“Ev; kızların cezaevi, kadınların çalışma yeridir.”

Bernard Shaw

“Mesleğimin erkekler tarafından icat edildiğini, yeryüzündeki ve gökyüzündeki her iki dünyayı da erkeklerin ellerinde tuttuklarını biliyordum.”

Firdevs

Zayıf, eksik, kusurlu olarak nitelendirilen kadınların diyarından sesleniyorum bu yazımda size.

Nedir sıfır noktası?

Beklenti, umut kırıntılarının bile olmadığı bir an, bir yok oluştur. Birey olarak tanınmayan kadınların “hiç”sizleştirilerek yok edildiği andır.

Toplumun içinde var olma çabası veren onca “kadın” ya da “erkek”, kısacası insanoğlunun kendini anlama serüveninin asla gerçekleşmediği bu evrende erkeklerin bir güç(!) olarak kadını yok etmesidir. İlmek ilmek, her hücresine kadar hem de.

İçinde bulunduğu ahlaksız ve adaletsiz durumda ölüme yürüyen bir kadının hikâyesini anlatacağım size.

Ben sadece bir aracıyım. Neval El Seddavi’nin sözcüklerinin şahitliğinde sunacağım size bu korkusuz kadının hikâyesini.

Ama Firdevs’in hikâyesine değinmeden önce yazar hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum.

Neval El Seddavi feminist bir araştırmacı ve yazardır. Aslen psikiyatristtir.

Firdevs’i psikiyatrist kimliği sayesinde tanımıştır.

Kitabın ön sözünde kitabın doğuş hikayesi şöyle anlatılmaktadır:

“Bu kitabı Kanatır Cezaevinde karşılaştığım bir kadının etkisiyle yazdım. Birkaç ay önce Mısırlı kadınlarda nevroz konusunu araştırmaya başlamış, o sıralar işsiz olduğum için de zamanımın çoğunu bu çalışmaya ayırabilmiştim. 1972’nin sonunda Sağlık Bakanı, beni Sağlık Eğitimi Başkanlığı ve Sağlık dergisinin başeditörlüğü görevinden almıştı. Görüşleri yetkililer tarafından pek hoş karşılanmayan feminist bir araştırmacı ve romancı olmayı seçtiğim içindi bütün bunlar.

Fakat bu durum bana, daha çok düşünme, yazma, araştırma yapma ve bana danışmaya gelen kadınlarla daha fazla ilgilenme olanağı verdi. 1973 yılında yaşamımda yeni bir dönem başladı; kitabım Firdevs ya da Sıfır Noktasındaki Kadın o yıl doğdu” (Seddavi 7).

Ancak yazarımız cezaevini çekici bir unsur olarak görmesine rağmen cezaevinden içeri girdiği anda sarsılır.

“Cezaevi kapısından içeri adım attığım anda karşıma çıkan asık yüzlü binaların, demir parmaklıkların, çevredeki tüm kalabalığın kasvetli görüntüsü beni allak bullak etti; bütün bedenimi bir ürperti sardı” (Seddavi 8).

Kitap 1983’te basılır ilk olarak. Türk edebiyatına da Metis Yayınlarından Selma Demiröz’ün çevirmenliği ile kazandırılır.

Üç bölüm halinde oluşturulan kitabın birinci ve üçüncü bölümünde yazarla, ikinci bölümünde ise Firdevs’le bir araya geliriz.

Tanımak istediği insanlar, tatmak istediği duygular, okumak istediği kitaplar, tamamlamak istediği bir eğitim hayatı, özgürce yaşamak istediği bir hayat ve karşısında duran kocaman bir ahlaksızlık.

Doğduğu coğrafyanın kader ağlarına takılmaktan başka çaresi yoktur Firdevs’in. Ağlar içine çekse de Firdevs’i, o yine de bir kurtuluş yolu arar. Büyür arayışlarda. Kanar, kanatılır.

Kitap “Gerçek bir kadının öyküsüdür bu.” cümlesi ile başlar. Mısırlı bir kadının hayat hikayesi başta Neval El Seddavi’yi sonra da onun kelimelerinin gücü ile biz okurları etkiler.

Hikayesini anlatmak için tek bir şansı olan ve bunu hemcinsine anlatan gerçek bir kadının yalan değerlerle örülmüş bir coğrafyadan kopan çığlığıdır.

“BIRAK KONUŞAYIM. Sözümü kesme. Seni dinleyecek zamanım yok. Bu akşam saat altıda almaya gelecekler beni. Yarın sabah burada olmayacağım artık. İnsanoğlunun bilmediği bir yerde olacağım. Bu dünyada kimsenin bilmediği o yere yapacağım yolculuk bana gurur veriyor” (Seddavi 23).

Ve siz de Firdevs’in bu isteğini yerine getirircesine hikayesini kesmeden okursunuz.

Firdevs’in hikayesini biz daha önce kendi topraklarımızda Münevver Karabulut, Özgecan Aslan, Hande Kader ve nicesi ile yaşamamış mıydık?

Kitabı hayatları çalınan bütün kadınların hikayesini okur gibi okudum.

“Ayrıca ben başarılı bir fahişeydim yalnızca. Bir fahişe ne kadar başarılı olursa olsun, bütün erkekleri tanıyamaz. Ama tanıdığım erkeklerin hepsi bende tek bir istek uyandırdı: elimi kaldırıp yüzlerine okkalı bir şamar indirmek” (Seddavi 23) diyen Firdevs’in hikayesi tokat gibi çarpar tüm insanlığın suratına.

Kitapta “din” ve “erkek” olguları sorgulanması gereken unsurlar olarak gözümüze sokulur.

