Sizin gözünüzden şiiri anlatır mısınız? Şiirinizin meselesi nedir? Niçin şiir yazıyorsunuz?

Şiir karşısında kendimi okuyucu olarak konumlandırdığımda farklı bir deneyim söz konusu. Okurken sözcüklerin içindeki dünyanın akışkanlığı karşısında hayrete düştüğüm, büyülendiğim oluyor ama şiir akışkan bir şeydir, büyüdür diyemem. Yazarken, kaskatı kesildiğim, tıkandığım sayısız andan geçiyorum. Bu, yazmaya başladığım andan itibaren beliren imgeler ve çağrışımlarla bir bütünlük yakalamaya çalıştığımdan kaynaklanıyor. Yaşadığım büyük bir çarpışma ya da yüzleşme sonrası onunla yazmak dışında ne yapacağımı pek de bilmiyorum. Bu anlamda şiire çok yabancı olanlar için onun yogaya benzediğini söylüyorum, onun kadar içe dönük ve iyileşmeye yönelik bir deneyim. Yogadaki gerilme hareketlerini, dilin esneme halleri gibi düşünebilirim. Hangi sözcükle nereye kadar gidebiliyoruz? O cümlenin içinde ne kadar rahatız? Alıştırmalar kolaylaştırıyor. Ve şiir başkalarına uzanmayı da sağlıyor. Yaşadıklarım, dünyada olup bitenden, ülkenin politik tavrından bağımsız değil, oturup tam olarak ne hissettiğimi idrak etmem için yazmam gerekiyor. Buna ihtiyacım var. Tam olarak neyle mücadele ediyorum? Oturup güzel, güneşli bir günün anısına, bir göle şiir yazmıyorum mesela. Yazsam fena mı, değil. Ama ona sıra gelmiyor.

Benim şairim, benim şiirlerim dediğiniz biri ya da bir kitap var mı?

Benim şairim diyebilir miyim emin değilim. Ama dilime yön vermiş, şiir yazmamı teşvik etmiş ve bana, “Ne duruyorum yazmaya devam etmeliyim,” dedirten şairler var. Anne Carson’ın kardeşinin ölümünden sonra topladığı kitabı NOX bunlardan biri. Susan Howe ve Erica Baum’un dilsel deneyleri, Gülten Akın’ın ve Lale Müldür’ün 90’lı yıllarda yazdıkları, Nilgün Marmara’nın ancak yeniden daktiloya çektiğimde ayırdına vardığım Dakitolaya ÇekilmişŞiirler’i, Adrienne Rich’in The Atlas of the Difficult World kitabı, Anna Akhmatova’nın çevrilmiş şiirleri.

Sizden önceki dönemin şiirlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Böyle bir değerlendirmenin hakkını verebilmek uzun bir yazıyla mümkün olur. Bir önceki dönemi tek bir küme altında toplamak mümkün değil. Doksanlar şiiri, İkinci Yeni, Modern Dönem ve Tanzimat öncesi şeklinde, hatta daha başka üst başlıklarla birçok bölüme ayırmak gerek. 2000’lerdeki şiir dergilerinin etrafında gelişen şiir dilini ise ayrı değerlendirmeli. 2020’den baktığımda, şiirin kurallı yapısının ve formunun zaman içinde nasıl değiştiğini, esnediğini gözlemleyebilmenin bir ayrıcalık olduğunu söyleyebilirim. Keskin hatlarla ayrılan her bir akımdan diğerine neredeyse bir geçişlilik söz konusu, biri olmasa diğerinin dili evrilmeyecekti.

Bugün yazılan şiiri nasıl buluyorsunuz, eskisi kadar güçlü mü sizce toplum üzerinde?

Şiire böyle bir görev yüklenmesini romantik buluyorum. Sabah uyandığımızda erişebildiğimiz bilginin, maruz kaldığımız yığının haddi hesabı yok. Her şeyin çok hızlı değiştiği, üst üste katmanlandığı, (Sevgi Soysal’ın Ay’ı Boyamak hikâyesindeki adamın Ay’ı boyamak için bir önceki fırça izini yok etmek için durmadan bir kat daha attığı geliyor aklıma) bir zamanda şiir, nefes alanı açabilmeyi hâlâ becerebiliyor. İnternet çoğu zaman kara bir delik, anlamsız işaretler bütünü, içselleştiremediğimiz türlü duyguyla dolu. Şiir, çaresizliğimizle bizi baş başa bırakmıyor; yola çıkmamızı, yol almamızı sağlıyor. Ve görünen o ki, hak ihlalleri, şiddet eylemleri ve kadın cinayetleri hakkında daha çok şiir yazılacak.

Geçmişten bugüne toplumsal değişimin izini şiirde görebiliyor muyuz? Ya da görmeli miyiz?

Bence görmemek kaçınılmaz. Bugün evden yazmak, sokağa çıkınca yazmak, stadyumdan yazmak, otobüs durağından yazmak, parkta yazmak; dün evden yazmakla, sokaktan yazmakla farklı bir tecrübe. Şiirin toplumsal hareketliliği, gündelik hayat pratiklerini dışlayabileceğini sanmıyorum. Kaldı ki, toplumsal hareketlerden, politik krizlerden bağımsız bir şiirsellik söz konusuysa o da izini sürmeye değer bir şey söylüyordur.

