Bugün güzel bir gün. Huzurlu uyandım, anneme sarıldım. Yatağımdan iner inmez oyuncaklarımla oynamaya başladım. Annem bana baktı ve gülümsedi. İçim sıcacık oldu. Kaplumbağam ile uzaya çıktık, ayak izlerimizi bıraktık. Bir kitapta görmüştüm. Ben de bunu yapabilirim dedim ve başardım. Belki bir gün size fotoğrafını gösteririm. Pandamın uykusunun geldiğini hissettim, ona pış pış yaptım, hemen uykuya daldı. Her şey güzel ilerliyordu, huzurluydum. Acaba neler bekliyordu beni bugün? Bugünü bir renk ile anlatırsam sarı rengi seçerdim. Şu an heyecanlı bir sarı gibi hissediyorum. Ah, sarı renk. Kelebekler gibi pır pır uçan…

Bugün içimde biriken bir ateş topu ile uyandım. Yataktan iner inmez elime geçen oyuncaklarımı fırlattım. Annem sarıldı ama içimdeki ateş topu sönmedi. Bugün kırmızı bir gün. Kaplumbağam sakince “Hadi yine uzaya gidelim mi?” dese de ben bağırmayı tercih ettim. Pandam uykum var benim diye ağlıyordu ama benim içimden onu uyutmak gelmiyordu. Burnumdan nefesimin hızlı hızlı çıktığını hissediyordum. Annem kahvaltımın hazır olduğunu söylemek için seslendiğinde ben de kırmızı boyalarımı elime almış, odamın her yerini kırmızıya boyuyordum. Bu renk şu an beni anlatıyordu.

Bugün gri bir gün. Gözlerimin dolmasını engelleyemiyorum. Annem gözlerimin açık olduğunu görünce gülümseyerek kucağına aldı beni, sıkıca kucakladı. Sıcacık bir günaydın döküldü dudaklarından ama benim gözlerim yine doldu. Neden böyle oluyordu bilmiyordum…

Bugün yemyeşil bir gün. Annem hızlı olmamız gerektiğini ve ormana gideceğimizi söyledi. Şu an merakla dolup taşan yeşil gibi hissediyorum. Aceleyle pandamı ve kaplumbağamı da yanımda aldım. Onların da bugün yaşayacaklarımıza tanık olmasını istiyorum.

Bugün utangaç limon sarısı gibi hissediyorum. Uykuya yenik düştüğüm bir sabahtı. Sanırım dün annem ve babamla ormanda yaptığımız uzun ve keşif dolu yürüyüş beni bir hayli yormuştu. Annem de bu sabah beni uyandırmaya kıyamamış, kendiliğimden kalkmamı beklemişti sanırım. Yatağımdan usulca indim, içeriden gelen seslere odaklandım. Salona ulaştığımda bakışların bana döndüğünü hissettim. Annem ve arkadaşları gülümseyerek bana bakıyordu. Annem yanıma geldi, beni kucağına aldı ve kafamı onun omzuna gömdüm. Annemin arkadaşları sürekli adımı söyleyip bir şeyler sormaya devam ediyordu. Utanıyordum. Yapabilir miyim, denemeli miyim? Onlarla konuşmaya sanırım hazır değildim.

Bir çocuğunuz varsa tasvir ettiğim bu günlerden biri ya da birkaçı deneyimlediğiniz için size tanıdık geldi değil mi?

