Yaptığı işlerle ve birikimiyle yaşının çok ötesinde yürüyen bir yazar Seray Şahiner. Son romanı Kul, Mert Öner yönetmenliğinde sahneye uyarlandı ve Dolunay Soysert’in oyunculuğuyla Toy İstanbul’da izleyici karşısında. Onu koşturmacasının içinde yakaladım ve yazdıkları neleri merkez alıyor, yazar kimliğini edinme sürecinde ona neler yol gösterdi, İstanbul’u neden mesken tutuyor, tüm samimiyetiyle konuştuk.

Yazan bir çocuk muydun?

Yazan bir çocuktum. Hani gözlüklü kız çocukları vardır, sessiz sessiz dururlar. Ben onlardan biriydim. Annem bana hamileyken benim için günlük tutmaya başlamış. Hakkında yazılan bir bebek olmam gibi komik bir durum var. Dört yaşına gelince ise ben anlatmaya başlamıştım, annem yazıyordu. Altı yaşlarında okuma yazmayı öğrenince günlüğü ben devraldım. Yazmak benim için bir aile terbiyesi, eğilim açısından aile yönlendirmesi yani. Sekiz dokuz yaşındayken de bana “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Ben yazar olacağım,” demeye başladım.

Üniversite hayatın nasıl geçti?
Muhabirliğe özenerek ilk röportajımı yedi yaşında yapmıştım. Sokağa çıkma yasağında sokağa çıkanlarla yaptığım bir röportajdı bu. Gizli kamera var zannedip cevap vermişlerdi. Ortaokuldan itibaren ise okul dergisi ve fanzin çıkarmaya başlamıştık. Üniversitede de Hayvan dergisinde çalışmaya başladım. Üniversitenin ilk ayından itibaren dergideydim.Üniversite üçüncü sınıftayken Yaşar Nabi Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer bulundum. Jüride Cemil Kavukçu vardı. O sıralar Can Yayınları’nda Türkçe editörlüğü de yapıyordu. Cemil ağabey, Can Yayınları’ndan kitabının çıkmasını ister mi diye haber yollamış. Hayatımın en güzel sürpriziydi. Üniversite son sınıftayken ilk kitabım Gelin Başı yayımlandı. Bu yüzden üniversite benim için gazeteciliği de öğrendiğim, hem okullu hem alaylı olduğum, kitabımın da çıktığı bir dört yıldı. Çok kompakt bir paketti. Hayatımın üniversiteden sonraki on yılında o dört yılda olduğu kadar çok şey olmadı.

 

Sonrasında neden sinema yüksek lisansı yaptın?

İletişimle ilgili birçok bilgiyi kendi bünyemde toplamak istiyordum. Sinemaya, özellikle Yeşilçam sosyolojisine özel bir ilgim var. Sinemanın aktardığı rol modeller üzerine çok kafa yoruyorum. Biz özel televizyon açıldığında çocuk olan kuşağız. O dönemde, diziler bu kadar çok olmadığından, yeni açılan özel televizyonlar günde iki üç tane Yeşilçam filmi yayınlıyordu. Dolayısıyla benim hayat ve aşk anlayışım annemle olduğundan daha çok anneannemle benzer. Çünkü anneannemin gençken izlediği filmleri televizyonda izleyerek büyüdüm. Annemi gördüğümden daha çok Türkan Şoray’ı görüyordum.

Televizyon ve sinema rol model yaratmada çok etkili mecralar. Özellikle Türkiye için bu böyle. Sinema ve televizyon hangi dönemde ne yapmış, insanlara ne etkisi olmuş, bunlara vakıf olmak istedim. Bu yüzden de sinema alanında yüksek lisans yaptım.

Marmara Üniversitesi, İletişim Fakültesi’nde sinema yüksek lisansı yaptım. Aldığım eğitim daha çok kuramsaldı. Yönetmen yetiştirmekten çok film okumaya yönelik bir bölümdü. Çok iyi hocalarımız vardı. Senden sadece zeka değil, çalışkan bir zeka da bekliyorlardı. Bir espri yaparlardı, biz onu anlayabilmek için kapanıp kitap okurduk. Çok keyifli bir dönemdi. Hep, iyi ki yapmışım diyorum.

Sence “Gelin Başı” adlı öykü dosyanın Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde ‘dikkate değer’ bulunması kalemine nasıl bir ivme katmıştır?

İnsan çocukken kurduğu hayallerden biraz korkuyor. Ben sekiz yaşındayken de yazar olmak istiyordum ama evde okunan yazarlara benzemediğim için kaygılanıyordum. Bu düşüncem lisede ve üniversite hayatımda da devam etti. Bu yüzden de kendimle ilgili “Belki 30’dan 40’tan sonra bir kitap çıkarabilirim,” diyordum. Gelin Başı öykü dosyamı da yarışmaya jüride yer alan yazarlar beni okusun, yeter; diye göndermiştim aslında. ‘Dikkate değer’ bulununca çok sevindim. Çünkü, ondan sonra olanlar; bütün hayallerimi 20 yıl öne çekti. Bunu yazıyı ve yazarlığı zamanla payelendirdiğim için değil, içimdeki umutsuzluğun getirdiği toz kalkmış olduğu için söylüyorum.

 

Gelin Başı, Antabus, Hanımların Dikkatine, Kul… Kimler var bu kitaplarının merkezinde?

Sınıf meselesini temel alan romanlar ve öyküler yazıyorum. Biraz da taraflı davrandığımı kabul ediyorum. Hiçbir kitabımda bir pankart açmıyor veya parmak sallamıyorum. Haddim de değil. Zaten o karakterleri seçerek taraflı davranmış oluyorum.

