Sonbahar. Denizin yanındaydı, kıyıya yaklaşıp uzun uzun derinlerinde bakıştığı deniz. Mavi iyot kokulu, tatlı tebessümler gibi köpükleri, köpüklerden yayılan güz sarhoşluğu. Başını kaldırdı, Üçüncü Boğaz Köprüsü. Griye yakın bir maviydi deniz o gün. Bir martı geçti üzerinden, kanatlarının altından baktı. Martılar. Sokaklarında martıların gezdiği Boğaz. Gülümsedi. “Gör beni, gör beni, gör, gökyüzüm ol.” Kim benim gökyüzüm olacak, ey Ezginin Günlüğü? Bu şarkılar işlemiş göğsüne, unutulamaz artık. Unutulmazsa bu şarkılar… Martılar? Deniz, sen benim gökyüzüm olabilir misin? Doğrudur, mavi kurtarıcım. Altıncı kattan atlama isteğini denize karşı hissetmiyor insan. Beni kollarına almayı kabul etseydin… Dalgaların yaşam şifası fısıldıyor. Bekle mi diyorsun hala, neyi bekleyeceğim? Gününü yaşa diyorsun, anın tadını çıkar. An. Bir de tat. Kokun ne güzel. Sesin, derinlerimde yankılanan.

Banka oturdu, kimseler yok. Aferin insanlar, gelmeyin buraya, böyle tek başıma, yoo, denizimle, martılarımla, ağaçlarımla başbaşa. Kitabım olmazsa olmazım. Uğruna gözlerini bozduğun, bunca yıl sonra şimdi tekrar bozmakta olduğun kitapların. İnsanlardan uzak, kitaplara, doğaya yakın. Gökyüzüm onlar mı benim? İnsanın insanı anlaması mümkün değil belki de. Nedir anlamak? Anlamak. Neyi anlamak? Baban. 15 yaşında kaybettiğin baban. Belki de gökyüzün olabilecek biri… Yüreğinden geçiyor o sızı. Baban. Rakı sofrasında keyif kelimesinin canlı halindeki o adam. Balkonda oturuyordunuz birlikte, yalnızca ikiniz. Güzel bir yaz günü. İstanbul, Kocamustafapaşa. Vızır vızır arabalar geçiyor, içerideki radyonun sesi geliyor bir de. “Hadi söyle bana” diyor baban. Gülümsüyordu. Bal köpüğü gözlerinde yılların solduramadığı o capcanlı ışık, yaşam ışığı, keyif ışığı. Dedesi olabilecek yaştaki babası. Şimdi bir sigara olsaydı… Gittikçe babasına benziyor, huysuzlukları da onun gibi, yüzü de. Genç görünürdü babası, on yaş, belki daha genç. Kaç yaşındaydı kendisi, sekiz, dokuz? Buğday tenli, yaşına göre epeyce uzun boylu, zayıf bir kız. Hep o kıymalı yemekler yüzünden zayıflığı. Nasıl bir işkenceydi, midesi bulandı birden, yutmayı reddettiği, annesinin zorla birazcık yedirdiği yemekler. “Hadi, söyle, bana ne derler?” Biricik kızıyla baş başa babası, üç oğlandan sonra bu yaşında yeniden baba olmasını sağlayan kızı. O neşe dolu yüzden yansıyor bir tebessüm dudaklarına. Kendisini ancak yıllar sonra sevecek, sevdiğini göremeyeceği kızıyla baş başa. “Dalgacı İsmet derler.” “Başka?” “Çapkın İsmet.” “Sonra?” “Neşeli İsmet.” “Evet?” “Yakışıklı İsmet.” Arada sırada içtiği sigarasından bir nefes çekerdi babası. Çekiyor içine aldığını sandığı kokuyu. Radyoda tango saati. “Sana tango öğreteceğim.” “Papatya gibisin, beyaz ve ince…” İnceydi de beyaz değildi. Tuhaf şey, teni beyazlaştıkça saçları koyulaşmıştı yıllar içinde. Babası görememişti onun siyah saçlarını, en güzel kadınların beyaz tenli siyah saçlı kadınlar olduğunu söylerdi babası. “Beni seviyor musun?” Annesine sarılırdı, ah, kalbinde o sızı, annesine sarılırdı. Boynunu büker, “tamam, sevme beni,” derdi babası. Gözleri yaşarıyor yine. Sen benim gökyüzüm olur muydun baba? Annem, annem beni hiç sevmedi ki, hiç, sevmeyi biliyor mu ki? Dolu bir mide, sıcak ev, kalp ibadet ve duadır onun için sevgi, işte bütün bir yaşam hikayesi. Aaa, oğlunu unuttum, bir de bir bitkiye benzeyen oğlu, olmadı, daha fazla yaşam enerjisiyle doludur bir bitki, güzelliktir, nefestir nefes. Oğlu boğar insanı, birbirlerine candır onlar sadece, iki çöl ruh.

