer ise felsefenin, bilimin doğup yaşadığı topraklardı. İnsanlık tarihi kitabının en kalın sayfaları buralarda yazılmıştı. Utanmıştım tavrımdan, bilgeliğe dönüşmemiş bilgi severliğimden, iddialı, büyük laflar edişimden. Orada öylece sessizce duran zeytin ağacı bana haddimi bildirmiş, beni kendime getirmişti. Başka coğrafyalarda da belki öyledir ama özellikle bu topraklarda konuşmak cesaret istiyor. Zira geçmişten bir filozof, bir bilim adamı, bir derviş, bir keşiş ve hatta bir zeytin, bir çınar ağacı insana ders verebiliyor. Kulakları açık olana tüm evren sesleniyor vesselam. Yeter ki insan, hakikate uyansın. İnsanı hakikate kim, ne uyandırır? Uyanık biri yetmez mi uyandırmaya, aşk ile dolu bir gönül mesela. Murathan Mungan, “Âşıkken kâinattan haber alır insan.” diyor. Ben de zeytin ağacından almıştım nasibimi.

İrfan geleneğimizin büyük ismi Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın,

“Her sözde nasihat var,

Her nesnede ziynet var,

Her işte ganimet var,

Mevlâ görelim n’eyler,

N’eylerse güzel eyler.” sözlerinden haberdardım fakat sözler dilimdeydi, ne zihnime ne gönlüme etki etmişti. Sözdeki öğüdü, eşyadaki hazineyi, olup bitendeki serveti görüp fayda devşirecek farkındalığım yoktu.

“Lisân-ı hâl lisân-ı kâlden entaktır” demiş eskiler. Rahmetli dedem, sessiz sözdü.  Zaman zaman kendine sorar, yine kendi cevaplardı:

Hâl ehli kâl (söz) ehline ne demiş:

Dilimiz anlayamaz sûfì bizim kâl ehli

Bî-zebân söyleşelim var ise bir hâl ehli.

Sonrada da anlamamız için günümüz Türkçesiyle tekrar ederdi. Dili kalbine inmeyen zahir ehli bizi anlayamaz. Hâl ehli biri var ise, gelsin onunla dilsiz konuşalım. Bu, sufilerde, Uzak Doğu bilgelerinde sık rastlanılan bir durum. Sühreverdî için anlatılır: Sühreverdî, Seyyid Burhaneddin’in huzuruna vardığında uzağa oturur. Aralarında tek kelime konuşma olmaz. “Birbirinizle konuşmamanızın hikmeti nedir?” diye sorulduğunda, “Hâl ehli önünde hâl lisanı lâzımdır. Kâl lisanına ne hacet var?” der.

Pedagojik Dertlenmeler kitabımda “Bilgelik Yolunda Düşünceler” adını verdiğim, zamanı aşan yazılardan oluşan küçük bir bölüm var. Bu yazılardan birinin adı “Sakinleşin, Sakinliğe İhtiyaç Var” başlığını taşıyor. Şöyle demişim: “Modern insan, sözleri fazlaca yordu, değerini düşürdü konuşmanın. Her anımızın tıka basa doldurulması gerektiğine inandığımız bir çağda, sessizlik bize boşluk duygusu veriyor, kontrolün elimizde olmadığı duygusuyla bizi ürkütüyor. Eve gelir gelmez radyo veya televizyonu açıyoruz, kaçıyoruz sessizlikten. Sessizlik sözden önce var olandır. Kendimizle barışmak için bir aynadır. Dingin bir ruh için değeri teslim edilmesi gerekendir. Gönüllerimizin akordu için bir zorunluluk, örselenen ruhlarımız için sağaltıcı bir araç, iç sesimizi duymak için bir hazinedir.”

Sözün muradı ne? Diplomalarımızın, sertifikalarımızın, katıldığımız onca konferans ve seminerin, izlediğimiz videoların, odalarımızı dolduran kitapların ne faydası var; sevgiyi, saygıyı, tevazuyu, hoşgörüyü, akıl ve hikmeti, merhameti, yardımlaşma ve dayanışmayı tertemiz bir elbise gibi sessizce giyemedikten sonra. Zeytin ağacıyla konuşamadıktan, bir kuştan haber alamadıktan, yaralı bir gönlü saramadıktan sonra…