Yokuş Yola dergisi Genel Yayın Yönetmeni Cihan Ülsen’in şiir kitabı Kendinden Başka Herkes geçtiğimiz yıl mart ayında Edebi Şeyler tarafından yayımlandı. Geçen zamanda gördük ki henüz ilk kitabı olmasına rağmen iyi şiirin takipçisi, seçici bir okur kitlesi var Ülsen’ in.

Şiirden yeni bir dil yaratması beklenir beklenmesine de bu beklentiyi her şairin gerçekleştirebildiğini söylemek pek mümkün olmaz. Ülsen şiirine kendi sesini verebilenlerden. Şairin kendi sözü ile “İlk kitaptır, bakiyedir.”  

Ülsen ile şiirden, edebiyattan, sinemadan, Kendinden Başka Herkes’ ten konuştuk.

Edebiyat dünyasına nasıl girdiniz?

Edebiyat dünyasına girmek ifadesinden çok, Paul Celan’ın söylediği, mesken tutulabilir bir kendimize doğru giden yola girmekten mi bahsetmeli bilemedim. Edebiyat dünyasına girmek deyince bir adım halinde belirmiyorum kendi gözümde çünkü bir şekilde kendimi bu dünyanın içinde hissettim hep. Yine de, bir ürünle bir okura temas etmek olarak bakarsak 2013 yılında İzdiham dergisinde yayımlanan “Biz Eşit Değiliz Sevgilim” şiirimle diyebilirim. Sonrasında birçok dergide, farklı zamanlarda şiirlerim yayımlandı. Şiirlerin yanı sıra deneme yazıları ağırlıklı olmak üzere yazılar da yazdım. İşin okur olmak kısmı ise içinde hissettiğim o kesintisiz sürecin en keyifli tarafı oldu hep.

Yaşar Kemal, “İçinde toplumun olmadığı edebiyatı kabul etmem,” diyor bir röportajında. Edebiyatın ille de şiirin yol göstermek, toplumu bilinçlendirmek gibi bir görevi var mı sizce?

Yaşar Kemal’in toplum ve edebiyat bahsinde söylediklerine -ilk duyuşta- katılıyorum. Ama bu söyleme katılmam kesin bir hakikate tekabül etmiyor. Zira Oscar Wilde’ye olan sadakatime de gölge düşürmek istemem. Ya da “Sanat, sanat için midir, toplum için midir?” meselesinde de boğulmak istemem.

Edebiyata nereden bakarsanız bakın; ister bir güzeli kurtarma çabası olarak isterseniz de toplumsal bir çaba olarak hep aynı kapıya çıktığına inanıyorum.

Birey-toplum ilişkisi birbirine çok geçmiş, birbirini besleyen kavramlar. Toplumcu gerçekçi diye tarif edilen eserlere bakın muhakkak bireye de yönelen bir bakışın olduğunu göreceksiniz. Tersi durumun da mümkün olduğunu söylemeye gerek yok. Burada “bilinçlendirmek” ifadesini alt üst ilişkisinden ziyade yazarı ve okuru aynı kaderde yan yana tutan başka bir açıdan ele almak istiyorum.

Edebiyatı ben daha çok “fark etmek” noktasından tanımlıyorum. Fark etmenin derinliği ile ve özgün bir üslupla ifade edilen her şey insanı ya da toplumu kendiliğinden dönüştürme, geliştirme ve açma gücüne sahiptir. Ama yazar ve şairler elbette ki kendilerince bir tercih yapabilirler ve bu tercihin takdiri de okurlara düşer.

“Şiir, kaybeden kazanıyor oyunudur. Ve gerçek şair, kazanmak için ölünceye dek kaybetmeyi seçer.” diyor J.P. Sartre, siz ne dersiniz?

