William Saroyan. Altmıştan fazla öykü, roman ve oyun yazmış bir yazar. Bitlis asıllı bir Amerikalı. 1939 yılında Pulitzer Ödülü’nü kazanmış fakat reddetmiş ödülü. Absürd tiyatronun öncüsü. Jack Kerouac, Allen Ginsberg’ün de temsilcisi olduğu Beatnicklerin ilham kaynağı. 1943 yılında yazdığı “İnsanlık Komedyası” (The Human Comedy) romanı sinemaya uyarlanmış, senaryoyu da kendisi yazmıştır ve bu film Oscar’la ödüllendirilmiştir. En İyi Hikâye, En İyi Aktör,  En İyi Sinematografi, En İyi Yönetmen ve En İyi Film. Tennessee Williams’a göre dünyanın en büyük oyun yazarıdır Saroyan. Sanki insan kalbi dile gelmiş de kendisi anlatıyor kitaplarında, öyle sıcak, öyle içten, öyle insancıl. Sıcacık bakışları, tatlı gülümsemesiyle bizden biri, cümleleri nasıl kucaklıyorsa öyle sarılmak isteyeceğimiz dev bir yazar.

Kaliforniya Fresno’da doğmuştu Saroyan, 31 Ağustos 1908’de, ailesinin Amerika’da doğan ilk ferdi. Ama kendisini hep Bitlisli diye tanımlardı, annesi de babası da Bitlisliydi. Çoğu Ermeni gibi iki memleketi vardı onun, ama Bitlis, yuvası orasıydı onun, öyle hissediyordu. Annesinin, babasının 1905 yılında zorla ayrıldığı ve bebekliğinden beri dinlediği Bitlis, hayal ettiği, rüyalarında gördüğü memleketi. Rüyası gerçek olur 56 yaşındayken ve memleketinin havasını solur, suyundan içer, “Bu suyun iyi olduğunu söylemişlerdi bana” diyerek, dolaşır, dolaşır, düşünür. Yıl 1964. Mayıs başları. İstanbul’a gelir Saroyan. Yolculuğunda gazeteci Fikret Otyam ve Marmara gazetesi editörü Bedros Zobyan eşlik ederler ona. Doğumunun yüzüncü yılında Aras Yayıncılık bu geziyi ve yazarın sanatını anlatan enfes bir kaynak eser yayınlar, “Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan”. Kitapta kendisiyle şair Garig Basmadjian’ın yaptığı söyleşiyi ve yazarla ilgili Ara Güler, Aziz Gökdemir, Fikret Otyam, Bedros Zobyan, Dickran Kouymjian, Garig Basmadjian ve Stephen D. Calonne’un kaleme aldığı yazıları da bulmaktayız. Kitabı okurken adeta Saroyan’ın yanındayızdır, Van Gölü’nün kıyısındayızdır, serin kokusunu alırız gölün, dağlar boyunca biz de dokunuruz taşlara ve dalarız bilinmez düşlere, geçmişin esintisi yalar yüzümüzü, yüreğimizde tarifsiz bir hüzün ama doyumsuz bir sevinç aynı zamanda. Bakarız yüzüne, gülümser bize ve şöyle der gözlerimize bakıp: “Gün güzel başladı, öyle devam etti… Zaten gün güzel başladı mı öyle devam eder… Benim için hayata başlamak önemlidir.”

İstanbul’dan çıkılır yola, Saroyan ulaşım aracı olarak taksiyi düşünür, bu çok şaşırtıcı gelir rehberliğini üstlenen Bedros Zobyan’a. Dostu Ara Altunyan’ın Chevrolet’sini almaya karar verir. Ankara, Samsun, Giresun, Trabzon, Erzurum, Van, Tatvan, Bitlis, Muş, Diyarbakır, Elazığ, Harput, Antakya, İskenderun, Adana, Mersin, Antalya, İzmir ve Pamukkale ziyaret edilir. Ağrı Dağı, Akhtamar Adası ve Yılan Kalesi gezilir. Elbette Bitlis bambaşka, Saroyan için “Bitlis’i görme ve bulma isteği, hayat boyu süren baba arayışıyla kol kola ilerlemiştir.” Üç yaşında yetim kalmıştı Saroyan, babası Armenak’ı bulmaktı bu ziyaret, yıllar sonra, bağrından koptuğu topraklarda. Bitlis yolunda heyecandan yerinde duramamaktadır Saroyan. Şehre girerken, şehirde kurduğu cümlelerle o yakıcı hasret bizim de gönlümüzde yankısını bulur. “Girişteki bütün ağaçları tanırım… Anlattılar.” Bir rehbere ihtiyacı olmadığını söyler, gönlündedir onun şehir, çocukluk anıları gibi kazılıdır bilincinde. Ancak rüyalarda görülebilen, yıllarca büyülü bir masal diyarı gibi yaşamın gelgitinde bir nefes olan şehir, memleket. “Artık Bitlisteyim… Hayatımın en mana taşıyan günü…” Bir kaplumbağa geçer önünden, arabayı durdurur, yere atlayıp “oh, Bitlisli bu da” der, ah Saroyan. Gözler yaşarıp boğazda bir şeyler, çok şeyler düğümlenir. Lusin Dink’in 2013 yapımı “Saroyan Ülkesi” filminden karelere kitabın sayfalarından yeni kareler eklenir. Hatırlayabildiğince atalarının topraklarına ait olmak. “Bu güçlü bir bağ, bir çeşit gurur kaynağıydı onun için.”

