Konuya şöyle bir teoriden bahsederek girmek istiyorum; yaşlı insanların kumanda, cep telefonu gibi teknolojik ürünlere karşı takındıkları yabancılar tavır, onların aslında bahsi geçen cihazları kullanamayacak kadar akılsız olmasından değil, o şeylerle geç tanışmış olmasından kaynaklanıyor. Aynı sonucu ters yönden varmaya çalışarak da doğrulayabiliriz; çok küçük yaşlarda teknolojik cihazlarla iyi etkileşim kurduğunu gördüğümüz çocuklar fazla zeki olduklarından değil, yalnızca alışkanlık denen şeyi daha erken edindiğinden dolayı bu yeteneğe sahip.

Söz konusu öğrenilmiş davranışlar ve alışkanlıklar üzerinden sinemanın görsele döktüğü rahatsız edici içerikler aslında gerçekten rahatsız edici mi; yoksa bizim alışkanlıklarımızın dışında şeyleri gözümüzün önüne serdiği için mi bize öyle geliyor?

Gaspar Noe “Irreversible” örneğini ele alalım -bu kısım spoiler içermektedir-; film alıştığımız hikâye aktarımının dışına çıkıp olayları tersten sıralıyor bize. Böylece izlediğimiz her sahneyi önyargısız şekilde değerlendiriyoruz. Sahne gözümüze sokulurken “insan insana bunu neden yapar” diye eleştirdiğimiz davranış, birkaç dakika sonra o olayın yaşanmasına neden olan sahneyi izlediğimizde; sebep sonuç ilişkisini kurup “Evet bu yüzden yapar,” dedirtiyor. Kısacası Gaspar Noe bize şunu gösteriyor; eğer bir hikâyede yaşanan şeylerin öncesini biliyorsanız, kendinizi karakterlerden birinin yerine koyup olumlu veya olumsuz yönde empati geliştirebilirsiniz. O yüzden ben size hikâyeyi tersten anlatayım ki daha da çok rahatsızlık duyun… Bununla da yetinmiyor, yapımlarında görmeyi en çok istediğimiz ve merak ettiğimiz sahnelerde asla yerinde durmayan bir kamera çekimi, bizi rahatsız edecek sahnelerde ise tek plan tekniğini kullanıyor. Tabii işin bu kısmı Noe’nun veya sinemanın kullandığı teknikler konusuna girdiği için bunu başka bir güne bırakalım. Usta yönetmen elbette amacına ulaşıyor ve bizi oturduğumuz yerde ağır streslere maruz bırakıyor. Peki bunun sebebi tam olarak nedir; bizi rahatsız eden şey aslında vahşet mi yoksa görmeyi beklediğimiz/alıştığımız şeylerin dışına çıkmak mı? Konfor alanımız gerçekten bu kadarcık bile ihlal edildiğinde mental rahatsızlıklarımız kolayca nasıl tetiklenebiliyor?

Bir başka örnek için daha bilindik -hatta bir klasik- örnek Elm Street olabilir. Freddy’nin yanık yüzü o kadar uzun süre bize bir korku ögesi olarak gösterildi ki kendi adıma rahatlıkla söyleyebilirim li yüzü yanmış birini görsem -anlık bile olsa- korkuya kapılma ihtimalim var. Oysa bir insan suratının kazaya maruz kaldığı için biçim değiştirmesi bende korkudan daha başka hisler uyandırmalıydı. Eğer bu filme maruz kalmasaydım böyle bir deformasyon yaşar mıydım?

Bu sorulara cevap bulmak için her ne kadar psikanaliz ya da ergenlik öncesi döneme bakmamız yeterli olsa da anlaşılabilir olan kısım şu; “alışkın değiliz”…  Yani bundan beş yüz yıl öncesine kadar meydanlarda insanların kellesi vurulurdu; bir insanın kafasının balta aracılığıyla topluluk önünde kesildiği günlerle, kan tutmasından bayılan insanların yaşadığı günler arasındaki kopukluk bir örnek olabilir mesela. Yahut toplum, etik değerler veya sosyolojik düzenin bizi avlanma, savaşma, hayatta kalma gibi önemli meselelerden muaflaştırması da başka bir açıklama olabilir.  Sinema sektörünün bu ezberlenmiş alışkanlıklardaki açığı kullanması, rahatsız edici unsurları zayıf yönümüzden faydalanarak etkileyici şekilde aktarması her ne kadar kimi insanlarca eleştirilse de zannımca yapılmaya devam edilmesi gereken bir şey. Sonuç olarak elleriyle avlanmış, kendini korumak için öldürmek zorunda kalmış, yaşam alanında huzuru sağlamak için mücadele etmiş atalarımızın gen aktarımına sahibiz ve bu kodlamalar hâlâ zihnimizde mevcut.

Üstelik yazı veya anlatı dilinin ötesinde sinema, vahşet ve şiddetin olası hâllerde aslında ne derece somut, rahatsızlık verici ve doğamıza yabancılaştığını hayal gücümüzde daha net oluşturmamıza yardımcı oluyor. Yani “biri diğerini öldürmüş” dediğimizde aklımız bize ortaya çıkan felaketi resmedebilir yahut basitçe organizma yaşamının son bulma hâli tanımına sokabilir. Ölüm, şiddet, vahşet gibi insanı dehşete sürüklemesi gereken şeylerin hayal dünyamızda karşılığının olmaması, rahatsız edici birkaç film izlemekten daha sakıncalı gibi. Sinema anlatı dilinin özgürlüğü sayesinde zihnimizi bu anlamda özgür kılıyor; normal yaşamda hayatımız boyunca şahit olamayacağımız, dolayısıyla tahayyül edemeyeceğimiz şeyleri aklımızda resmetmemiz için bize işaretler veriyor. Bu yüzden bu yapımlara da sahip çıkmalı, desteklemeli ve var olmaları için gerekli önemi vermeliyiz.