Pandeminin bana tek katkısı sanırım kitap okuma arzuma ve hızıma yeniden kavuşmam oldu. İş hayatımın yoğunluğu nedeniyle bazen bir ay bir romana başlayamaz, hikâyeler ile kendimi avutmaya çalışırdım. Romanlardaki olay örgüsüne konsantre olamamaktan korkar, bir şeyler kaçırırım ihtimali başlamama engel olurdu. Okur kaprisi, obsesyon artık adına ne derseniz, sanırım onu yaşıyorum.

Her yeni kitap benim için başlangıçta bir stres unsurudur. Yazarı sevebilecek miyim, olay örgüsüne dâhil olabilecek miyim, beni ruhen zenginleştirebilecek mi gibi sorularla kendimi bunaltırım. Ama bazı yazarlar kitabın giriş cümlesiyle beni hemen ele geçirir. Bu kez bu hissi ilk kez okuduğum Édouard Louis yaşattı bana.

Bazı yazarlarla geç tanışıyorum. Kitabı okurken buna üzülüyorum ama sonra bu kitabın vaktinin benim için okuduğum an geldiğine inanıyorum. Doğru vakitte buluştuğum bu kitaplar bana tüm cömertliğini sunuyor. Bazen bir cümlesini defalarca okuyorum. Zihnimdekiyle kalbimdekinin buluşması rahatlığıyla derinleşiyorum.

Édouard Louis’nin Babamı Kim Öldürdü romanı ilk kez Moda Sahnesi’nin uyarlaması ile dikkatimi çekti. Kemal Aydoğan’ın yönettiği, Ayberk Erkay’ın çevirdiği, Onur Ünsal’ın can verdiği oyunun afişi ilgimi çekince araştırmaya başladım ve bir süredir okuma listeme aldığım romanla böylece buluştum.

92 doğumlu yazarın Türkçeye çevrilen ilk romanının beni bu kadar etkilemesini artık uzun uzun konuşalım.

“Senin hayatın, bizim yaptığımız şeyler olmadığımızı kanıtlıyor, aksine biz yapmamış olduğumuz şeyleriz.”

Eserin otobiyografik özellikler taşıdığını göz önünde bulundurarak yazarımızın adını hiç anmadığı babası ile monoloğunu okuduğumuzu söyleyebiliriz.

Yazarın babası okulu olabildiğince çabuk bırakmayı bir erkeklik meselesi olarak gören bir algıya sahip. Okula yalnızca kızların bir de öbürleri, normal olmayanlar, sapık eğilimler gösterenlerin uyum gösterebileceğini, disiplin kurallarına, öğretmenlerin isteklerine ya da emirlerine yalnızca bu kişilerin boyun eğebileceğine inanan biri.

Babası gençliğini yaşayamadan tıpkı dedesinin ve babasının kaderi gibi çocukluktan doğruca tükenişe ve ölüme hazırlanmaya geçmiş biri.

Hâliyle babasının gençliğini yaşayamamasının bedelini de yine ailece ödüyorlar. Fakirlik sınırında yaşayan bu ailenin kira, yemek ve faturalara ayrılması gereken paranın eylül ayında fuar zamanı yazarın babası tarafından dört günde çarçur edilmesi dayanabileceği bir şey değil. Nitekim annesi, “Adam diye evlendik, çocuk çıktı,” sözleriyle de bu konuda yaşadığı zorlukları dile getiriyor.

Bütün bunların dışında annesinin laf arasında birkaç cümleyle geçiştirdiği ufacık bir ayrıntı dikkat çekiyor. Annesi bu evliliği hayal eden biri değil.

“Bana kafayı takan oydu. İlk kocamdan yeni boşanmıştım ve çok daha mutluydum öyle, erkeksiz. Kadınlar, erkekler olmadan daima daha mutludur. Ama baban ısrar etti. Bir kere bile çiçeksiz ya da çikolatasız gelmedi. Ben de boyun eğdim sonunda. Boyun eğdim.”

Babasının gençliğini yaşayamaması, annesinin boyun eğdiği bir evlilik maalesef ki yazarımızın ailesine dair anılarını mutlu karelerle oluşturmasına engel oluyor. O anılarda beraber yapılan kahvaltılar, izlenilen filmler yok. O anılarda insanlardan çok nesneler var.

Yazarımız babasını anlamak için çaba harcıyor, kendisine bu kadar ilgisiz olan babasına dair haklı gerekçeler arıyor. Onun geçmişini öğrenmek için ağzını arasa da annesinden öğrenebildikleriyle yetinmek zorunda kalıyor.

“Baban sen beş yaşındayken gitmiş. Bir sabah fabrikaya gidiyorum diye çıkmış, akşam eve dönmemiş.”

Babasının terk ediliş hikâyesini okurken alkolik ve karısına şiddet uygulayan bir adamın gitmesinin etkisini düşünüyordum. Yazar da buna dair oldukça düşünmüş olmalı ki “Artık daha mutluymuşsunuz çünkü evin erkeği hayatınızdan çekip gitmiş ve giderken şiddetini, tepkilerinizden duyduğunuz korkuyu ve eril deliliğini de götürmüş,” sözleriyle babasının hissettiklerine açıklık getiriyor.

“Şiddet, şiddetin sonucudur. Yanılmışım. Şiddet bizi şiddetten kurtardı.”

Babası, çocuklarına asla vurmayacağını söylese de şiddet sadece fiziksel olmuyor. Kendi oğlunu duymuyor, görmüyor. Bir fotoğraf aracılığıyla babasının dans ettiğini öğrenen yazarımız, evlerine misafir geldiği bir akşam babasını gururlandırmak için bir koreografi çalışıyor. Kadın şarkıcı olup dans etmeye başladığında babasının başını çevirdiğini görmesi yazarımızı yıkıyor. Babasının kendisini fark etmesi için daha yüksek sesle şarkı söyleyip daha büyük hareketlerle dans etmesine rağmen babasının ilgisini çekmeyi başaramıyor. Babası yazarımıza bağırmıyor, vurmuyor ama bu “yok sayma” bir tür duygusal şiddet değildir de nedir?

“Baba diyordum, baksana, baksana, resmen savaş veriyordum bak diye ama sen bakmıyordun.”

Kitapta yer alan “Bir arkadaşım, ebeveynlerin çocuklarını değil, çocukların ebeveynlerini değiştirdiğini söyler,” cümlesi ise benim için kilit noktası oldu. Bu çoğu zaman dile getirdiğim bir argümandı. Kendi hayatımda da gözlemlediğim bir şeydi. Ben annemle büyüdüm ama annem benimle olgunlaştı, derim zaman zaman. İletişimimiz birbirini besledi hep.

Nihayetinde yazarımız da babası ile geçmişi konuş(a)mayacağını anlıyor. Çünkü geçmişten söz ettiği her an babasına başka biri olma ihtimalini hatırlatarak onu sinirlendirdiğinin farkındadır. Ama babasının şimdisini ve geleceğini konuşabilir. Hatta duygusal anlamda ayrı düştüğü babasının iş kazası nedeniyle uğradığı haksızlıkların hesabını sorabilir.

“Siyasetin, erken ölüme layık gördüğü insanlardan birisin.”

Yazar, bu noktada da cesaretle adım atıyor. Dönemin hükümeti, başbakanı gibi ifadelerin yerine direkt siyasilerin ismini veriyor. Babasının mağduriyetine sebep olan siyasileri tek tek ifşa ediyor ve ekliyor: “Senin yaşamının tarihi, seni yok etmek için birbirinin yerine geçen bu insanların tarihidir. Senin bedeninin tarihi, onu yok etmek için birbirinin yerine geçen bu isimlerin tarihidir. Bedeninin tarihi, siyasi tarihi suçluyor.”

Çünkü yazarımız bir insanın biyografisinde neden bu isimlere hiç yer verilmediğini açıkça okura soruyor. Çünkü yazarımız yüzleşemediklerimizin bizim sonumuz olduğunun farkında. Çünkü yazarımız babasıyla kurduğu başarısız ve tek taraflı ilişkiye rağmen susmanın doğru bir karar olmadığının farkında. Çünkü yazarımız babasına rağmen kendi benliğine sahip çıkan biri. Çünkü yazarımız babasını sevdiğini bilmesine rağmen başkalarına ondan nefret ettiğini söyleme ihtiyacı hissettiğinin farkında.

Yazarımız gerçekten de babasını dönüştürmeyi başarıyor. Bu değişimi de şu sözleriyle ortaya koyuyor: “Ömrün boyunca Fransa’nın tek sorununun yabancılar ve eşcinseller olduğunu tekrar edip duran sen, şimdi Fransa’daki ırkçılığı eleştiriyorsun.”

Dans ettiği için gözlerini kaçıran babasına defalarca sormak istiyor oysa: “Numaradan konser akşamı kız kılığına girdiğim için mi seni yaraladım, arkadaşlarının seni bu yüzden yargılayacaklarını, beni bir kız gibi yetiştirmekle suçlayacaklarını düşündüğün için mi?”

Babası ile gerçekleştirdiği bu monologda babasından bir cevap beklemiyor. Bu yazarın bugüne kadar hissettiklerinin dışavurumu, belki de kendi duygularıyla yüzleşmesi.

Yazımın sonunda ise romanın girişine değinmek istiyorum. Yazar, “Bu bir tiyatro metni olsaydı…” diye başladığı bölümle okuru seyirci rolüne sokuyor. Yazar yanı başımızda şiddetin, tacizin, tecavüzün eksilmediği bir dünya yaşanırken nasıl seyirciysek yazar otobiyografisini sunarken “seyirci” kalmamızı istemiştir, kim bilir!

Baba duyuyor musun? Baba, baksana! Babaaaa!