“Ben resimlerimden ibaretim.” Vincent Van Gogh, sonsuz sanatçı böyle tanımlıyor kendini. Bugün dünyanın en bilinen sanatçılarından biri, oysa hayattayken neredeyse hiç kimse resimleriyle ilgilenmemişti. Resim yapmak yaşamanın tek yoluydu onun için, doğadaki sonsuzluğu görerek, doğayla bir olmaya çalışarak ama asla doğayı kopyalamadan, gözlerinin gördüğü, kulaklarının işittiği, teninin ve ruhunun dokunduğu gibi doğayı dünyaya göstermek için resmetmek. Sadece bir manzara değil, onun ardındaki sonsuzluğu görüyordu. Hislerini anlatmak için sözcükler yetersizdi, renklerin ve fırçanın gücü onun iletişim aracıydı. Ekrandaki görüntülerle biz de onun varlığının özünü kavramaya çalışıyoruz, bunun ne kadar mümkün olabileceğini görmeye.

“Sonsuzluğun Kapısında” Van Gogh’un son yıllarıyla ilgili bir film. Julian Schabel’in yönettiği 2018 yapımı film, dünya prömiyerini 75. Venedik Film Festivali’nde yaptı. Van Gogh rolünde Willem Dafoe’yu görüyoruz, dünyadaki tek dostu olan kardeşi Theo’yu Rupert Friend canlandırıyor. “Körkütük” filminde müthiş bir performans sergileyen Mads Mikkelsen de rahip rolüyle karşımızda. Dafoe öyle mükemmel bir oyunculuk sergiliyor ki karşımızda konuşan, resim yapan, düşünen kişinin gerçekten Vincent olduğunu düşünüyoruz. En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ve Altın Küre Ödülleri’nde aday gösterilmişti Dafoe. Venedik Film Festivali’nde de En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanmıştı.

Van Gogh’u doğa büyüler, rüzgar sarhoş eder, çiçekler hayretler içinde bırakır. Besin kaynakları doğanın nesneleridir adeta, manzaralar, çiçekler ve tarlalar. Bir oturuşta bir resmi bitirmektedir. Bulunduğu yer Güney Fransa’da Arles’tir. Sanatçının çektiği acıları, tek başına yolculuğunu yüzünde, gözlerinde görürüz. Gözlerinde bir keder, coşku kıvılcımı vardır. Düşünceleri bu kıvılcımla yüreğimize ışık olur:

“Düz bir manzaraya baktığımda tek gördüğüm sonsuzluk. Bunu gören yalnızca ben miyim? Varoluş sebepsiz olamaz.”

İlk önceleri Madame Ginoux tarafından kendisine verilen bir resim defterine çizimlerini yapar. Doğaya çıkıp resim yaparak sıkı bir şekilde çalışır. Çevresindeki insanlar onu korkutucu bulmaktadır çünkü Vincent onlarla iletişim kuramamaktadır ve gözlerindeki sanatsal kıvılcım onlara inanılmaz tuhaf gelmektedir. Bir gün yine doğada kendi tutkulu ritmiyle çalışırken bir grup öğrenci ve öğretmenleri yanına yaklaşır ve onunla alay eder. Kovalar onları Vincent, ancak kasabaya döndüğünde bazı çocuklar taşlar onu. Elbette kendini savunmaya çalışır, kasaba halkı da ondan şikayetçi olur. Ne yazık ki yerel bir psikiyatri hastanesine götürülür. Tuhaf kişidir o, “boyalı kuş”tur ve insanlar etraflarında tamamen kendileri gibi olanları görmek isterler, küçücük bir farklılığa bile tahammülleri yoktur. Diğer insanlar birer ayna olmalıdır kendilerine, birbirlerine baktıklarında kendi yansımalarını görmek isterler. Annie Ernaux’un “Bir Adam” romanında bahsettiği ailesinin yaşadığı dönemdeki insanlar gibi, aynı zamanlarda temizliklerini yapan, çamaşırlarını yıkayan, yemeklerini yiyen ve birbirlerini böylece sıkı bir aynılık kontrolünden geçiren, adeta Orta Çağ’da olan insanlar. Ötelere baktığınız, başkalarının görmeyi, hissetmeyi hayal bile edemeyeceği şeyleri hissedip gördüğünüzde düşmanın ta kendisisiniz.