Ailesini ve kendisini şu sözlerle tanıtır: “Yalnızca makyajım, saçım ve pahalı ayakkabılarım ‘üst sınıf’tı. Ben, ortaokul diplomam ve arzularımla ‘orta sınıf’a aittim. Ailemse ‘aşağı tabaka’dandı” (Seddavi 24).

Cahil, yoksul bir köylü olan babası eşini sürekli döver. Evde karnı doyan tek bireydir. Firdevs ve annesi, babasından arta kalanlarla karınlarını doyurmaya çalışır. Ancak bu cahil adam, karısına ve kızına yemek artıkları kadar bile sevgi, saygı kırıntısı göstermeyen bu kötü ruhlu adam, her cuma temiz bir galabeya giyip cuma namazı kılmaktan geri kalmaz. Namaz sonrasında kendisine benzeyen insanlarla imamın sözlerini konuşurlar.

“Çalmanın günah olduğu besbelli değil miydi, ya adam öldürmek, bir kadının namusunu kirletmek, adaletsiz davranmak, bir insanoğlunu dövmek suç değil miydi? Dahası, itaat etmenin, ülkesini sevmenin bir görev olduğunu kim yadsıyabilirdi ki?” (Seddavi 24)

O zamanlar küçücük bir kız olan Firdevs’in aklına gelen bu sorular maalesef ki koskoca bir ulusun erkeklerinin aklına gelmez.

Firdevs erkeklerin zihnine akıl erdiremez. Sorularla boğuşur. Camiden çıkan bütün adamların bir olduğunu düşünüp bazen hangisinin babası olduğunu ayırt edemediğini açık yüreklilikle söyler. Haklıdır. Düşünmeyen, gelenek kisvesi ile var olan adamların aynı ikiyüzlülükleri ile karşı karşıyadır. Belki de annesi ona yardım(!) edebilirdi. Annesine sorduğu soru gelenekleri ile yüzleşmesinin ilk acısını yaşatır ona.

“Bir gün anneme babam hakkında sorular sordum. Babam olmadan nasıl doğurmuştu beni? Annem beni bir güzel dövdükten sonra, elinde küçük bir çakı, belki de jilet olan bir kadın çağırdı. Beni sünnet ettiler” (Seddavi 25).

Kadının kurtarıcısı yine kadındır. Kadınlar kendilere uygulanan zulmün devam ettiricisi olduğu sürece, Firdevs’in hikayesi gibi nice hikâye duyarız.

Erkek doğunca erk olacağına inanan bir güruhun içinde yine de başarılı olduğu anlar vardır Firdevs’in. Ortaokulu “okul ikincisi ve ülke yedincisi” olarak tamamlar.

Peki bu diploma nasıl olmuş da onu fahişe olmaktan koruyamamıştır?

Amca tacizleriyle başlayan süreç kendi yaşından çok büyük biriyle evlendirilmesi ve şiddet görmesi neticesinde evinden kaçması ile sonuçlanır. Koca dayanağına ses çıkarmaması gerektiği öğütlenir ona. Bu, dayanılabilecek bir şey değildir şüphesiz. Firdevs, diploması ile evinden kaçar. Ona evini açan bir adamın tecavüzünü, diğer birçok adamın tecavüzü izler.

O evden de kaçmayı başarır. Bir kadın kol kanat gerer Firdevs’e. Daha iyi şartlarda yaşayarak fahişelik yapar. Çok şey öğrenir bu süreçte. İnsanları tanır daha da fazla.

Fahişelik yapmak istemez. Diplomasını kullanarak bir işe girer. Nitekim bir gün âşık olur. Çektiği onca acının kefareti olarak aşkla ödüllendirildiğini düşünür. Âşık olduğu adamın, bir fahişeye para ödememek için kendisiyle birlikte olduğunu anladığında belki de hiç olmadığı kadar cesur, hiç olmadığı kadar kendisi olur.

Firdevs, İbrahim’e olan aşkını “Fakat o bir devrimci. Bizim için, iyi bir yaşamdan yoksun bırakılan herkes için savaşıyor” (Seddavi 86) cümlesiyle ifade ederken İbrahim’in niyetini anladığında “İlkeleri olan devrimciler de aslında diğer insanlardan farklı değildir. İlkelerini satarak başka erkeklerin parayla satın aldıklarını onlar kurnazlıkla elde ediyorlardı. Bizim için cinsellik neyse onlar için de devrim oydu. Kullanılacak bir şeydi. Satılacak bir şeydi” (Seddavi 91) cümlesi ile onu tanımlar.

Ortaokul diploması ile özgürlüğünü arayan ama defalarca yaşama hakkı elinden alınan Firdevs’in insanlığa ve hayata dair tespitleri sizi düşünceler denizinde yüzdürür.

Nitekim okul, kendisinden yaşça büyük biri ile evlilik, fahişelik, iş hayatı, yeniden fahişelik ve finalde katil Firdevs’in doğumu olarak özetlenebilir Firdevs’in yaşamı. Özellikle doğum olarak nitelendiriyorum. Çünkü Firdevs yaşadığı bütün kötü olaylara rağmen insanlığa dair umutlarını yitirmeyen bir kadındır. Ancak artık insanlarının yaptıklarının bir bedeli olmalıdır. İçinden masum kadını çıkararak bıçağı “kendi içinden doğurduğu yeni kadın”ın eline verir Firdevs.

Neval El Seddavi röportaj tekniği ile “kadın”ın yaşamının bütün alanlarında tahakküm kuran erkek otoritesini ve din olgusunu okuyucuya sunar.

Peki sen sevgili okur,

Bu çığlığı duyuyor musun?