Şimdi herkes bana ne kadar farklı görünüyor. Meğer birer dev olduklarını düşünmekle ne kadar aptalmışım. Onlar da birer insan, hem de dünyadaki diğer insanların bunu fark etmesinden korkan insanlar…
Algernon’a Çiçekler, Daniel Keyes

Bazı insanlar; hayallerinin, anılarının yardımıyla olsun, kaçmayı-kurtulmayı denerler. Bazı insanlar; parmaklıkların arkasına kapatılmadan bile ömürlerini hayallerle tüketip giderler. Onlardan olmamanızı yeğlerim. En azında kendinize şunu diyebilmenizi beklerim: “Ben yeterince denedim. Alkışlar da sustu, yapayalnız kaldım sonunda ama denedim. Geçmiş arkamda, önümdeki gelecek ise ne getirir bilmiyorum ama ben bugünü kazanmayı denedim…”

Son on yılda epeyce bir sanat kurumu, sanatçı alım sınavı yaptı. Tiyatro sanatı adına müthiş bir şey. Cumhuriyet tarihinin en büyük tiyatral kurumsallaşmasını yaşıyor olabiliriz. Halihazırda birçok yerel yönetim ve devlet kurumları da belli aralıklara ülkenin birçok yerinde görevlendirmek üzere sanatçı alımlarına devam ediyor. Muazzam bir şey yahu! Gerçi meslek yüksek okulları gibi neredeyse her üniversiteye konservatuvar bölümleri kurulur hâle geldiğinden, ne kadar kurum sınav açarsa açsın mezun sanatçı sayısındaki korkunç yığılma eritilebilecek gibi değil ya, neyse, o konuyu konuşmuştuk. Yine de sevinçliyim; yurdumda sanatçıların istihdamına yönelik peş peşe böyle adımlar atılmasından. Sonuçta bir sanatçıyı salt mesleğiyle ilgili estetik kaygıda tutabilecek tek şey; onu dünyevi kaygıdan arındırmaktır. Eh bu da ona, mesleğini yaparak para, geçim kaynağı yahut kazanç elde ettirmek demektir ki; günümüzde insanın kendi mesleğini yaparak hayatını kazanması kadar kıymetli bir şey yok. Bakın bu son cümleyi ciddiye alın, bence!

İlgilenenler ve mesleğin içinden olanlar bilir ki; sanatçı istihdamında birkaç farklı model uygulanmaktadır. Bunlar; proje bazlı, günlük ücretlendirme suretiyle figüran pozisyonunda çalıştırılan sanatçılar (ki bu arkadaşlar “audition” adı verilen ve tiyatroya ait olmayan bir tanımlama ile seçkiye sokularak adaylar arasından tercih edilir.) Yerel yönetimlerin iştirak şirketlerine bağlı resmiyette “personel” fakat ürettiği iş itibarıyla tiyatroda faaliyet gösteren sanatçılar. Son olarak da devlet sanatçıları. Ve bunların yanında özel tiyatroların da yeni sezon oyunlarında değerlendirmek üzere oyuncu seçmesi yaptıkları da oluyor fakat ben işleyişin tabiatını daha yakından tanıtmak açısından ödenekli tiyatroların sanatçı alım sınavları üzerinden konuyu sermeyi yeğliyorum.

Süreç, basitçe ifade edecek olursak şöyle işliyor: X kurum bir sınav ilan eder. Sınava girebilecek adaylara ilişkin bir şartname yayınlar. Bu şartnamede mezuniyet gerekliliği, yaş, gerekliyse ek meziyetler, enstrüman çalma, dans edebilme, şarkı söyleyebilme gibi bir dizi ek koşul da bulunabilir. Şartnameye uygun adaylar dilerlerse belirlenen tarihe kadar kurumun web sitesi üzerinden yahut şahsen başvuru yoluyla sınava müracaat ederler. Başvuru alma süreci sona erdikten sonra kurum başvurunun yoğunluğuna göre bir sınav takvimi açıklar. Bu takvimde adaylar hangi gün, saat kaçta sınav vereceğini ilgili cetvelden takip eder.  Kurum, eğer yeni bir sanat birimi kuruluyorsa kendi içinden ya da danışman sıfatıyla alanında yetkin kişilerden oluşan bir jüri oluşturur. Yani şimdi alanında yetkin deyince o kısım biraz göreceli oldu ama her neyse. KENDİLERİNCE alanında yetkin gördükleri diyelim. Jüri, belirlenen sınav takviminde bir aksilik yaşanmadığı takdirde sınavı gerçekleştirir. Sınavda adaylar genelde bir komedi bir trajedi olmak üzere iki sahne performansı, jüri talep ederse bir şarkı ve bir şiir sunabileceği gibi dans ve hareket sınavlarına da tabi tutulabilir. Sınavın tamamlanmasının ardından sonuçlar açıklanır. Gerçi hemen ardından açıklanmaz, biraz o adayın sabrıyla oynanır ama nihayetinde açıklanır ve başarılı kabul edilen adaylar kuruma katılır.  Bu liste tamamen asillerden oluşan bir liste olabileceği gibi belli bir sayıda yedek adayı da içeren bir liste de olabilir. Başarılı sayılan adaylardan herhangi biri veya birkaçının kuruma katılmak istememesi durumunda yedek listeden alım yapılır. Böylelikle kontenjan kaybına uğranmamış olur.