Gauguin, yine çağının çok ötesinde bir başka ressam, gelip onunla kalmaya karar verir. Ancak sanat anlayışları birbirlerinden çok farklıdır ve bir müddet sonra ayrılacağını söyler Gauguin. Bu haberle yıkılır Van Gogh, onun birlikte çalışacak bir sanatçılar topluluğu hayali vardır, tıpkı Ön Raffaellocular gibi. Sanatına olan adanmışlığını göstermek için kulağının bir parçasını keser ancak Gauguin gitmiştir bile. Bir akıl hastanesine gönderilir sonrasında. Bir müddet tedavi gördükten sonra bir rahip kendisiyle görüşür ve tedavinin tamamlandığını yetkililere bildirir. Bundan sonraki durağı Auvers olur çünkü Arles’teki insanlar onun geri gelmesini kabul etmezler. Bir gün yine resim yaparken iki genç çocuk ellerinde silahlarla çıkagelirler, birbirlerini kovalarlarken Vincent kazayla vurulur.

Van Gogh’un neden öldüğü üzerine epeyce bir tartışma var aslında. Bu filmde kabul edilen sebep sanatçının biyografisini yazan Steven Naifeh ve Gregory White Smith’in fikri. Yine Van Gogh üzerine enfes bir film olan “Loving Vincent”ta sanatçının intihar ettiği belirtilmekte. “Loving Vincent” sanatçının resimlerinden oluşturulmuş bir animasyon. Bu filmde bir polisiye tadı epeyce hissediliyor. “Sonsuzluğun Kapısında” filminde sanatçının sanatı ve sanatla ilgili düşünceleriyle daha çok birlikteyiz. Film boyunca sanatçı kendini ifade ediyor, sanatın kendisi için ne olduğunu, sanatla insanlar ve tabii kendisi arasında nasıl bir ilişki kurmak istediğini belirtiyor. Ama bunu yapmaya çalışırken zamanının ötesinde olabileceği gerçeğinin de farkında ve biz bugün, modern sanatı başlattığı düşünüldüğüne göre onun ne kadar haklı olduğunu görüyoruz.:

“Gördüklerimi kimse görmüyor, bu da bazen beni korkutuyor. Gördüklerimi onları görmeyen insan kardeşlerime göstereceğim. Bu bir ayrıcalık. Onlara umut ve teselli verebilirim.”

Yapayalnızlığını, dostça bir sohbet hasretini görüyoruz filmde. Doğanın en derinlerini hissedip bunu hiç kimseye anlatamamak, insanların resimlerinin tam bir saçmalık olduğunu düşündüklerini bilmek. Paul Klee’nin “Sanat görüneni yansıtmaz, görünür kılar,” dediği yerdeydi o. Bu uğraşında sanatsal arayışı hep sürmüştü. Godard’ın “Adı Carmen” filminde ifade ettiği gibi, “Van Gogh günbatımında sarıyı aradı. Aramadan olmaz.” Hem arayış hem Van Gogh’un sarı tutkusu, onun en sevdiği renk. Ben de bu satırları yazarken dilin yetersizliğini ve görüntülerin, film karelerinin gücünü hissediyorum. “Sözün bittiği yerde müzik başlar,” diyor Hoffman. Resim ve film kareleri de başlıyor orada. Doğanın kalbini soluyor Van Gogh, rüzgarı kucaklıyor, rüzgar estikçe hışırdayan yaprakları ve rüzgar ruhunda da esiyor. Gönül dili onunla, belki de bir çeşit delilik, doğayla bir olmanın getirdiği, filmde de sanatçının belirttiği gibi “En iyi sanat, bir tutam deliliktir.”

Film, elbette sanatçı zihnine küçük bir bakış atma gayreti, kederini sanat eserlerine çevirmesini, yaralarının şifası olmasını görme. Sanatın sonsuzluğunda ve doğasında bir damla sanat. Sevgili Van Gogh 1850’de 37 yaşında yaşama veda etti. Resim defteri kaybolmuştu, 2016’da bulundu. Sanatçının gizemli, büyülü dünyasına açılan bu kapıdan girin siz de.