Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) 2017 Karikatür Ödülü’nün sahibi, KaosGL.org, Cumhuriyet Cumartesi ve Kafa dergisi çizimleri ile tanıdığımız karikatürist ve aktivist Aslı Alpar. Aslı,  sadece ülkenin değil, dünyanın da bugünkü hâlinden memnun olmayan ama yolda durmak yerine yeni bir yol bulmaya çalışan, üreten, ürettikleri ile hem kendi derdini hem de ötekilerin derdini anlatan, bazen ağlatan, bazen güldüren ama hep düşündüren biri.

Aslı ile kadınların değersizleştirilen hayatlarına inat her birimizin biricikliğini işaret eden, geçen ay Karakarga Yayınları tarafından okurları ile buluşan Emine Hanım’ın Romanı vesilesi ile söyleştik.

Yıllardır çizgilerle bize hikâyeler anlattınız, şimdi Emine Hanım’ın Romanı ile bir başka hikâyeyi, anneannenizin biyografisini bize kelimelerle anlatıyorsunuz, evet çizimler fotoğraflar da var ama esas oyuncu sözcükler. Bizimle kitabınızın oluşum sürecini paylaşır mısınız?

Anneannemin hikâyesini anlatmak hep aklımda bir yerde olsa da önceliğim değildi. Ancak bu yaz evi taşırken annemde kalması gereken aile albümü de eşyalarla beraber bana gelmiş. Evi yerleştirdik, biz eve yerleştik sonra albümü de düzenleyelim dedik. O sırada 2011’de kaybettiğim anneanneme dair unuttuğum her şey hızla geri geldi.

Anlattıkları, tanık olduklarım, fotoğraflardaki mutsuzluğu, kederi, aklının hep başka yerde oluşu. Anneannemim hikâyesini anlatmak için büyük bir heyecan duydum ve başladım çalışmaya…

Sözcüklerin daha az olacağı bir çizgi roman yapma fikri fotoğraflara baktıkça aklımdan çıktı çünkü o fotoğraflar yaşadığının kanıtı gibiydi, ölen sevdiklerimizi zamanla unutuyoruz, boşlukları başka şeylere dönüşüyor hem kendime hatırlatmak istedim hem herkes görsün istedim Emine Hanım’ı. Ortaya böyle bir iş çıktı.

Emine Hanım’ın Romanı bir yanı ile ataerkil toplum içinde kadının maruz kaldığı sıradan baskıları, bu baskıların bir sonucu olarak ortaya çıkan ruh sağlığı sorunlarını, mutsuz bir yaşam öyküsünü aktarırken diğer yanıyla aslında her birimizin hikâyesinin biricikliğinin de altını çiziyor. Sanatın özellikle edebiyatın aktivizm üzerindeki gücü hakkındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Günlerce üzerine konuşabileceğimiz bir soru ancak benim tarihten okuduğum, yaşantımda gördüğüm sanat çoğunlukla özgürlükçü mücadelelere destek vermiş, ondan hızlı koşmamış ama geri de kalmamış. Ben yine de bildiğim yerden devam edeyim J Emine Hanım’ın Romanı ile yapmaya çalıştığım şey aslında bir kadının hayatından yola çıkarak toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekmek, toplumdaki “Emine Hanım”ları gösterip “yaşamlarımız değerlidir” demekti, naçizane. Kitaba dair dönüşlerde bunu biraz olsun yapabildiğim düşündürüyor, “benim de anneannem”, “benim de babaannem”, “teyze, ablam, kardeşim, ben…” Ortak bir duyguda, ortakça zarar gördüğümüz bir eşitsizliğe karşı bir çizgi romanla da mücadele edebiliriz duygumu güçlendirdi bu dönüşler.