Şimdi yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığım, sınav sürecinin basit işleyişi. Peki bu kadar basit mi? Asla! Şimdi sizlere bilhassa son zamanlarda mezun sanatçıların girdikleri sınavlarda karşılaştıkları “tutumlar” üzerinden, basit bir işleyişin ne kadar zorlaştırıldığını anlatmaya çalışacağım: Sanatçısınız. Sahip olduğunuz melekelerle yaşamınızı idame ettirebileceğiniz bir alan arıyorsunuz. Bir kurum sınavına müracaat ettiniz. Şartnameye uygun bir biçimde sınava hazırlandınız. Eğer bu sınav yaşadığınız kentten farklı bir şehirde ise yol, konaklama, yeme içme gibi giderleri de göze aldınız. Ve sınav günü kapıda beklerken buldunuz kendinizi. Sıranız geldi, enerjinizi yükseltmeye, ışıltılı görünmeye, tüm motivasyonunuzu doğru yönetmeye çalışarak içeri giriyorsunuz ve…

İçeride selamınızı almayan, günaydınınıza cevap vermeyen, halinizi, hatırınızı, şuan nasıl hissettiğinizi bile sormayan, dahası bununla ilgilenmeyen, sizinle konuşurken yüzünüze dahi bakmayan, heyecandan birazcık seğirecek olsanız sizi mezun olduğunuz okul ya da hocalarınız üzerinden linçleyen, kendi döneminin alternatifsiz koşulları olmasa bugün bırakın o jüri koltuğunda oturmayı, tiyatronun kapısından bile içeri sokulmamasını gerektirecek düzeyde kaba, içi boş, kaknem ve bir o kadar da yeteneksiz bir güruha karşı kendinizi ispat etmeye çalışıyorsunuz.

Şunlara bak, bak şu üzüntüden gebermeyenlere, bak şu hala tövbekâr olmayanlara, dağlara çıkıp da ağaç kovuklarına kapananlara bak!
Evdeydim ve Yağmurun Yağmasını Bekliyordum, Jean-Luc LAGARCE

Kimsenin kimseyi böylesine mutsuz etmeye hakkı yok. Bu insanlar olması gereken değerden uzak tutumunuzla kendini alay edilmiş, sonucu belli bir formalitenin alelade bir parçası haline getirilmiş hissetmekten kendini alıkoyamıyor. Bu duygusal yorgunluğu anlamak için nasıl bir ibretle sınanmanız gerekiyor ki, gerekli empatiyi kurabilesiniz? Buraya varılacaksa tüm bu çabalar niye? Bu arkadaşlarımıza kök söktürmek, canlarına okumak için yetiştirilmiş gibisiniz sanki. El üstünde tutmanız gereken bu insanlara, bu denli şaşı bakmanın kârı nerede diye soruyorum ben de. Yani yarın senin kurumunu üstün niteliklerle temsil etmesini beklediğin sanatçıyı bu denli itibar suikastına uğratmanın, onurunu incitmenin, bırakın sanatçı kimliğini, onu bir birey olarak dahi yok saymanın, değersizleştirmenin yarattığı tuhaf tezatlığın farkında değil misiniz?