Neden az okunuyor şiir, roman neden hep daha ön planda? “Şiir bitti” diyenler haklı mı?

Şiir, diğer türlere kıyasla az okunan bir tür olabilir. Bir romanı her yerde okursunuz. Romanda kaldığınız yer diye bir sayfa vardır. Şiir kitabı okuyucudan zaman, mekân ve sayısız okuma talep eder. İçine girmenin vakti ve yeri vardır. Ama öyle bir şey olur ki, tek bir şiirin yarattığı etki çokça romanın ötesindedir. O doygunluk hissini bir kez yaşayanların kolay kolay şiir bitti diyeceğini sanmıyorum.

Sizce günümüzde şiir hak ettiği değeri yayıncılık dünyasında görüyor mu? Yeni dönem şairler, kitaplarını yayımlatmakta zorlanıyorlar mı?

Şairin hangi yolu izlemek istediğine göre durum değişiyor. Sadece şiire odaklanan yayınevleri var ama onların sıkıntıları ayrı, çoğu dağıtım problemi yaşıyor, zaten kar etmiyor ve küçük bir çevrede tıkanıp kalıyor. Diğer tarafta dağıtım problemini çözmüş büyük yayınevleri var ama onların bir kısmı kitap tasarımında esnek değil, bir kısmı da şairin dilini kısıtlıyor. Yaşasın kendi basım kitaplar diyeceğim,fakat onun için de devamlı sosyal medyadan reklamınızı yapmanız ya da seyyar satıcı gibi sokaklara çıkmanız icap ediyor.

Şiir öğretilir mi, herkes şiir yazabilir mi?

Bernadette Mayer’in Yazma Deneyleri adını verdiği bir liste var, birçok şeyin şiirselleştirilebileceğine dair bir liste bu. Ben Mayer’in maddelerinden ilhamla şiir yazma atölyeleri yapıyorum, daha çok bir tür esinlenme çalışması, bir yazı deneyi gibi. O atölye deneyimlerimden söyleyebilirim ki, aslında insanlar şiir yazmaya çok hevesliler. Kelimelerle oynarken nasıl keyif aldıklarını görüyorum ve bu çalışmalar benim için de epey ilham verici oluyor. Şiir yazmayı öğretmek kulağa hiç hoş gelmiyor ama neden olmasın! Tabii, iki saatin sonunda ortaya çıkacak bir şey gibi görmemek lazım şiiri, belki öğrenildikten bir süre sonra kendiliğinden çıkacaktır. 

İlk şiiriniz nerede ve ne zaman yayımlandı?

İlk şiirim Kitap-lık dergisinde 2014 yılında yayımlandı. O dönem Efe Murad’la yeni tanışıyorduk, beni dergilere şiir yollamam ve yazdıklarımı kitaplaştırmam konusunda ikna eden o olmuştu. Sayesinde görünürlük kazandım.

Çeviri şiir hakkındaki fikirlerinizi paylaşır mısınız? Sizce şiirde çeviri bir aktarma mı bir yeniden yaratma mıdır?

Sappho’yu, Akhmatova’yı, Füruh Ferruhzad’ı kendi dillerinde okuyabilmek çok isterdim. Bazı çevirileri diğerlerinden ayıran, çevirmenlerinin kafayı kırıp şairin hayatına nüfus etmesiyle mümkün oluyor. Kaldı ki aynı kişi iki dildeki oyunlara aşina olmalı, kültürel referansları da bilmeli. Aslında bir çevirmenden, bir şairden alabileceğimizin fazlasını bekliyoruz.

“Şiirsokakta” hareketi ile ilgili fikirleriniz neler?

Manidar bir zamanda ortaya çıktığı için kucaklayasım geliyor ama ikinci Yeni’den öteye gidemeyişini sorunlu buluyorum. Şiirsokakta olmayan sıradan bir duvar yazısını daha şiirsel bulduğum oluyor.

Ödüller hakkındaki düşünceleriniz neler, ödül şaire ne gibi avantaj ve dezavantajlar sağlıyor?

Türkiye’de yıllardır değişmeyen jüri üyeleri var, dolayısıyla çoğu zaman ödüllü şiirlerin tozlu ve muhafazakâr kalması kaçınılmaz. Bir yandan da şairin ve şiirin görünürlük kazanması açısından bu ödüllerin kimisini faydalı buluyorum, özellikle şaire sonrasında kendi yolunu tayin edebileceği bir alan açılmışsa.

Şiir yıllıkları şiir seçkileri hakkındaki fikirleriniz neler?

Kaç kadın şaire yer verilmiştir?

SEVİNÇ ÇALHANOĞLU (1988, İstanbul) Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. EvdeBir Gezinti (Periferik) (Nod Yayınları, 2016) ve Et/ve/Fal (Heterotopya Yayınları, 2017) adlı iki şiir kitabı var. Mekân, hafıza ve edebiyatla bağ kuran çalışmaları çeşitli sergilerde yer aldı. İstanbul, Amsterdam ve New York’ta okuma performanslarına katıldı.

Sosyal medyada Sevinç Çalhanoğlu: