Sevgi vermesini öğren. Çünkü gönlün anlasın ki hepsine yer varmış. Sevgisiz insandan dünya, unutma ki korkarmış.”

Mevlana

 

Yaşadığımız dönemde insanlar birbirleri ile sürekli etkileşim halindeler. Belki de insanların birbirileri üzerinde bu kadar etkin olduğu başka bir çağ olmamıştır. Çünkü artık her şey o kadar mesafesiz ve yakın ki Bayburt’ta olan bir olay Bursa’da yaşayan benim hayatımı direkt olarak etkileyebiliyor. Etki bu kadar uzaktayken bu kadar etkili oluyorsa; her gün aynı evde yaşadığınız insanların yaşamınızda, karakterinizde etkili olmaması düşünülemez. Aile, insanın hayatının her evresinde bir şekilde etkin olur. Doğduğunuzdan belli bir yaşa kadar size kılavuzluk yaparlar. Bu kısımda ister istemez insanın ve kişinin karakterine müdahalede bulunurlar. Bu müdahaleler kendi doğruları çerçevesinde olduğu için de kişinin karakterinde belli zedelenmelere yol açar. Bu bir silsiledir aslında. Bizi büyüten insanlarda kendilerini büyütenlerden benzer müdahaleler görmüşlerdir. Ve onlar da onları yetiştirenlerden. Ailemizi seçme şansımız olmadığından da bize sunulan koşulları kabul etmek zorundayız. En azından belli bir süre. Bu süreçte alacağımız her darbe hayatımızın ilerleyen kısımlarında bizlere birer travma, kompleks ya da karakteristik bir özellik olarak miras kalacak. Bu travmalar da sosyal hastalıklara sebep olacak. Mesela klostrofobi veya asosyallik gibi. Ama bazıları var ki ben bunlara “öğrenilmiş çaresizliğin getirisi” demek istiyorum. Sevgisizlik gibi.

Ruslar bildiğimiz üzere her sanat dalında realizmi ön planda tutmuşlardır. Edebiyatta realizm akımının öncülerini dünyaya sundular. Tolstoy, Dostoyevski gibi üstatlarla da bu işi ne kadar iyi yaptıklarını gösterdiler. Yaşadıkları soğuk coğrafyanın etkisinden midir bilinmez ama bu konuda cidden başarılılar. Olanı olduğu gibi yansıtmayı çok iyi becerdiler. Anton Çehov ile de zaten hali hazırda realizmi durum hikayesiyle de temellendirmişlerdi. Orası da ayrı konu. Durum böyle olunca da sinemada bu durumdan etkilenmemeleri mümkün değildi. Sergei Eisenstein’dan bu yana harika bir gelişim gösteren Rus sineması, sinemanın her devrinde büyük yönetmenler çıkarmıştır. Propaganda sinemasını dünyaya kazandıran millettir kendileri aynı zamanda. Böyle başlayan sinemaları Andrey Tarkovski ile bambaşka bir boyuta geldi. Bir sinema dehasına sahip olmakla beraber Avrupa sinemasına da yön verdiler. Birçok sinema ve sinemacının üzerinde etki bıraktılar. ( Tarkovski başka bir yazının konusu. KonuşacağızJ) Böyle köklü bir sinemaya sahip olan Rus sineması Tarkovski’den sonra biraz durakladı. 2000’lerin başında birisi çıktı sonra. Andrey Zvyagintsev. Dönüş filmi ile adeta ortalığı kasıp kavurdu. İzleyen herkesi über-realist tavrı ve harika fotoğrafik kareleri ile hem çarpan hem de kendine saygı duymamızı sağlayan bu yönetmen adeta uyuyan devi uyandırdı ve Rus sineması uluslararası arenaya geri döndü. Sonrasında ise Elena ile yerini sağlamlaştırıp Leviathan ile kendine auter dedirtti. Aslında sinema için çok uzun sayılabilecek bir süre olan 15 yılda sadece 4 film yapmış olması da sinemasına ne kadar değer verdiğini ve ne kadar titiz çalıştığının göstergesi. Zvyagintsev sinemasının odağında her zaman sosyal hayatta bir şekilde yaralanan insanlar var. Über-realist bir tavır sergileyen sinemasında göstergebilimle birlikte harika kareleriyle ve adeta “Sinema görüntüdür” diyen az diyalogla kendini ifade eden karakterlerle bürünmüş senaryolarıyla büsbütün bir auter. Hal böyle olunca da her işi heyecanla beklenir ve “bu sefer bizim hangi yaramızı yüzümüze vuracak acaba “ diye düşündürür oldu. Ve yeni filmini açıkladı: “LOVELESS”.

