Anadolu toprakları yüzyıllar boyunca muhtelif uygarlıklara ev sahipliği yaptığından bugün -büyük kısmı atıl vaziyette- birçok kalemiz, kulemiz var. Bu kaleleri şehir yaşamına sokmak için kapılarını açık tutmak gerekiyor. Çağdaş fonksiyonlarla hareketsizliklerinden kurtulmaları gerek. Koca koca kilitlerle kapıları kapatılmış, korkutucu birer şehir silueti olan bu sağlam yapıları şehrin simgesi hâline getirmek, kalelere yeniden hayat vermek gerekiyor.

Şehrin kültür varlıkları hayata katıldıkça yaşamaya devam eder. Onları sadece onararak hayata katamayız. İnsan eli değmedikçe onarılan yapılar yeniden harap olmaya mahkûm. Ama bu demek değil ki tarihi yapıları gelişigüzel kullanalım. İşgal etmeden, yaşama hakkına saygı duyarak, insanı ağırlayacak mekânlara dönüştüremeyeceksek o eserleri kendi hâline bırakmak bile yaşatmak için bir alternatiftir. Bu yapılar arasında en çok kendi hâline bırakılanlar kaleler olsa gerek. Nice yıllara, savaşlara, işgallere direnen sağlam mimarileri onları halen ayakta tutsa da aslında sadece görüntüden ibaretler ve yaşamaya ihtiyaçları var.

Giresun Tirebolu Kalesi

İnternette bir arama yaparsanız Türkiye’de ayakta kalmış ne kadar çok kale olduğuna şaşırırsınız. Çanakkale’de Kilitbahir’den Van’da Hoşap Kalesi’ne; Nevşehir Uçhisar’dan Giresun’da Tirebolu Kalesi’ne; Bodrum Kalesi’nden Aydın’ın Güvercinada’sına değin bu topraklar kaleler bakımından adeta bir hazine.

Nevşehir Uçhisar Kalesi

Aslında şaşırmamak gerek, kale demek şehir demek. Bir toprak parçasına adım atan topluluk önce şehrini kurar, etrafını çevirir. Bu yüzden de hemen her şehirde, tarihinin göstergesi bir kale bulunuyor. Çoğu şehirde kale içlerini korumayı başaramadık ama en azından birer simge olarak ayakta kalabilmiş sur duvarlarını, burçları, özetle o dört duvar arasını hayata katmak, kültür varlıklarını gözeten idarelerin görevi olmalı. Bunun en güzel yollarından biri kaleleri, şehir tarihinden kesitler sunacak müzelere dönüştürmek. Yedi bin yıllık Diyarbakır Kalesi bunun güzel örneklerinden biriydi. 2015-2016’da bölgede yaşanan çatışmalarda kalenin bazı bölümleri zarar gördü. Geniş bir alana yayılan ve eski kent merkezlerini en iyi yansıtan örneklerden biri olan bu kalenin bir gün hak ettiği değeri bulacağına inanıyoruz.

Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri

Türkiye’de hangi kaleler iyi bir müze oldu derseniz, bunlardan biri Çeşme Kale Müzesi. İçine girdiğinizde sadece sur duvarlarına, burçlarına ve tabii manzaraya bakmakla yetinmiyorsunuz, bir anlatısı var. Tarihinde kötü anılar olmasına rağmen Çeşme Kalesi geçmişiyle yüzleşmiş bir teşhir içinde sunuluyor ziyaretçiye. Osmanlı donanmasının büyük yenilgilerinden birine mekân olmuş olan kale burçlarının içinde, hamamında, kulelerinde size bu tarihi kendisiyle yüzleşerek anlatıyor.

Çeşme Kalesi

Bursa ya da Antalya gibi şehirler kale içinin hâlâ mahalle dokusuyla yaşamaya devam ettiği yerler. Buralarda tarihi evler ve şehre hâkim manzaranın tadını çıkarabiliyorsunuz. Kale içinde yer alan muhtelif müzeler size çeşitli dönemleri anlatarak eşlik ediyor. Ama bu şehirler inşa edildiği dönemlerde de önemli şehirler olmuş yani bunlar merkezî kaleler. Bu yüzden gelişmişler, büyümüşler ve bugün hâlâ bulundukları şehrin tarihine ait olduklarını yüksek bir sesle duyuruyorlar. Tüm kaleler -tıpkı şehirler gibi- eşit derecede öneme sahip değil. Mesela Bursa’da Orhangazi ya da Kestel Kaleleri, yüksek bir tepeye konumlanmış ve hiçbir hayat belirtisi olmayan koca birer taş bloktan ibaret bugün.

Bursa Kalesi ve sur içinde tarihi konaklarından örnekler

Bu kuvvetli taş simgeleri ayakta tutmanın tek yolu tabii ki müzeler değil. Müze süreklilik arz eden bir kurum. Bu bağ personelden bütçeye kurumlar arası çatışmalardan idari sorunlara kadar birçok meseleyi de beraberinde getiriyor. Kaleleri birer sanat merkezi, atölyeler ve yaşam alanları ile kültür merkezlerine de çevrilebiliriz. Surların gölgesinde çeşit çeşit sanatı, sanatçıyı barındıran çağdaş atölyeler olsa, sanatseverlere kucak açan duvar aralarında sergi alanları, kitaplıklar kurulsa, güzel olmaz mı? Soğuk birer anıt olmaktan çıkar, insan arasına karışır, yüzlerce yıllık tarihlerinde insana dair canlı, hayat dolu birer yaşam alanı hâline gelirler.