Çocukların okul öncesi dönemde özellikle de 0-3 yaş aralığında duygularını tanımlayabilmesi oldukça zordur. Onların kendilerini ifade etmelerine ne kadar olanak sağlarsak duygularını tanımalarına da zemin oluşturmuş oluyoruz. Duygularını tanıma yolunda ilerlerken çocukların çok daha dürtüsel hareket ettiklerini, daha çok ilkel bir noktadan ihtiyaçlarını gidermeye çalıştıklarını unutmamak gerekir. Zorlandıklarını göstermek için bağırmayı, vurmayı, eşyalarını yere çarpmayı tercih ederler. Zorlandıklarını göstermenin en net ve en kolay yolu şimdilik budur. Biz ebeveynlere düşen ise onları anladığımızı göstermektir. Aslında bu aşamada ebeveynler de oldukça zorlanır. Bazı günler çocuğunun sırtına dokunup ben yanındayım, üzülüyorsun, anlayabiliyorum diyebilirken bir başka gün sadece sarılabilir ama gözleri dolu dolu olduğu için gereken cümleleri kurabilecek gücü kendilerinde hissetmezler. Hatta bazen çocuğu ağladıkça ya da bağırdıkça ebeveynler de kontrolünü kaybedebilir. Bütün bunlar olası, bütün bunlar insanidir. Yani ebeveynler için de günler kırmızı, mavi, gri, siyah olabilir.

Ebeveynlerin bu noktada sergiledikleri tavırlar da kendi çocukluklarında karşılaştıkları tavırla yakından ilgilidir. Bir anlamda çocukluğunda duyguları kabul gören bir çocuk, ebeveyn olduğunda çocuğuna da aynı kabulü gösterme cömertliğinde bulunur. Çocuğunun duygularını yaşamasına merhametle yaklaşabilir. Bu noktada duyguların kabulü, empati ortamını da doğurur.

Öfkesi kabul edemeyen ebeveynler ise maalesef çocukluğunda maruz kaldığı yanlış tavrı miras olarak taşır. Kendi çocukluğunu, çocuğuna yaşatır. Elbette bunun farkında olup kendi çocukluğunun telafisini çocuklarına tavrıyla gerçekleştirenler de vardır. Çocuğuna gösterdiği merhamet aslında kendi çocukluğuna da gösterdiği merhamettir. Çocuklarını büyütürken kendi çocukluğunu da iyileştirir.

Bu noktada Timaş Çocuk etiketiyle 2024 yılının Şubat ayında raflarda yerini alan Sook-Hee Choi imzalı Duyguların Ne Renk? kitabına dikkat kesilmenizi tavsiye ederim. Bahar Özkaya’nın çevirisi ile okurlarıyla buluşan kitabın hem çocuklarımıza hem de biz yetişkinlere söylemek istedikleri ilginizi çekecektir.

Birçok ebeveyn çocuklarını zenginleştirmek, anlamak ve yardımcı için çocuklarına kitap okuyor artık. Hatta kitaplara gelişim basamaklarında görülen zorluklara yardımcı bir el gibi uzanıyorlar. Kitaplar, çocuklarını büyütürken önemli bir araç olarak rehber oluyor birçok anne babaya. Duyguların Ne Renk? de kendisini tanıma, ifade yolunda ilerleyen çocuğunuz için bir rehber olabilecek önemli kaynak.

Bugünün ne renge boyanacağını henüz bilmiyorum, diyerek yaşadıklarını anlatmaya başlayan ana karakterimiz yaşadığı her duyguyu bir renkle tanımlıyor. Sarı heyecanını, yeşil merakını, turuncu sevincini, mor karmakarışık hâlini, kırmızı sinirini, çivit mavisi yalnızlığını simgeliyor.

Sizler de bu kitabı okuduktan sonra çocuğunuza şu an bir renk seçsen hangi renk olurdun diye sormak isteyebilirsiniz. Aynalama ile çocuğunuzun duygularını tanımasını ve size açmasını sağlayabilirsiniz.

Belki de sorularınız onu düşünmeye ve duygularını anlatma ihtiyacına dönüşür ve bir gün çocuğunuz “Şu an rengarenk gökkuşağı gibi hissediyorum. Duygularım sürekli değişiyor. Sürekli değişen yüzlerce duygunun hepsi benim. Hepsi beni ben yapıyor.” diyebilir.

Peki şimdi sana soruyorum soruyorum sevgili okur. Senin duyguların ne renk?