Filmin konusu “Rusya’da yaşayan ve şiddetli geçimsizlikten dolayı ayrılmak üzere olan çiftin bir çocukları vardır. Çocuğu iki tarafında istememesi üzerine ne yapacaklarına karar veremezler. O sırada çocuğa kötü davranan çift kendi hayatlarını yaşamaya başlarlar. Çocuğun bakımını ayrılık sürecinde anne üstlenmiştir. Bir gece eve dönmeyen anne döndüğünde çocuğun evde olmadığını fark eder. Ve çocuğu aramaya başlarlar.”

Konusuna baktığımızda aslında Zvyagintsev sinemasından bekleyebileceğimiz bir konu. Modern toplum insanı ve sosyal bozukluklar. Beşeri beşerden dolayı bozan sebepler. Bir sosyolog tavrı olan Zvyagintsev aynı zamanda bir fotoğrafçı gibi filmlerinde kareleri adeta bir kelime gibi kullanan ve bütününde bir cümle oluşturan da bir yönetmen. Durum böyle olunca üzerine uzun uzun konuşulan ve sinemaya defalarca konu olmuş olan bu kavramı anlatırken nasıl bir yol izleyecekti? “İmgesel mi davranacak yoksa kendinden biraz ödün verip diyaloglara mı önem verecekti? “Sevgisizliği çocuk üzerinden anlatmak da aslında pek zor değil. İmgesel olarak süsleseniz de bu daha önce yapılmamış bir şey değil. Sanat sinemasından ana akımına kadar birçok filmde bu konuya yer verildi. Ama Zvyagintsev tavrını ortaya koyacaktı. Bunu biliyorduk. Ama nasıl? Ve gün gelip çattı. Film Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yaptı. Tepkiler “muazzam bir işçilik” şeklindeydi.

Filmi ilk izlediğimde okuduğum haberler ve forumlardaki gördüğüm tepki mesajlarının da etkisiyle harika bir sinematografi beklentisine girdim. Zvyagintsev ismi zaten aslında böyle bir beklentiyi direkt olarak yaratıyor. (bkz. Tarkovski etkisindeki yönetmenler) Film bunu karşıladı mı? Sonuna kadar. Zaten dediğim gibi Zvyagintsev sinemasında görüntü; edebiyattaki kelimeyle aynı değerde. Film harika görüntülerle açılıyor ve mesajını veriyor: “Rusya kadar soğuk bir atmosferim ve soğuk kadar yırtıcı bir hikayem var”