Van Hoşap Kalesi

Bunun için İstanbul’dan başlamak yerinde olur. Bu kadim şehirde yaşayan bir kale var mı? Hepsi yüzlerce yıllık geçmişlerinin getirdiği ağırbaşlılıkla yıllardır birilerinin dikkatini çekmek için bekliyor gibi, değil mi?

Şehrin en şanslı iki kalesi Anadolu ve Rumeli Hisarlarıdır şüphesiz. En meşhurları olarak en azından müze statüsündeler. İstanbul’daki Türk medeniyetinin simgesi olan Boğaziçi tarihi için dahi bu kaleler ayrı bir önem taşıyor. İstanbul’un fethinde doğrudan rol oynayan, şehirdeki ilk Osmanlı izleri olan Anadolu ve Rumeli Hisarlarının hayata hakkıyla katılması için sadece müze olmaları yetmez. Çağdaş yaşama da katkı sunmalarına ihtiyaç var. Bir kere ziyaret edilip dönülen yerler değil nefes almak için gidilecek, keyifli vakit geçirilecek alanlara dönüşmeleri gerekiyor.

Albert Gabriel’in arşivinden 1900’lerin başında Rumeli Hisarı ve mahallesi

Eskiden Rumeli Hisarı’nın içinde koca bir mahalle olduğunu ve 1950’lere kadar bu mahallenin var olduğunu bilen kaç kişi kaldı? Üstelik aynı Rumeli Hisarı, içindeki bu mahalle yıkıldıktan sonra Fatih dönemi askeri hayatını anlatan bir müze hâline sokulmuştu. Çeşitli müzelerden getirilen devre ait silahlar, askeri kıyafetler, Fatih Sultan Mehmet’a ait eşyalarla kale İstanbul’un fethiyle özdeşleştirilmişti. İçine bir Fatih heykeli yaptırılması bile gündeme gelmişti. Yıllar içinde önce sergi alanları kapandı, sonra surlara çıkmak yasaklandı, derken bahçesini otlar bürüdü. Şimdilerde onarımı süren Rumeli Hisarı’nın diğerlerine de öncü olacak interaktif bir müze olarak şehre katılacağı günleri dört gözle bekliyoruz.

Anadolu Hisarı

Keza Rumeli Hisarı’ndan bile eski Anadolu Hisarı’na bakalım. Eski adıyla Güzelce Hisar, bir güzel Boğaziçi semtinde, İstanbul’un en eski mezarlığı, en eski namazgahlarından birinin yanı başında şehrin en görkemli yalılarının hizasında bulunuyor. Göksu Deresi etrafını çevreliyor, Boğaz’a karışıyor. Şehrin en tarihi çınarı yakınlarında. Ama kale yıllardır kapalı. Şimdilerde onarımı sürüyor, umutlarımız yine yeşeriyor. Boğaziçi’ne de sahip çıkan bir anlatıyla Otağtepe’den Küçüksu’ya uzanan bir destinasyonun başlangıç noktası olacağı günleri bekliyoruz.

Şehrin bu en bilinen kalelerinden başka, daha az meşhur olan Yoros ve Garipçe Kaleleri ile Anadolu ve Rumeli Fenerleri de son yıllarda şehrin havasından azıcık uzaklaşmak isteyenler için aktif birer destinasyon noktası hâline geldi. Bölgeye yönelik rağbet her yıl artsa da kalelerde bir yaşam belirtisi yok. Etrafını çeviren çay bahçesi yapıyor, sur duvarının üzerine ev yapanlar var. Son dönemde yine az çok önlenir oldu bu işgaller ama bu yapıların yaşamaya ihtiyacı var. Bu kaleler, balıkçılıkla meşgul Boğaz köylerinin tarihine ışık tutan, Boğaz’dan geçen balıkları, akıntıları, rüzgarları anlatan küçük merkezler olamaz mı mesela? İstanbul’a ve Boğaz’a ne kadar zarar verdiğimizin de birer hesabını yapmış oluruz eski Boğaz’ı gördükçe.

Anadolukavağı’nda bulunan Yoros Kalesi

Kale restorasyonlarının da ayrı bir hikâyesi var. Şile Kalesi’nin restorasyon sonrası acıklı hâlinden söz etmek bile içimizi acıtır, ondan bahsetmeyelim. Aydos Kalesi daha başarılı bir onarımdan sonra güzel fotoğraflara sahne olmaya başladı ancak halen çevre düzenlemesinin sürdüğü söyleniyor.  Artık İstanbul’un bu denli içinde kalan Aydos, insanların hafta sonu keyifli bir gün geçirmeleri namına elinden geleni yapacaktır, yeter ki işletmeler işgalci statüsüne geçmesin. Kahvaltı mekânları, uzun yürüyüş ve bisiklet rotaları ile planlar gayet “insancıl” görünüyor. Umuyoruz ki uygulanabilir.

Restorasyon sonrası Aydos Kalesinin gazetelere yansıyan görseli

Toplumsal hafızada yer etmiş her eser kendini anlatmak için doğru zamanı bekliyor. Bizim dönemsel politikalarla bir kısmı öne çıkarılan, bir kısmı unutturulan her bir kültür varlığı için harekete geçildiği günleri görmeye ihtiyacımız var; her bir kültür varlığının da yaşamaya ihtiyacı var. Hepsi için kaynak gerekiyor. Ülkece geçim sıkıntısının hayatımıza bu denli egemen olduğu bir dönemde kültür varlıkları yine unutulacak, ikinci plana atılacak ama bizler önceki nesillerden devraldığımız ve sonraki nesillere de bırakmakla yükümlü olduğumuz kültür mirasının her parçası için aynı kaygıları taşımak zorundayız. Kaleler bu mirasın bir parçası, belki de en görünen yüzü. Siluet olmaktan çıkıp simge olacakları günler yakın mı dersiniz?