Yani inanamıyorum! Kendi jenerasyonuma da çok kızıyorum ve bu konuda bir türlü sakinleşemiyorum. Hatalı olan bir tek biziz ve siz hepiniz daima haklısınız! Dürüstlük, erdem, doğruluk… Bunlar sizin için ya boş şeyler ya da doluysa bile sizin tekelinizde değil mi? Sizin karşınızdaki insan daima zayıf olmalı. Zayıf olmalı ki doyumsuz benliğinizi sadistçe o insanın haysiyetini emerek doyurabilesiniz! İnsana, hayata dair sözüm ona incelikli düşüncelerinizi ve kendinizi ortalama insandan üstün görmenize neden olan sözde hassasiyetinizi konuşmuyorum bile! Zaten çoğu şeyi konuşmuyorum artık. Sadece yazıyorum. Konuşunca düşman kesiliyorsunuz. Sanki babanızın bağından sizin olanı gasp ediyorum. Tam aksine, bugün savunduğum şeyler seni de kapsıyor. Yani bir ölçüde seni de savunuyorum. Bazılarımızın bu süreçleri çoktan geride bırakmış olması, bunun yozlaşarak devam etmesine kayıtsız kalabileceğimiz anlamına mı geliyor?

Hangi tarafta olursam olayım, yetmedi hiçbir zaman. Tam bir yola girmiş ve bir şarkı söylerken, bir düşünce yerinden fırlayıp, bozdu rahatımı.
Verimsizler, Peter Turrini

İşin bir tuhaf yanı da tüm bunlar ülkenin en çağdaş, en demokrat geçinen şehrinde yaşandı son olarak: Bu kentte usulsüzlükle göreve gelen bir yönetici, gencecik, heyecandan içi titreyen adaylara hakaret edip usulden bahsedebiliyor. On beş saniyede tüm dans becerinizi sergilemeniz beklenebiliyor. Performans göstereceğiniz parçalarınız üçer cümlenin ardından kesilip “tamam bizim için yeterli” denilebiliyor. Sonra insanlar sınavın adaletini sorguladığında bir tek sinkaflı küfür duymadıkları kalıyor. Bir başka şehirde yine bir jüri müsveddesi çıkıp: “size şu kadar para vereceeeez, en çok maaşı biz veriyooooz” diye avluda bekleyen sanatçılara karşı anıra anıra nutuk atabiliyor. Bir başka şehirde mezun olduğu okul sorulduğunda alınan cevap üzerine “aaa orada okul mu var yeaaa” diyerek ciddiyetsiz, saygısız, affedersiniz gevşek bir tutum sergilenebiliyor. Eğer orada okul olmasıyla ilgili bir derdin varsa sevgili jüri üyesi, bunu gidip YÖK’le konuş. Anayasal hakkını kullanarak o bölüme girmiş ama her ne kadar senin beklediğin yeterlilikte mezun olamamışsa da kompleksini bu insanlara yöneltme. Konunun muhatabı belli ama sizin de oralara konuşmaya cesaretiniz yok.

Bütün bu yaşananlar her defasında ayyuka çıkarken insanların sınavın adaletini sorgulayışını hakir görmek, artık kamuoyu nezdinde çoktan itibarını kaybetmiş bir jürinin haysiyetini tükettiği son nokta, bana göre! Eğer o jüri taşıdığı kompleks ve egonun onda biri kadar bu meslekten nasibini almışsa bir daha hiçbir yerde jüri üyeliği yapmamalıdır. Sürekli her masada olmak durumunda da değilsiniz yahu. Hepimiz öleceğiz. Vallahi bak, ben de öleceğim hatta. Söz yahu. Ölmezsem gel yüzüme tükür. Ama sen de öleceksin. Her yerde olma hırsından vazgeç. Görüyorsun ki bu hırsı yönetemiyorsun, aksine bu hırsın kölesi oluyorsun. Geldiğin bu noktada itibarsızlaşmanın gereği yok bence. Bi düşün bunu. Ama ne zaman? Karşındaki adaya; sen, elendin! Demeden önce…

Ve sen, sınanmakta olan sevgili dostum. Tüm iyi niyetinle talip olduğun o dinamiklerden korkma artık! Çünkü artık kaybedemezsin! Çoktan kaybettiğin bir şeyi yeniden kaybedemezsin.

Girme şu alçakların hizmetine:
Konma sinek gibi pislik üstüne.
İki günde bir somun ye, ne olur!
Yüreğinin kanını iç de boyun eğme.
Hayyam