Denizin sesi mi? Canım, dalgalarına bakmamı istiyor, İstanbul’dasın ya diyor. Sarılıyorum sana, biriciğim, şehrimdeyim,kaç yıl bekledim, çınarlar konuşuyor ya benimle. Kalktı, yürüdü, çınarlar, sapsarı yaprakları ve dökülüyorlar. Yaz ne çabuk bitti. Yazın son günü evde hastaydı. Olsun. Dayanılmaz mavi-yeşil bir koku. Ağaçlarla konuştuğun için mi insanlarla konuşamıyorsun? “Ağaçlar, bizim gibi, uyurlar, uyanırlar.” Ah, bu şarkılar. Ah, baban. Müzik tutkunu adam. Yine onun gibisin işte. Ne çok uğraştın kendinle. Müzik dinlemeyeyim, edebiyatla ilgilenmeyeyim, annemin istediği gibi olayım. Gezmeyeyim, derin düşünmeyeyim, düşünmeyeyim, dinginlik, ah dingin sularda yüzeyim. Mutlu, bilinçsiz bir varoluşa benzeyen uyuşuklukta geçsin günlerim. Gecelerim? Uyku kokulu geceler olsun, kaç tutku kötüdür kötü, kötü. Neymiş kötü? Gecelerden kaçılmazmış oysa, sanki bilmiyordun, ah, işte sen sensin yine, bir daha öğrendin kendinden başka gidecek yerinin olmadığını. Deniz, ruhunun derinlerini gördüğün ayna. Aynada kaybolma isteği, öyle tutkulu. Yanındaki ağaçtan güvercinler havalanıyor. Başlarından döndürüp güvercinlere attığı yemler babasının. “Bunlar beni kurtaracak.” Çiçekler, tozdan açmayan çiçeklerle doluydu ev. “Evlat değil ağaç yetiştirmeli insan.”

Balık tutuyordu insanlar. Varoluş denizin kucağında olmak mıdır? Varoluş, kendi içine doğru yürümek, yürüdükçe yalnızlaşmak belki. Varoluş, bir, bir… Yanına doğru gelen adam oltasını attı birden. Balık tutmak. Babasının Samatya’dan alıp getirdiği canlı balıklar. İstanbul balık mıdır biraz da? Suları kirlenmiş benim anlaşılamamış şehrim. Varoluş, balık, suda olup suyu bilmeye çalışmak, bir balık gibi, tekrar edilip durulan düşünceleri elle tutulur hale getirmeye çalışmak ya da çalışmamak. Varoluş, hayali bir sigara dumanında hüzünler sarmalı. Arada pırıltılı tebessüm yansımaları. Çatıya çıkıp aşağıya bakmak. Denizin seni kollarına almayı reddetmesi. Mavi kucağı denizin. Oltalar geçidi kıyı boyunca. Gökyüzü, bulutlar mı aralandı? Canlı bir maviye geçiş denizin yüzeyinde, hafif ışık tebessümleri. Bu ışık tebessümleri midir senin gökyüzün? Teknenin üstünde adı yazılı. Satılıkmış tekne. Satılık bir teknedeki ad. Gökyüzü ve bir ad. Varoluş, bir adda, bir adla.