“Evden çıkarken gün doğuyordu

Çocukları uyuyordu.

Öptü çocuklarını, karısını kucakladı

Uzakta, bir başka kentte de çocuklar mışıl mışıl uyuyordular.”

 

Geçen akşam Ataol Behramoğlu’nun şiirlerinden oluşturulan, tek perdelik müzikli gösteri ; “Bebeklerin Ulusu Yok” u izledik. Ve hemen sonrasında şiirleri oyunlaştıran, eseri yöneten ve oynayan Özgürefe Özyeşilpınar ile oyundan, alternatif tiyatrolardan konuştuk.

Pınar Çekirge: Tiyatro Nil’in sanırım ilk yapımı ” Bebeklerin Ulusu Yok”. Bu proje nasıl doğdu? Şiirlerden yola çıkmak, şiirleri oyunlaştırmak…

Özgürefe Özyeşilpınar : 2006′ da Şehir Tiyatrolarına ilk girdiğim zaman kuruldu aslında Tiyatro Nil. Ancak kısa bir süre sonra kapanmak zorunda kaldı. Buna kapanmak demeyelim de olgunlaşıp öğrenme sürecine girdi diyelim. Taa ki bu projeye kadar… Dolayısıyla ‘Bebeklerin Ulusu Yok’ Tiyatro Nil’in olgunluk sürecinin ilk projesidir, diyebilirim.

Gelelim bu projenin doğuş hikâyesine… Ataol ağabey ile satırlarının ötesinde, ilk kez ‘Uluslararası Bahar ve Şiir Festivali’ açılışında tanıştık. Sözünü ettiğim festivalde değişik ülkelerden şairler şiirlerini paylaşıyorlar, biliyorsunuz. İnanılmaz bir duygu seli içerisinde, değişik kültürlerin ortak bileşkesinde insanı yaşama, insanı daha net olarak anlama ve algılama imkânı buluyorsunuz. İşte öyle bir atmosferde önceden dizelerine hayranlıkla yaklaştığınız böylesi önemli bir şairle yüz yüze gelip onun o naif, duygulu, hem aşık hem de isyankar, başkaldıran yani her şeyiyle insan yanını görünce: “Biz birlikte bir şeyler yapacağız,” dedi içimde bir ses. Tabii, henüz ortada hiçbir şey yok. Daha sonra Ataol ağabeyin “Ne Çok Hain” adlı kitabının tanıtımında “Sanatçılar Yürüyor Platformu” adına görev alan dört arkadaştan biri olmayı seçtiğim an içimdeki sese dönüp “Evet!” dedim. “Buldum!..” İlk olarak orada şekillendi şiirleri kurgulayarak bir oyun yaratmak fikri diyebilirim. Kuşkusuz, bu işin geçmişte yapılan ve halen süregelen örnekleri vardı ama neden olmasın, dedim. Sonrasında bu fikrimi biraz da çekinerek Ataol ağabey ile paylaştım. Ataol ağabey bu fikrimi çok beğendi ve hemen ertesi gün buluşup konuşma kararı aldık. Buluştuğumuzda da önce benim Şehir Tiyatrosundan atılma serüvenimi dinledi, ardından bana kaleminden dökülen devasa bir okyanus sundu. Günlerce tüm şiirlerini ve derlemelerini okuyup bambaşka dünyalara yelken açıp bir gün, bambaşka bir sahilde buldum kendimi… “Bebeklerin Ulusu Yok”; bu başlık yankılanıp duruyordu beynimde ve sarılıp telefona “Ataol ağabey! Ben bunu yapmak istiyorum.” dedim. Ve işte şimdi buradayız.

PÇ: Ataol Behramoğlu’nun şiirlerini belli bir dramaturgi içinde oyunlaştırmak, yönetmek ve oynamak, kolay olmamalı. Zorlandığın, tıkandığın zamanlar oldu mu?

ÖÖ: Ataol ağabey kaleme aldığı şiirlerde öylesine detaylı bir anlatım ve iyi bir gözlemcilikle öylesine net tespitler sunmuş ki, aslına bakarsanız, işin en az zorlayan ve en zevkli bölümü kurgu ve hazırlık aşamasıydı.