Harika göl görüntüleriyle açılan film, o görüntüleri hafızamıza kazıyana kadar bekliyor. İleride tekrar karşılaşacağız dercesine. Harika fotoğrafik karelerle yavaş yavaş karakterlerimize yaklaşıyoruz. Yavaş yavaş, ince ince… Ve Alyosha’yı okuldan çıkarken görüyoruz. Etrafında bir sürü mutlu yaşıtı ve o yapayalnız. Film daha ilk dakikalardan vurmaya başlıyor bizi. Merakımız eve gidince çözülüyor. Sorumluluk için yeterli olmayan bir anne ile karşılaşıyoruz. Ve sorumluluğun ne demek olduğunu bilmeyen bir baba. Sevgisizlik üzerine kurulmuş bir ilişki görüyoruz. Sevgisizliğin meyvesi Alyosha’nın bizi götürdüğü evde. Kamera ile o kadar güzel anlatıyor ki bize bu sevgisizliği her şiddet anında yakınlaşan ve Alyosha’nın gözünden verilen karelerle aslında Alyosha’nın buhranına ortak ediliyoruz. Kendimizle baş başa bırakılıyoruz ve kendimizi sorgulamaya başlıyoruz. Alyosha karakterini bize bu şekilde tanıttıktan sonra yönetmenimiz iki ebeveyni merkeze alıyor. Birlikte olmalarına rağmen birbirlerine karşı olan tüm duygularını yitirmiş olan çiftin, çoktan birbirlerinden ayrıldıklarını sadece fiile dökemediklerini ve birbirlerinden ayrı hayatlar kurduklarını görüyoruz. Sevgisizlik çölünde kaybolmuş iki karakterimizin kurtuluş için aradıkları yeni yollara şahit oluyoruz. Annemiz kendisini seven birini bulmuş, aynı zamanda sorumluluk sahibi ve sahiplenen bir partner. Babamızda daha çok sorgulamayan ve her şeyi olduğu gibi kabul eden körü körüne kendisine tutulmuş bir kadınla birlikte. Hatta partneri de hamile. Sonrasında sorgulamalara başlıyoruz. Anne yeni partnerine eski partnerinden nefretle bahsederken, baba umursamaz tavırlarıyla yeni partnerini de gelecek kaygısına düşürmüş durumda. Güvenilmez bir adam portresi çiziyor. Sorumsuzluk ve nefretle bezenmiş bu çiftin çocuğu Alyosha’nın ortadan kaybolması ile karakterlerin oluşum süreçlerine iniyoruz. Ve Alyosha’yı aramaya başlıyoruz. Polise haber veren anne polisten de umduğu ilgiyi göremez. Bu tavır karşısında anne başka yollar düşünürken bir fahri arama kurtarma ekibi ile aramalar başlar. Bu kısımdaki devlet tarafının tutumu ile oradaki diyaloglarla bu filmde de “Devlet ve iktidar” kavramını sorgulamadan geçmiyor Zvyagintsev. Aramaya anneannesinin evinden başlamaya karar veriliyor. Anne’nin evine gittiğimizde ise Alyosha ile pek de farklı olmayan bir durumda büyüdüğüne şahit oluyoruz. Sevgisizlik ve nefret söylemleri ile yetiştirilmiş bir çocuğun çaresizlik ve kurtulma çabası ile kendini evliliğe atmasının sonucu hiçbir şey hissetmediği bir adamdan dünyaya getirdiği çocuğu olduğunu öğreniyoruz Alyosha’nın. Burada aslında aile kavramının birey üzerindeki etkisine dikkat çeken yönetmen, aile kavramını insan karakter ve sonrasındaki davranışları üzerindeki belirleyici etkisini de göstermiş. Anne karakterini daha en başta çözen yönetmen sonrasında baba karakterine odaklanmış. Annesi ile yaşadığı tartışmada kendisini gören anne karakterinin içerisindeki sevginin geç de olsa yeşermesi ve duyduğu vicdan azabıyla Alyosha’yı aramaya kendini adar. Baba karakterini ise adeta bir kapalı kutu gibi tutan yönetmen, babanın tavırları ve umursamazlığıyla aslında hiçbir zaman baba olamamış bir adam portresi çiziyor. Alyosha’nın arama sürecinde arama ekibi başının sürekli ailenin söylemlerini eleştirmesi, aileyi suçlaması da yönetmenin duruma karşı tavrını belirttiği ve seyirciye de aynı düşünenlere söz hakkı veriyor. Aynı zamanda hem aileyi hem bizi sarsıyor. Baba karakteri Alyosha’nın aranma sürecince gördükleriyle bir olgunlaşma ve sorgulama sürecine giriyor. Bu süreçte bulunan çocuk cesetleri gösterilen aile fertleri kendilerini bir anda hayatın acı gerçekleri ile karşı karşıya bulur. Karakterlerimizin bu olgunlaşma sürecinde asıl sevgisizlikten kurtuluş anahtarı olan vicdanı fark ederler. Bu uyanış için ne yazık ki geç kalınmıştır. Ve sevgisizliğe kurban verilmiştir. Hem de en masumundan. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Filmimizin sonunda kullanılan kareler ve verilen son babanın ve annenin hayatlarının enkazlarla, yıkıntılarla da olsa bir şekilde devam ettiği ve en son kare kaybımız belki de hepimizin. Bize de söyler gibi bağırıyor film: “Sevgiden vazgeçmeyin.”

Adeta suratımıza tokat vuran Zvyagintsev, sevgi yoksunluğunun yol açabileceği felaketi göstererek belki de biz insanlara kalbinizi asla kapatmayın diyor. Harika sinematografisi ve diyalogları ile güzel bir kontrast yakalayan yönetmen, bu filmiyle adeta adını Rus sinema tarihine bir kez daha yazdırıyor. “ Leviathan” la Oscar’a aday olan yönetmen “ Loveless” la da Akademi’nin yine dikkatini çekiyor ve bir adaylık daha kazanıyor. Tavır ve tarz sahibi olan yönetmenimiz güttüğü sanat kaygısı ve toplumcu tavrı ile güzel bir sentez sunuyor. Bizi pohpohlamak yerine dürtmeyi ve sarsmayı tercih eden yönetmen her filmi ile bir farkındalık da yaratıyor.

Rus sinemasının realist tavrı ile bezenmiş, harika görselleri ve sarsıcı tavrı ile sinemada kendine has bir yer edinen “ Loveless” bu senenin en iyi filmlerinden biri. Zvyagintsev’in 2010’dan sonra her üç seneye bir film sığdırması bizi sevindirse de çabucak tükenecek korkusu da içimizi sarsmıyor değil. Böyle dolu dolu güzel filmleri bize sunmaya ve bizi sallamaya devam etmesini diliyorum. İzleyen herkese “ afiyet” izlemeyen ” herkese iyi seyirler” diliyorum. Saygılar sunuyorum.