Kayıpların, kusurların ve eksikliklerin şiiri besleyen bir tarafı olduğu muhakkak. Cennetten düşüş ile başlayan dünya algısı binlerce yıldır insan tanımının ilk köklerine hitap ediyor. Bu yönüyle, haklı elbette. Bununla birlikte, yaşamın şair ve şiir üzerinde özgün bir kimyası var, tanımlar ve duygular durmadan yer değiştiriyor. Belki söz konusu aktarım kazanmak ile ilişikli görünse de şair, kendi tabiatıyla, en hüzünlü aktarım damarını seçer diyerek Sartre’a eşlik edebiliriz burada.

Soru ile beraber Majid Majidi’nin “Cennetin Çocukları” filminin final sahnesi canlandı gözümde. Finaldeki sahnenin aklımıza kazıdığından hareket edersek ( kazanmak/kaybetmek meselesi üzerinden ) hayatın, milyonlarca ihtimalin ve denklemin üzerine kurulu olduğunu kabul etmek gerekiyor. Hangi ihtimal ve denklemin kazanmaya, hangisinin kaybetmeye karşılık geldiğini deneyimleyip görüyor insan. Yine de Sartre gibi böyle büyük bir cümle kurmaktan imtina ederim. Şairin kaybetmek gibi bir yazgısından bahsetmektense kusurundan ve eksiğinden bahsetmek ya da buradan meseleyi yakalamanın daha sahici olduğunu düşünüyorum. Ölünceye dek bir kusurun varlığının farkında olmak, kazanmak ve kaybetmek bahsinden daha önemli geliyor bana.

Şiiriniz okurda kendine nasıl bir yer bulsun istersiniz?

Bir okur olarak bende sevdiğim şiirler, gündelik yaşamımın ve düşünce dünyamın içinde teklifsizce her an kendine hareket alanı buluyorlar ve bu serbest, dinamik, bazen içine çeken bazen dünyaya doğru dalga gibi atan hâli seviyorum. Ama söz konusu olan kendi şiirim ve okuru olunca, önceden var olan bir istekten ziyade sanırım bunun her okura yansıyan farklı etkisine, kişiye özgü dışavurumlarına tanıklık etmek, yaşamla ve okur arasında kurulan bağda bir yerde durduğundan haberdar olmak, bunlar güzel deneyimler ve kesişmeler.

Batı lisanı ile şiir, “yapılan” doğu lisanı ile söylersek “sezilen” bir şeydir. Teknik ile sezginin bu karşılaşmasından meselenin sezgisel tarafında kalmayı tercih ettim hep. Sezgisel olanda farkındalığının daha fazla, bilincin daha sahih olduğunu düşünüyorum. Tam bundan dolayı sanatın ve özelde şiirin var olandan kaçış ve var olanı dönüştürme gibi bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Yazanın kendisinden uzaklaşarak varlığını harekete geçirdiği bir eylemin sesi olarak tarif edecek isek, şiirin, bu sese kulak kabartan bir yerde olmasını isterim. Bu dikkat ve teyakkuz haliyle hemhal olan kaçış ve dönüş dinamiği şairin kendisi için de eseri için de okuyucusu için de dönüştürücü bir etki taşır. Biraz kaçmak, biraz dönüştürmek, biraz varlıktan aşağıya düşmek, varsa biraz da olan bitene tanıklık etmek okurla birlikte varacağımız yer olsun isterim.

Sanat eserleri yaşananlardan bir bellek oluşturuyor. Geriye baktığımızda toplumsal değişim ile şiirin değişimi arasında bir ilişki var mı?

Milan Kundera “Roman Sanatı” adlı kitabında şöyle söyler: “Bir şair için yazmak, ardında ‘hep orada olan’ bir şeyin saklandığı duvarı yıkmaktır.” Kundera’nın bu tanımı kabul edersek şairin görevi ile tarihin işlevinin kesiştiğini söyleyebiliriz. Çünkü tarih de bir şey yaratmaz, o sadece keşfeder ve açığa çıkarır.