Bir dedektif hikâyesi gibi, her şiir kendi hikâyesinden yola çıkarak bir başka şiiri önerdi ve yönlendirdi. Şiirlerin hikâyeleri ve kişileri o denli netti ki bizim onlarla tanışıp el sıkışmanın dışında ekstra bir çaba sarf etmemize gerek kalmadı, diyebilirim. Sağ olsun Ataol ağabey de, fazlasıyla hoşgörülü davrandı. Biliyorsunuz, birçok yazar ve şair yazdıkları konusunda aşırı hassas olurlar ve bu hassasiyet çoğu zaman kurgulamayı oldukça zorlaştırır. Bizim en büyük şansımız Ataol ağabeyin engin hoşgörüsü ve güvenini kazanmak oldu. Biz de buna layık olabilmek için attığımız her adımda ustayla fikir alışverişinde kalmayı ve eksiksiz bilgilendirmeyi seçtik.

Yönetmek ve oynamak aşamasında en zorlayan şey aşırıdan kaçınma durumu oldu. Olabildiğince sade ve yalın bir anlatım olmasına elden geldiğince, özen göstermeye çabaladık. Çünkü bildiğiniz gibi, bu tarz işlerde en ufak abartı durumu ya da kuş kondurma çabası hem samimiyeti yok ediyor, hem de kör gözüm kör parmağına birtakım yansımalarla seyirci ile araya mesafe koyuyor. Bir de ele alınan konunun çok bıçak sırtı bir durumu var tabii. Dolayısıyla ele alınış biçimi olarak, ister istemez çok dikkatli ve ihtiyatlı olunması zorunluluğu gelişiyor otomatikman. Çünkü böylesi taze ve halen kanamakta olan bir yaraya dair cümleler kuran bir oyunun yanlış anlaşılmasına fırsat vermemek gerek. Hele ki içinde bulunduğumuz dönem göz önünde bulundurulursa… O nedenle tamamen tarafsız bir şekilde metne yaklaşıp metnin cümlelerini, gelen seyirciyi tamamen kendi söylemleri ile harmanlayarak onları düşünmeye sevk etmekti amaç. Sanırım öyle de oluyor.

PÇ: Bir anda gösteriyi durdurup izleyiciyle interaktif bir ilişkiye geçmek nasıl bir duygu? Sorduğunuz sorulara seyirciden gelen yanıtlar genelde nasıl? Katılım oluyor mu, yoksa izleyici susmayı mı tercih ediyor daha çok?

ÖÖ: Oyunlarda interaktif ilişki durumu benim çok sevdiğim bir tarzdır. Tabii, eğer oyuna da doğru hizmet ediyorsa! Başlı başına da zor bir durumdur. Çünkü her an, her şey olabilir dolayısıyla ustalık ve deneyim gerektirir. Bu oyun başından itibaren hep kendi kendini oluşturdu. Böylesi bir bölümün olmasına dair bir düşüncem vardı ancak nasıl ve hangi şiire dair hiçbir öngörüm yoktu. Derken bir gün prova sonrası “Savaş ve Barış” şiirine ilişkin düşünürken Arşimet misali “Buldum!” dedim “Aklımdan geçen sorular, o içsel konuşmalar seyircinin de aklından geçecek ve ihtiyaç duyacak o zaman o bölüm burası olmalı”. Şiir zaten kendi içinde gerekli soruları soruyor biz de bu bölümde bu soruları daha geniş perspektifte seyirci üzerindeki iz düşümlerini olabildiğince tarafsız ama tedbiri de elden bırakmadan görmeye ve göstermeye çabalıyoruz. Tabii ki, oldukça riskli ve her olasılığa açık bir durumda mevcut ama biz bu noktada sanırım tüm olasılıklara karşı hazırlıklıyız. Biz de gerek geçmiş deneyimler gerekse bu proje ile ustalaşıp daha bir deneyim kazanıyoruz.

Katılım hususunda susmaya koşullanan ve konuşmaktan korkar hale gelen günümüz insan profili göz önüne alınırsa o korku ve tedirginlik eşiğini atlatmak, oldukça zorlayabiliyor. Ancak ele alınan konu o denli evrensel ve o denli güncel ki, ister istemez kayıtsız kalınamıyor. Sorulara gelen yanıtlar nadiren şaşırtsa da, genel de hep aynı düzlemde şekilleniyor ve tek bir cümlede birleşiyor. O da Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ünlü “Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Hakiki düşüncem şudur: Ulusu savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı, “ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Ancak, ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir.” [(1923, Adana) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, Ankara, 1997, s. 128)] Bizce de aslolan bu zaten. Toplulukların her ne kadar karşıt görüşlerde olsalar bile, ortak bir değer üzerinde birleşip birlikte aynı yöne bakabilmesi çok önemli ve güzel. Savaşa karşı barışı savunan böylesi güçlü bir bütün içinde bizce en doğru ortak değer de bu.