Ben kötü karakter yazarken Erol Taş modeline inanırım. Kötülüğü belli olan kötü. Gardını alma fırsatı tanıyor. Mesela kötülüğü örten ifadeler vardır ya “Kötü ama kedilerin de başını okşuyor,” gibi. Bence bu daha büyük kötülük.

Genelde ya göç etmiş aileler veya onların büyük şehirlerde yaşayan 3. kuşak çocuklarını yazdım şimdiye kadar.

 

2012’de de Hanımların Dikkati kitabınla Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü aldın. Bu ödül senin için ne ifade ediyor?

Özellikle o kitapla ödül almak benim için çok anlamlıydı. Çünkü hayatımda matbaaya en korkarak verdiğim dosyaydı. İlk kitapta ne olacağını bilmiyorsun, ya sevilir ya sevilmez. Ancak daha sonraki kitaplarda daha az korktuysam bunda Yunus Nadi Ödülü’nün etkisi vardır. Çünkü Hanımların Dikkatine’deki karakterler, bakkala sepet uzatan kadınlardı. Aslında figüran olarak gördüğümüz kadınları ben başrol olarak ele aldım. Arnavut kaldırımların içine sinmiş seslerin kitabı oldu biraz. Buna ödül gelince birileri bana cesaret verici şeyler söylüyor gibi hissettim. Sanki “Cesaret et ve devam et” dediler. Sıradanlığı ele alışımın kıymet gördüğünü bu ödülle gördüm. Bu da benim için çok teşvik ediciydi. Çünkü 25 yaşındaydım ve bu tebessüme çok ihtiyacım vardı.

Yazmak, bir eylem olarak iyileştirici mi Seray?

Bir fikri bulduğumda ve onu defalarca yazıp finale vardığımda çok iyi hissediyorum. Tabii ki yazının kendi zulmü var. Ama şu kesin; yazmadığım zamanlarda, yazarken olduğundan daha huzursuzum.

Eski yazdıklarına şimdi bakınca nasıl yorumluyorsun? Mesela Gelin Başı’na yazdığın yaş 22. O yaştan baktığın kadın dünyası algında neler farklılaştı?

Her yaşın kendi bilgisi var. Yazı cesareti manasında bir değişiklik yok. Gene söyleyeceğimi söylüyorum, ama artık daha çok imbikten geçiriyorum.

 

Yazıların en çok kimlere ulaşsın istersin?

Herkesin okumasını istemekle beraber, beni en çok işçi kadınlar okusun isterim. Öz savunma sonucu hapse giren kadınlar okusun isterim. Yazmak şifalı bir durum, bunu ben şifa veriyorum anlamında söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Ama bana şifa veren çok yazar oldu ve benim de yazarken yapmaya çalıştığım şey ele aldığım dertlerle mizah yoluyla başa çıkmak. Bana şifa verdiğini söylediğim yazarlar da dertle başa çıkan karakterler yaratmış yazarlar. Onları okurken şunu öğrendim. Mizahta da hem bir gard, hem de şifa var. Susturucu olmayan ve sana baş etmeyi, cephane toplamayı öğreten bir silah bu. Bu yüzden de özellikle Antabus’u, öz savunma sonucu hapse giren kadınlar okusun çok isterim. Bu yolla birbirimize dokunmayı çok isterim. Çünkü beni sokağa çıkaran duygu neyse masaya oturtan duygu da aynı. Dolayısıyla beraber sokağa çıkacağımız insanlar ya da hiç sokağa çıkmamış bir kişinin sokağa çıkabilmesi için de yazıyorum.

 

Yazar olmasan ne olurdun?

Dansçı veya darbukatör olmak isterdim. Yazıyı da bir ritimde yazmaya çalışıyorum. Yine içinde ritm olan bir iş yapmak isterdim. Ancak yine de yazı hep ağır bastığı için, diğer alanlara yazıya eğildiğim kadar eğilemiyorum. Çünkü başka bir şey yaptığımda, ben bu zamanı yazı yazarak da kullanabilirdim diye huzursuzluk duyuyorum.

 

İstanbul’un senin kimliğin üzerindeki etkisi nedir?

Aslında İstanbul terminal özelliği de taşıyan bir şehir olduğu için, benimle beraber yazdıklarımı da etkiliyor. Burası hem kendi mekanlarından hem mesleklerinden kopan göçmenlerin geldiği bir şehir. Şimdiye kadar, ağırlıklı olarak göçmenleri yazdım. Genelde konfeksiyon işçisiydi bunlar. Çünkü kendi memleketlerindeki çiftçilikten kopunca burada ilk akla gelebilecek mesleklerden biri konfeksiyon. Burası da göçerken insanın dönüşümünü sergileyen bir şehir olduğu için, yazdığım metinlerde uzun betimlemeler veya İstanbul tasvirleri yok ama göçmenleri anlatmam sebebiyle aslında İstanbul hep var.

Bu çeşitlilik halini seviyorum. Ama, göçe zorlayan sebeplerle bir derdim ve kavgam tabii ki var.

 

Yeni projen nedir?

Yeni bir öykü kitabı üzerine çalışıyorum. Aslında yazmayı bir süre önce bitirdim ama bekletiyordum. Demlendirme zamanına kıymet veriyorum çünkü aradan zaman geçince insan dönüp daha farklı bir gözle bakabiliyor. Eksiği, kusuru, çiğ bir yanı var mı daha iyi görme imkanın oluyor. Keyifli gidiyor, öykü yazmayı çok özlemişim.

*Seray Şahiner’e teşekkürlerimizle…