Emine Hanım’ın Romanı bir aile fotoğrafı ile başlıyor, fotoğraf tam da hikâyenin ipuçlarını veriyor sanki. Ablasının nikâhına ait olan o karede Emine Hanım’ın babasını çok net görürken annesine ait görebildiğimiz tek şey gözler. Anne var biliyoruz, orada ama yaşamının kalanında da olduğu gibi kararları veren görünür olan hep baba. O zamandan bugüne yıllar geçti. Sizce bugünün toplumunda aile içinde anne / kadın rolünde durum değişti mi?

Genelleme yapmak güç… Anneannemin kurduğu aile, onun anne-babasına göre daha modern ve daha eşitti, onun kızı olan annem eşitsizliği kabul etmeyip kocasını boşadı, ben heteronormatif aile düzenini kabul etmiyorum, bizim üç kuşak ailemizde bile durum bu kadar değişken… Ama kutsanan bir anneliğin gölgesi arkasında sevgi ve fedakârlık adıyla açık bir istismar sürüyor kadınlara yönelik.

Yine aynı günden devam edelim, o gün âşık bir genç kadın olan Emine Hanım’ın babasından şiddet gördüğü, onun zoru ve yasakları ile sevgilisi Sait Bey’den de ayrılacağı belki de mutsuzluklarının başlangıç günü. Ne yazık ki kadına yönelik şiddet günümüzün en büyük problemlerinden biri olarak devam ediyor, yapılan araştırmalar zorbalığın her türünün yakın çevremizde ve aile içinde rakamsal olarak daha yüksek olduğunu gösteriyor. Sizce bunu durdurmak nasıl mümkün olacak?

Toplumsal cinsiyet eşitliğini savunarak, okullarda ders olarak öğreterek. Cezasızlığın önüne geçerek, ceza kanununda nefret suçlarını tanıyarak, Anayasa’nın eşitlik ilkesini cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ifadelerini ekletip genişleterek… Bunların büyük bir kısmı Türkiye’nin imzaladığı, uygulamakla yükümlü olduğu İstanbul Sözleşmesi öneriyor ancak bu Sözleşme uygulanmadığı gibi iktidar partisi tarafından tartışılıyor ve gerici, yandaş medyanın çarpıtmalarla tartıştırmasına da “ifade özgürlüğü” denilerek izin veriliyor…

Sadece İstanbul Sözleşmesi uygulansa dahi kazanımlar olur. Elbette bir sözleşme ya da yasa tek başına şiddeti durdurma gücüne sahip değil ancak bir adım olur sanırım. Toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan bir çizer olarak bunları söyleyebilirim…

Kitapta kürtaja ilişkin de bir çaresizlik öyküsü var. Yıllar geçmiş üstünden fakat aynı sorun benzer bir şekilde önümüzde duruyor. İktidarı elinde bulunduranlar kadının yaşam hakkını savunan İstanbul Sözleşmesi maddelerini uygulamaya koymaya direniyor, alternatif yaşam haklarını hedef alıyor. Uzunca bir yasak dönemi sonrası 1983 yılında Türkiye’de kürtaj hakkı yasal güvenceye kavuşturulmuş olmasına rağmen, son yıllarda  bu durum kâğıt üzerinde bırakılmaya çalışılıyor. Devlet hastanelerinin çoğu ya uygulamayı reddediyor ya da kadının önüne sayısız engel çıkarıyor. Siz ne söylemek istersiniz? Annelik bir içgüdüden, cinsiyetten çok bir arzu meselesi değil mi?

Annelik üzerine değil de dayatılan annelik ya da annelere dayatılanlar üzerine konuşabilirim sanırım. AKP’nin cinsel sağlık politikası filan yok, kadını kuluçka makinesi olarak kabul ediyor. Buradan hareketle de cinsel sağlık ve aile planlamasına dair kamu bilgilendirilmiyor. Gebeliği önleyecek preparatlara ulaşmak güç çünkü çoğu oldukça pahalı. Jinekolog Irmak Saraç’la KaosGL.org için sohbet ettiğimizde aile hekimlerinin spiral takılmasına yönelik sertifika programlarının durduğunu, haplara, iğnelere erişimin görece kolay olduğunu ancak bunların da pahalı olduğunu söylemişti. Diğer yandan kürtaj yasada var ancak hastaneler keyfi biçimde yapmıyor… Bu durumda çok kadın mecburen doğum yapıyor… Kürtaj çoğu hanede konuşulmuyor, bugün dahi kürtaj eşin iznine bağlı olduğu için doğum yapmak zorunda kalan çok kadın var…