PÇ: Ataol Behramoğlu “Bebeklerin Ulusu Yok”u izlemiş olmalı, ne söyledi?

ÖÖ: Ataol ağabey yoğun temposu nedeniyle 12 Eylül prömiyer tarihi de dâhil olmak üzere seyredememiş olmanın heyecanı ve merakı ile ancak 16 Ekim’de gerçekleşen galamızda izleyebildi. Oldukça şaşırdı ve sevindi. Kurduğu cümleleri aktarmak belki, kendi kendimize övgü gibi olacak ama sorduğunuz için bahsetmek durumundayım. Selamda yaptığı konuşmada “İyi bir iş çıkacağını biliyordum ama bu kadar kısa sürede, bu kadar imkânsızlıklar ile boğuşarak bu denli profesyonel ve mükemmel bir iş çıkacağını da, düşünmemiştim. Huzurunuzda ekibe ayrıca teşekkür etmek istiyorum, beklentimin üzerinde bir mutluluk yaşattıkları için!” dedi. Hiç kuşkusuz, böylesi özel ve önemli bir şairden bu cümleyi duymak her şeye bedel…

PÇ: Bir yönetmen olarak başlangıçta kurduğun hayale erişebildin mi?

ÖÖ : Bu sorunun cevabı benim için öylesi zor ki! Genel anlamda tabii ki, metin oluşup çalışmaya başlanıldığı an itibariyle düşlediğim birçok şey gerçekleşti. Ancak, mükemmeliyetçi bir yapıya sahipseniz içinde bulunduğunuz imkânsızlıklar nedeniyle her ne kadar düşlediğinize en yakını yakalasanız ve sahneye taşısanız da, asla yetmiyor. Biz bu projeye tabiri caizse kelle koltukta başladık. Arkamızda herhangi bir maddi birikim ya da sponsor desteği olmadan… Ancak Ataol ağabey öyle bir sihir yaratmış ki, bu dizeleri kaleminden damıtıp kâğıda naklederken, oyun can bulmak adına kendi sihirli anlarını ve yürek birlikteliklerini yarattı, yaratmaya da devam ediyor. Takdir edersiniz ki, sabit bir sahnemizin olmaması, arkamızda herhangi bir maddi desteğin bulunmaması, düşlenen teknik alt yapıdan ödün vermeyi gerektiriyor. Ancak yine de sonuç kendi adıma tatmin edici! Gelen geri dönüşler de bunun ispatı.

PÇ : Tiyatro Nil’in yeni projeleri var mı?

ÖÖ: İlerleyen aşamada elbette ki olacak, ancak henüz o kadar yeni ve o denli seyirciyle buluşmaya aç bir oyun ki “Bebeklerin Ulusu Yok” önceliğimiz ilk etapta bu projenin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamak. Öte yandan yeni proje arayışına da girmiş, bulunmaktayız…

PÇ: Ana akımın dışında gelişen alternatif tiyatrolardan biri olarak, karşılaştığınız belli başlı sorunlar neler, diye sorsam?

ÖÖ: Genel itibariyle mekân sıkıntısı öncelikli. Maalesef salon kiraları çok yüksek, sahnelerin teknik alt yapıları çoğu zaman yetersiz. Öte yandan, teknik anlamda donanımlı personel bulmak da oldukça sıkıntılı bir durum ki, biz bu anlamda oldukça şanlısıyız. Sonunda çok güçlü bir ekip toparlandı. Bir de seyirci ile buluşabilme sıkıntısı var, tabii. Bizim oyunumuz özelinde şöyle bir sıkıntı da mevcut; Ataol Behramoğlu adını gören herkes oyunumuzu şiir dinletisi olarak düşünüyor. Oysa şiirlerden kurgulanmış bir oyun “Bebeklerin Ulusu Yok”. Oyunu izleyene kadar da seyirciye, ikisi arasındaki farkı anlatabilmemiz sanırım imkânsız.

*Tiyatro Nil’e ve Özgürefe Özyeşilpınar’a teşekkürlerimizle…