Bellek meselesini hem tanıklık hem müdahale kavramları ile birlikte düşünmeyi tercih ederim. Salt tanıklığın bir bellek oluşturabileceğini düşünmüyorum. Birçok meseleye tesir edebilirsiniz, birçok yönünü farklı kılabilirsiniz tanıklıkla. Ancak müdahale kudreti elinden alınmış bir tanıklık bellek oluşturamaz.

Şiir ve toplumlar arasında, büyük ya da küçük ölçekte etkileşimler hep olmuştur. Bazılarında bireysel söylemler geniş kitleleri yönlendirmiş, bazılarında toplumsal söylemler hem toplumda hem bireyde karşılık bulmuş olabilir. Şiir hem çağdaşlarına hem geçmiş kuşaklara hem doğmamış okurlarına açılan çok zamanlı bir sanat dalı olması yönüyle bütün değişimlerin arşivini kendinde saklı tutar. Diğer yanıyla değişim ve dönüşümün kodlarına sahip olduğu gibi, dönemine tesir edememiş şairlerin, akımların, muğlak dönemlerin de yeri vardır. Günümüze bakınca da değişen gündelik yaşam, konuşma kalıplarının, serbest ve özgün çeşitli tarzların dönemimizdeki değişimle bir frekans tutturduğu açık.

Lacan’ın bir sözünü anımsıyorum: “İnsan varlığının yazgısı ötekinin borçlarını silmektir.” Bu borç değişim/dönüşüm ilişkisinde bir bellek borcunu içerir mi? Önemli bir soru olarak hayatımızı işgal etmeli bence. Hiçbir zaman ödenmeyecek bir borcun altına nasıl girer insan, sorusunun zor bir çabaya karşılık geldiğini biliyorum. Yine de öteki uğruna bir konuşma ekonomisi oluşturamazsak yazdıklarımızın sahiciliğini nereye koyacağız? Yine Paul Celan’ın dediği yere geliyorum, sanat eserinin seyri, mesken tutulabilir bir kendine ve başkasına doğrudur. Bütün bir çaba durmadan akan suya bir bellek kazandırma çabasıdır.

Kitabınız, özellikle duygusal anlamda sizi nasıl bir sınava soktu?

Kendinden Başka Herkes’e beni sormak lazım gibi geliyor bana. Ne söyleyeceğini cidden merak ediyorum. Şehadet parmağım su toplamıştı uzun bir zaman. “Kendinden Başka Herkes”i toplanan bu suyun en büyük delili ve emaresi olarak gördüm hep. Farklı zaman dilimlerinde yazdığım şiirlerin hepsini, sıralı halde, bir kitap halinde seyretmenin, o zaman tüneli algısı ile karşıdan bakmanın, bütüne bakmak gibi bir etkisi var. Bununla birlikte, akışa bırakarak izlemenin rahatlığını da zamanla getirdiğini söyleyebilirim. Ürettiğiniz herhangi bir şey sizden başkasına doğru yola çıktığında onu daha geniş perspektiften görebilmenin imkânlarını tadıyorsunuz ve bunun geliştirici bir yönü var.

Size ilham veren yabancı şairler kimler? Bugünkü dünya şiirini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünya şiirinin bendeki algısı tek bir zamanda yazılmış ve bazı büyük şairlerin bazı yol kenarlarını tuttuğu bir evren gibi. Dünya şiirine, antoloji gibi bakmak algısını seviyorum. Farklı ülke ve milletlerden farklı zaman dilimlerinde yükselen seslerin evrensel bir zamanda yazılmışlar gibi satırlardan akmasının başka bir enginlik hissi var. Rilke, Melayê Cizîrî, Rimbaud, Baudleire, Mahmud Derviş, Ciğerxwin, Octavio Paz, Paul Celan, Ehmedê Xanî ve Sohrab Sepehri şiirlerinin şiirden aldığım lezzette ve güçte tesiri büyük.