İktidarın “3 çocuk” söylemini de bu hesaba katarsak üreme konusunda bir rıza inşası olduğunu düşünüyorum.

Emine Hanım’ın Roman’ından anladığımız üzere hayatınızın bir bölümünü çok da sevdiğiniz anneannenizle geçirmişsiniz buna ergenlik gibi kişiliğin oluşumunun önemli ve bir o kadar da zor dönemi dâhil. Bugünden geriye baktığınızda o sürecin bugünün Aslı’sının oluşumunda nasıl katkıları ve izleri var?

Annem babamı boşamadan önce huzursuz bir ev ortamında büyüdüğüm için, dedem ve anneannemin yanına yerleşmek bana şifa gibi gelmişti. Şefkatli, güvenli bir yuva tüm çocukların hakkı, bunu o döneme baktığımda daha iyi anlıyorum.

Elbette anneannemin rahatsızlıkları vardı ancak aramızdaki sevgi bağı çok kuvvetliydi bence, orada hissettiğim güveni, sıcaklığım ömrüm boyunca çok az duyumsadım. O yaşlarda bir çocuk için güvenli bir ortamda olmak bence hayatımın geri kalanını oldukça iyi etkiledi. Sevmeyi bilmek için sevilmek gerekiyor. Sevmeyi bilen biri olduğumu düşünürüm.

Ergenliğimde anneannemin rahatsızlıkları artmıştı, zor bir dönemdi bundan pek bahsetmedim kitapta, anısını zedelememekten ziyade hatırımda daha çok iyi günler olsun diye. O dönemden kalan bir kaygı bozukluğu var ama kendimi güçlendirmenin yollarını da yine anneannemden öğrendim. Hem kaygı bozukluğu hangimizde yok ki böyle bir ülkede yaşayan?

Çizgilerinizde karikatür geleneğinin dışarda bıraktığı ya da çoğu zaman dalga geçilen işkence edilen olarak içerde tuttuğu kadınları, gayleri, transları, hayvanları yani temsil edilmeyenleri ötekileri çiziyor, karikatür ile muktedirin eril tahakkümüne direniyor, sesi çıkmayanın ya da çıkamayanın sesi oluyorsunuz. Diğer yandan sansürü şiar edinmiş baskıcı bir sistemde kadın bir aktivist ve çizer olduğunuz için hegemonik erkek iktidarı tarafından buna meslektaşlarınız da dâhil siz de ötekileştirmeye uğruyor musunuz?

Bunu yapacak olanın alnını karışlarım. Kendi biricik egomu korumak için değil mesele eşitlikle ilgili olduğu için yaparım bunu.

Aslında karikatüristlerin bu konularda belli bir duyarlılığı var, o sebeple şanslı da sayılırız. Ancak içselleştirilmiş homofobi, cinsiyetçilik, transfobi hepimizde olabileceği gibi bazı çizerlerde de var. Erkek çizerlerin domine ettiği bir alan, yıllarca okuyucu kitlesini ergen cis hetero erkekler olduğu varsayılarak komik üretmiş çizerler bugünün kadın ve queer çizerlerinin ürettiği mizaha uzak durabiliyor. Onların sorunu…

Çizerler nasıl iktidara karşı muhalefet partilerinden bile daha iyi muhalefet ediyorsa, nasıl mizah üretiyorsa aynı durumu toplumsal cinsiyet meselesinde de yapacak. Yapması gerekir. Patronun işçiye, erkeğin kadına, natransın transa, insanın insan dışı hayvanlarla ilişkisinin aynı iktidar pratikleriyle olduğunu görmesi ve iktidar olana karşı komik üretmesi gerekir. Yoksa yaptıkları mizah değil, cinsiyetçi, transfobik, türcü vs. komik oluyor. Kabul etsinler ya da etmesinler geleceğin mizahı bence böyle, Gezi’de deneyimledik.

Zaman zaman “Karikatür ve Pankart, Toplumsal Cinsiyet ve Mizah’’ gibi muhtelif başlık ve içerikler ile atölyeler aracılığı ile bilgilerinizi paylaştığını biliyoruz. Özellikle sosyal medya araçlarının aktivizm bağlamında kullanımı ile birlikte karikatürdeki hegemonik durumun bozulduğunu söyleyebilir miyiz? Diğer yandan tüketim çağında üretmenin kendisi de bir karşı durma biçimi midir?

Aslında karikatür ve mizah erk olana, iktidar olana karşı yerden komik üretmiş tarih boyunca Antik Yunan tanrılarını saymazsak. 🙂 O sebeple bence bu bahsettiğin bağlamdaki karikatür aslında tarihsel vazifesini yapıyor. Ağlatana karşı gülmek de tüketime karşı üretmek de politiktir diye düşünüyorum.

Hegemonik olan belki cinsiyetçi komikti ama o da gerçekten değişiyor, değişecek, hep birlikte öğreniyoruz, gülüyoruz ve değiştiriyoruz bence.

Sevgili dostunuz rahmetli Burak Özgüner ile birlikte Türkiye’de bu konuda bir ilke imza atıp hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde alternatif bilimsel yöntemlerin kullanılması, hayvan kullanımlarının son bulması ve bu konuda toplumu bilgilendirmek, deneylerde kullanılan hayvanlar ve onların haklarını korumak amacı ile Deneye Hayır Derneği’nin kuruluşunda yer aldınız. Dünyada her yıl 100 milyondan fazla hayvanın deneylerde işkence gördüğü tahmin ediliyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Deneye Hayır Derneği yıllarca platform olarak mücadele etmiş aslında, ben sadece dernek kurulma aşamasında destek verdim, kurucu üyesi oldum. Burak’la da dernekten diğer arkadaşlarla olduğu gibi ilk defa bu süreçte bir araya geldim ve ilk defa çalıştık. Ne yazık ki aynı yıl Burak’cığımızı kaybettik. Benim katkım onların katkısının yanında denizde damla bile sayılmaz.

Bugün bilim insanları ve bu alanda faaliyet yürüten şirketler hayvan deneylerinin etik olmadığını ve aslında zaman ve maliyet kaybı olduğu konusunda hemfikir. Geleceğin bilimi hayvan sömürüsüz olacak. Ancak bugün alternatif bilimsel yöntemlere rağmen bu sömürüyü destekleyen, bu sömürüden para kazanan kuruluşlar var.

Konuya dair merakı olanlar Deneye Hayır Derneği’nden Yağmur Özgür Güven ve Oğuzcan Kınıkoğlu’nun birlikte yayımladığı “ Hayvan Deneyleri: Hayvanlar Bizim İçin mi Var? ” araştırma kitabını okuyabilir.

Sevgi tanımlarımız bir yana sevme biçimlerimiz de farklı birbirimizden. Hayvan sever akvaryumda balığı kafeste kuşu var, seviyoruz ama hapsediyoruz da sistem bu sevgiyle yenisini üretiyor. Hayvansever olmakla hayvan özgürlükçüsü olmak, yardımsever olmakla gönüllü olmak, aktivist olmak arasındaki farkları paylaşabilir misiniz bizimle?

Hayvanlarla ilişkimizi belirleyen şey sevgi değil hakları olmalı diye düşünüyorum. İnsan türü sevmediği bir hayvanı öldürmekte sorun görmüyor. Biliyoruz ki o hayvanın yaşam hakkı yasal olarak güvence altına alınsa onu öldürmek bu kadar kolay olmayacak.

İşte hayvan haklarını savunmak, hayvan özgürlükçüsü olmak bunu savunmakla başlıyor. İnsan dışı her hayvanın tıpkı insanlar gibi hakları var, yaşamak, özgür yaşamak, beden dokunulmazlığı gibi…

Eğer kediyi sevip kuzuyu yiyorsanız, buzağının sütüne dadanıyorsanız, ipekböceğinin kazana atılmasını savunuyorsanız vs. hayvansever de sayılmazsınız; bazı hayvanları sevdiğiniz belki söylenebilir o da çıkarınız doğrultusundadır. Ben bunun sevgiyle bir ilgisi olduğunu da düşünmüyorum. Apaçık türcülük bu!

Kamu kurumları, yerel yönetimler ve basın ülkemizde hayvan haklarının korunmasında yeterince duyarlı mı sizce? Özellikle basın tarafında hayvanat bahçeleri, hayvanların gördüğü şiddet, sirkler, et endüstrisi ile ilgili bilgi ve belgeler gerekli yerlere ulaşıyor mu sizce?

Yetkililerin duyarlılıkları değişkenlik gösteriyor. Mevcut 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda sahipsiz hayvanlar için kısırlaştırma zorunluluğu var mesela ama ülkedeki 1389 belediyeden sadece 234’ünde bakımevi var ki bunların çoğu hayvanların kötü koşullarda tutulup öldürüldüğü, veteriner dahi olmayan rezil yerler. Mevcut kanunu bile uygulamaktan aciz yöneticiler.

Nadiren Yunus Parkı kapatan belediyeye rastlıyoruz, mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi hayvan hakları aktivistlerinin yoğun mücadelesi sonucunda Adalar’da faytonu kaldırdı ama faytondan kurtulan atların takibi konusunda yeterli kamuoyu bilgilendirilmesi yapmıyor.

Basın ise ayrı bir âlem. Türcülük nedeniyle bazı türlerin uğradığı hak ihlalleri habere konu oluyor, mezbahalar, süt, balık, yumurta çiftlikleri, yarışlarda atların karşılaştığı sömürü, hayvan deneyleri konu olmuyor. En temelde hayvansal beslenmenin zararları dahi konuşulmuyor basında yıllardır “Meyve yemeyin, zararlı, kuyruk yağı yiyin” diyen bir kişiyi her yere çıkardı aynı basın…

Pandemi ile beraber zaten var olan fakat beraberinde daha da artan ekonomik sıkıntılar, psikolojik ve sosyolojik olarak içinden geçtiğimiz zorlu ve kaygılı süreç devam ediyor. Ne dersiniz bu süreç insanoğluna bazı dersleri alması konusunda bir fırsat verdi mi? Siz bu süreci nasıl geçirdiniz?

Pandemi var olan tüm krizleri derinleştirdi, ekonomik kriz büyüdü, kadına, LGBTİ+’lara yönelik şiddet ve ayrımcılık arttı, hayvanların neler yaşadığı ise iyice bilinmez hâle geldi. Pandeminin de tuz biber ektiği krizin tüm yükü işçinin, LGBTİ+’ların, kadınların üstüne yıkıldı.

Ders alınması için ihtiyacımız olan örgütlülüğe de sahip değiliz. Tüm bunlara şahit olduğunuz bir coğrafyada pandemi her anlamda ağır ve zor geçiyor. Bir evde oturuyorum, temel ihtiyaçlarımı karşılayabiliyorum, evden çalışabiliyorum diye ayrıcalıklarınıza sevinirken kendinizi yakaladığınızda kendinizden utanıyorsunuz. Böyle bir süreç işte…

Aslı Alpar; 1987, Ankara doğumlu. Sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya için çiziyor.

Fotoğraflar: Nazlı Yıldırım