Dünya şiiri hakkında genel bir değerlendirme yapmak haddim değil. Ancak Kürt şairler dışında diğer şairleri de kendi dilinden okumak isterdim. Bir dilin en kristalize olmuş hâlinin başka bir dilin imkânları içinde sesini ve rengini koruyabileceğine inanmıyorum çünkü. Bu anlamda dünya şiirinden payıma ağırlıklı olarak şiirin çeviri hali düşüyor. Rilke’nin saf ve büyülü üslubunu, Rimbaud’un görkemini, Baudelaire’in sarsıcı kasvetini ana dilin kendi iç imkânlarından uzakta, eksiklik duygusundan bağımsız bir hisle okuduğumu da söyleyemem.

Kaynağını çoğu kez kendiyle hesaplaşmadan alan ironik bir dil ve söyleyiş biçiminin sözcük seçimlerine yerleştiğini görüyoruz bazı şiirlerinizde. Şiirin içeride ve dışarıda, dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz?

Şiirde samimiyet hissi sanırım kendine özel bir etki alanı taşıyor. Katı ve matematiksel bir dönüştürmeyi değil anlatmanın samimiyetini seçtiğinizde bu samimiyet içinde kendiliğinden dönüştürücü bir güce erişiyor olabilir şiir. Bu belki sanatın ve hayatın bütün alanlarına sinen en dönüştürücü güç olabilir. Samimiyet, dil ve üslubun iletkenliğini belirleyen güç.
Kendi ile hesaplaşmadan hareketlenip bir ödeme şeklini alan bir ses yakalamaya çaba gösteriyorum. Bir ödeme şekli olarak güzeli kurtarmak… Lisanın imkânlarını yadsımadan, bir kurtarma telaşı da diyebiliriz buna. Byung Chul Han “acemilik teröründe” yaşadığımızı not düşer. Buna katılıyorum. Ama katılmaktan fazlasını yapmak gerek. Tanıklık ve müdahale kavramları tam da bundan dolayı önemli.

Mahrumiyet çağında, her türlü ontolojik dertleri yok sayarak ömrümüzü tüketiyoruz. Tek zamanlı, tek yönlü, tek kullanımlı portatif hayatların sakinleri olduk hep birlikte. Bunu hem zamanı hem de mekânı kaybetmek olarak da görebiliriz. Bunun sonucu ise hep ihmal ve unutkanlığa saplanıp kalmak oluyor. Nüfus kayıtlarından kaydımız düşmüyor belki ama varlık tahtında silinip yok oluyoruz. Burada Simone Weil’in dediği yerden yani her varlığın başka bir şekilde okunmak için sessizce haykırdığı ve bu haykırışlar karşısında sağır kalınmaması gerektiği yönündeki sözlerinden başlayabiliriz. Sessizce haykırana sağır kalmamak içeride ve dışarıdaki dönüştürücü gücün başlangıç noktası olabilir. Şair, bu kurtarma anında lisanının içinde kalmaya mecbur bir hâlde gerekirse ütopist bir yerden mevzilenmeli diye düşünüyorum. Dönüştürücü gücünü buradan alacak dili ve söyleyişi. Buna yazı kalem burcunda “Cesaret Üretimi” diyebiliriz.

Kitabın kapanışı “Şüphe nedeniyle ölümüne altüst oluşların görkemini bulamazsın mutlulukta. Mutluluğun yüce bir yanı yoktur.” (Huxley’in Cesur Yeni Dünya) alıntısı ile bitiyor. İnsanın aklına herkesin mutlu olduğu tek renk bir dünya mı yoksa acılarla, sevinçlerle yoğurulmuş içindeki her bir bireyin farklı bir renk taşıdığı dünya mı sorusunu getiriyor.

Şüpheye düşmek, insanın kadim daha önce bahsini ettiğimiz cennetten düşüşüne kadar giden, insanı diğer yaratılmışlardan ayıran, çok fazla yoğunluğa gebe bir deneyim. İnsanı bir şeyleri hazır bulmaya değil, onların içinde hazırlanmaya ve yaşam macerasını dip akıntıları ve su üstünü aynı anda tecrübe etmeye sevk ediyor. Elbette ki, çok fazla tuzlu su yutmak da buna dâhil. Ama ancak böyle, bir simülasyonda değil denizde olduğunuzdan emin olabiliyorsunuz. Kendinden Başka Herkes, ilk bölüm ile kurulmaya çalıştığı denklemi ikinci bölümde şüphe ile yeniden bozmaya çalışıyor. Kesin ve tanım yapan şiir ve dizelere yine kendi içinde bir karşı duruş sergiliyor. Bu karşı duruşu önemsiyorum. Herkesin dünyayı kurtaracak, demir betonlar ardına saklı büyülü sözlerinin olduğu bir dönemde, varsa kendine ait olana dahi şerh düşmek gerektiğine inanıyorum. İnsan sınanmadığı yerden cevaplar vermemeli hayata karşı. Aksi durumda hazin bir sonla karşı karşıya gelmemek işten bilen değil. Bana göre geldiğimiz noktada en büyük barbarlık, ‘eylemsiz tanım’ yapmaktır. Çünkü tanım yapıp kendini işin içinden sıyırmak kolay ve korunaklıdır. Çünkü tanım yapmak feragat etmek istemediğiniz yerden başlar kendini dayatmaya ve bu yer sınırlarınızı çizerek kendinizi daha çok öncelemenizi salık verir.

Buraya kadar geldi iseniz kibrin kale muhafızı oldunuz ya da olmak üzeresinizdir. Bu açıdan Adorno’dan mülhem söylenen “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır,” lafı ziyadesiyle suya sabuna dokunan bir söylem. Ben bu kadar sabuna teşne söylemleri ruhun kayması ile eşit görüyorum. Kirlenmenin hatırı ne zamandan beri bu kadar görmezden gelindi, artık hesap edemiyorum.

Bazı cümleler –genellikle aforizmalar- çok afili duruyor yazınca/okuyunca. Toptan bir reddedişle söylemiyorum elbette ama eylemden kopuk her aforizma kendine ziyandır, hayrını gören de olmamıştır. Tefekkürden koparılmış ve eylem yoksunu kalınan her afili cümle, kendi hayat pratiğinizde kör topal kalıyor ne yazık ki.  Böylesi çarpık durumların yaşandığı yerde kendi yönümü bulmak adına şüphe, bir ruh olarak bütün bir kitaba yayılmıştır. Kendine durmadan çeki düzen vermek ve kurduğu her aforizmada kendini tashih etmek hatta çoğu zaman kendini karşısına alma pahasına hem de…

Şiirlerden oluşturduğunuz tanıklık okuruna da hayata düzene parçası olduğu sisteme eleştirel gözle bakarken yaşanan onca acıya rağmen öfke ve hıncı değil umudu taşıyor. Dil ve şiir ilişkisi hakkında ne söylemek istersiniz?

Hınç ve umut yan yana durabilen iki kelime bazen. Zehri akıttığınızda arkasından şifaya da kavuşmanız mümkün. Yaşam bir alma verme dengesinin farklı versiyonları olarak yaşanıyor küçük ölçeklerde. Zıtlıkların arasında toplum ve düzenin çarpık taraflarına öfke duymak, bir umudun, önemsemenin ve kayıtsız kalmamanın göstergesi. Dil ve şiir, sözün imkânlarında, yaşamın tüm imkânlarını dener buna ölüm de diriliş de, hınç da umut da dâhil. İnsanların başına gelebilecek en korkunç şey bellek kaybıdır demiştik. “Sürgüne gönderilmekten daha kötü olan tek şey ise sürülmüş olduğunu unutmak” bahsinde ise hayat bizi gördüğünü ve eli yükselttiğini söylüyor. Bunun sebebi hayata, geçip gidenlere ve yaşananlara karşı takınılan tavırdır. Tavırsızlık deyip işin içinden çıkabilirdim ama bu meseleyi meşrulaştıran bir tavrı da içinde barındırıyor. Bütün bu toplamda hep şunu düşündüm aslında: Ses çıkarılması gereken durumlarda, sessiz kalınmasından daha tahrip edici bir tavır yoktur bu hayatta.

Kayıpların yasını tutabilmek kolay değil elbet, edebiyatın iyileştirici gücüne inanıyor musunuz?

İnanıyorum. Ama ne zaman iyileştireceğine kendisi ve okurun ve yazarın yaşamla kurduğu bağların dinamiği de karar veriyor diyebilirim. Bazen sadece suyun üstünde tutabilen, bazen de aslında istikametinizin dosdoğru olduğunuzu düşündüğünüzde sizi alıp sarsan, alt üst eden bir tarafı da var. Bir de talip olduğunuzun ne olduğu da önemli. Mevlana’nın “İyileşmek için hasta olmak gerek” sözünü hatırdan da düşürmemek gerek. Edebiyat bazen hasta da düşürür ve bunu bile isteye yapar. Hasta düşmek iyileşmenin ön şartıdır. Bunu da göze alarak yarayı ve yaralanmayı dışlayan bu gücü kül halinde kabul etmek gerek.
Kayıpların yasını tutalım ama tuttuğumuz yası zamanı geldiğinde tahliye etmesini de bilelim.

Edebiyat hem yasın nasıl tutulacağını hem de yastan nasıl çıkacağınızı göstermez belki ama buna dair önemli ipuçları verir.

Şiirlerde sarsıcı bir zaman mekân duygusu ile de sarıyorsunuz okuru, sanki bazı kareleri hafızanın derinliklerine çakar gibi. Bu bize görsel sanatlara özellikle sinemaya yakın ilginizin ipuçlarını da veriyor sanki. Şiirlerin bir noktada aklıma Abbas Kiarostami’yi taşıması bir tesadüf mü?

Kendinden Başka Herkes’te sinemaya ve filmlere ilişkin bazı göndermeler mevcut aslında. Meraklı okuru için ekmek kırıntılarından bir oyuna davet aslında. Yokuş Yol’a dergisinin son sayısında yayımlanan “Yanılgı Talimleri” şiirinde bu meselenin benimle ilgili tarafını daha da açık ettim galiba. Şöyle diyor şiir;


“kül saçılırsa perdelere, başa saralım filmi ateşin de çatmasının bir öncesine
ilk inanç, ilk tereddüt, ilk çelişki ve acının insana kırıldığı o ilk kareye”


Görsel sanatlar ve sinema, şiirin projeksiyonla seyredilen hâline karşılık gelebiliyor. Seyir hali, bende çocukluk zamanlarına kadar giden bir hâl. Beş yaşlarımda sokaklarda kaybolmayı, gelip geçeni ve yaşamın akışını izlemeyi severdim. Sinema ile tanışınca sokaklardaki kaldırımlarla sinema koltuğu arasında benzer bir zemin bulmuş olabilirim. Hâlâ da bir çay ocağında taburede oturup dünyayı uzun süre seyretmeyi temel bir ihtiyaç olarak görüyorum. Çünkü bu hareket hâlinde olan her şeyin arasına giren görünmez çarkların sesini dinlemenize izin veriyor.

Abbas Kiarostami sinema derslerinin birinde öğrencilere şöyle bir tembihte bulunmuştu: “Başlangıç olarak her daim olayların kaynağına gidin. Yaşamın kendisine. Olan biteni keşfedin. Sonra ilerleyin.” Yaşamın kendisine ilerlemek olarak tanımladığı yer tam da onun sinemasının anahtarı gibi geliyor bana. Bu anlamda kesiştiğimiz yerin bu olduğu, yaşamın kendisine doğru bir dilin imkânlarını aradığımı söyleyebilirim ben de. Seyir hâlinde bir şiir yazmaya çalışıyorum. Seyrin bazen kesintisiz sürmesinin bazen de anlık kopuşlarla irkilmesinin şiirime yansıması bundan. Tamamlanmamış her dizeyi ya da sonu gelmeyen her şiiri okuyucusuna emanet etmek bu izleyişe aslında bir davet olarak görülmelidir.

“Biz eşit değiliz sevgilim” başlıklı şiirinizde

“Senin için bütün siyasi haritaları yakabilirim

revizyon diyebilirsin buna

ya da ağzına gelen herhangi bir enformel sözcük

sözlüklere bakmak çocukluğumuzdan beri ayıp

ama biz bunun üstesinden geliriz…’’  

diyor şair. Tüm kötülüklerden sığındığımız aşk her şeyi temize çekebilir mi? Kurtuluşumuz aşkta mı?

Aşk bahsinde Kierkegaard’ın tarafında kalmayı tercih ederim. “Yalnızca bıçağı çeken İshak’a kavuşur.” demişti. Turgut Uyar belki bir karşılık değil ama hal-i pür melalimizi Veys’te “Her şeyin eskimek olduğu bir kıyıda herkese bir bıçak” diye tarif etmişti. Bıçağı çekmekle siyasi haritaları yakmak aynı kapıya çıkıyor benim nazarımda. Ama bir de nehrin öbür yakasında eskiyen ve bize de sirayet eden bir tükenmişlik var. Aşk tek başına yaşanmayacak kadar bir sürü denklemi içinde barındırıyor artık. Kaynayan tencerelerden sözlüksüz büyüyen çocukların kekemeliğine kadar hem de… Dış güçlerin içteki yoğunluğa karşı büyük bir mücadelesi var. Kavga artık iki kişinin arasındaki bakışlardan fazlasına tekabül ediyor.

O zaman biraz daha rahat yol alabiliriz. Aşk, kurtuluşumuz olmasa da, insanı yeryüzüyle ilişkili tutan, insanın tüm hallerde çekiminin de içine dâhil olduğu bir kimya. Bu kimyanın varlığı değil ama sürekliliği artık büyük bir soru işareti. Soru işaretlerini sevdiğimizi söyleriz ama temas halinde en can yakanın onlar olduğunu da fark ederiz. Aşk, artık soru işaretlerinin tahakkümü altındadır. Ebedi ve ezeli olan, ruhundan sökülüp alınmıştır. Zira ne anın içine dalmak gibi bir gayreti kalmıştır aşkın ne de ulaşmak istediğine dair zor koşullara tahammülü kalmıştır.

Mesele benim tarafımdan net bir şekilde anlaşılsın diye biraz daha abartarak söyleyeyim: Bir aşk güzellemesini yapacak ruhu ıskartaya çıkartalı çok zaman oldu. Kurtuluş ekonomisi cari değil artık. Aşk, asgari ücretten sual edilir olduğunda “en kullanışlı bahanelerle bile sevebilme” durumunu kabul etmemiz gerekiyor.

Bütün bu söylemlerimden aşka toptancı bir bakışla yaklaştığım anlaşılmasın. Kıymeti kelimelerde bırakılmış bir durumdan bahsediyorum. Ernesto Sabato “Direniş” kitabında her şeyi kelimelere yığmanın konforundan bahis açarken galiba tam bu noktaya işaret ediyordu. Eylemden ve hareketten koparmamalı bizi kelimeler. Sözün bir büyüsü var ama eylemin olmadığı bir sözün haysiyetinden de bahsedemeyiz.

Kierkegaard ve Turgut Uyar’ın yanına Ali Şeriati’yi ekleyip durduğum tarafı tam tekmil tarif etmiş olayım. Yalnızlık Sözleri’nde şöyle demişti Şeriati; Aşk, için’siz bir eylemdir. Bu mevzuda ama’lı cümlelere gönül indirmeyeceksek biz bunlarında da üstesinden geliriz.