Coşkuyla karşılanır Saroyan memleketinde, bir mucizenin içinde dolaşmaktadır. En çok çocuklarla ilgilidir o, çocuklar onun gelecek güvencesidir. Sigarayı bırakalı yedi ay olmuştur ama Bitlis tütününe sarılmış sigarayı ciğerlerinin dibine kadar çekip “ohh… Very nice… Very nice” der anlatılmaz bir keyifle, dudağında bir gülümseme, sanki sigaranın dumanı geliyor burnumuza. Şaşırtıcı bir fiziksel benzerlik, aynı toprağın, aynı suyun, aynı havanın, aynı dağların insanları. Binlerce yıl paylaşılmış yaşantılar, acılar, sevinçlerle bezeli yüzyıllar süren günler. “Kürtçe, dedi anneannem, kalbin dilidir. Türkçe müziktir. Bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı, parlak. Bizim dilimiz, diye bağırdı, acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin, acının yükü var.” Saroyan’ın “Yaşayanlar ve Ölüler” adlı öyküsünden bu alıntı geçmişten beri bu toprakların çok dilliliğini ifade ediyor. Elbette yaşamın dille nasıl unutulmaz bir şekilde kaynaştığını da dilin yaşayan yüreklerin bir yansıması olduğunu.

Evini arayan yüreğiyle eskiden Ermenilerin yoğun yaşadığı Sapkor (Dzabırgor) mahallesindedir. Bitlis’te yaşayan tek bir Ermeni vardır, doksan yaşında, Saroyan’ın ailesini bilmeyen, Beyrut’a gidip orada Ermenilerin yanında ölmek isteyen biri. Eski Ermeni mahallesi, şimdi yıkık bir yer. Taşlar, taşlar, yıkık duvarlar, geçmiş, dönmeyecek günlerin ağırlığını taşırlar, kederli bir ağıt. Evinin olduğunu tahmin ettikleri yer. Bol bol taş toplar Saroyan, kendisine anlatılanları somutlaştırmakta, ne kaldıysa geçmişten, binlerce yıllık yaşanmışlıklardan dokunup yanına almaktadır adeta. Taşlara işlemiş geçmişin izleri, havadaki, gökyüzündeki, ağaçlardaki, sudaki silinemez dokunuşlar, milletinin dokunuşları, gelmiş, geçmiş, ama süregelen izler. Bu izlerle yoğun bir duygu selinde olan yazarı görenlerden bazılarının “bunlar giderken gömdükleri altınları arıyor olmasınlar” sözleri. Yuva altın mıdır? Altın yuva olabilir mi? Yuva, memleket, yurt, ait olduğun yer, kaç altın eder? Atalarının topraklarını görme arzusunu dile getirdiğinde, kayıp akrabalarla tanışma imkanının olup olmadığını bizzat görme isteğini belirttiğinde meseleyi sadece mirasa indirgemek gibi. İnsana kalan en tatlı miras hiç tanımadığı dedesinin bilmediği, memlekette kalmış akrabaları değil midir?

Peki ya geri dönüş? Sonsuza dek, ama nasıl? Bitlis, eski Bitlis değildir ama Bitlis Bitlistir. “Bizler, büyüklerimizin belleğinin gidebildiği kadar uzunca bir süredir oradayız” der Saroyan Garig Basmadjian’la yaptığı söyleşide. Yazarın 1975’te yazdığı “Bitlis” oyununda Ara’nın son diyaloğu bu sonsuz geri dönüşle ilgilidir, yuvanın nerede olduğuyla:

“Kim olduğumuzu bilmek için coğrafi bir bölgenin çocukça desteğine ihtiyacımız yok… Ermenilerin üzülmek için coğrafyadan, coğrafi bir yere gitmekten ve bir yere varmaktan çok daha öte nedenleri var. Bu her halükarda beni üzüyor… ve bir şarkı söyleme isteği uyandırıyor. Gelin, birlikte, yediğimiz ekmeğin ve içtiğimiz şarabın şarkısını söyleyelim.”

Bitlis gezisiyle ilgili yazmak için on bir yıl beklemiştir yazar, ama Bitlis zihninde ve bağrında olduğu gibi eserlerinde de olmuştur hep. “Tesadüfi Karşılaşmalar” (Chance Meetings) adlı kitabında bunu şöyle dile getirir:

“Bitlis’i çok çalıp söyledim ben. Çünkü insanlarımın dağlık şehridir o ve bir anlamda başlı başına bir ülkedir. Şöyle ki orada yaşayan Ermeniler, Kürtler ve Türkler, kendilerini hemşerileriyle diğer şehirlerde yaşayan soydaşlarından çok daha yakın akraba olarak görmüşlerdir.”

Ara Güler de Paris’te görüşür Saroyan’la. Yıl 1974. Ne güzel tanımlar Saroyan’ı Ara Güler:

“Saroyan olayları değil insanları merak ediyordu… Onun bakışı ile insanlara bakmak, dünyayı ikinci kez keşfetmekten daha üstün bir şeydir. Çünkü Saroyan en küçük şeyin en önemli şey olduğunu öğretir bize.”

Saroyan “Yüreğim Dağlardadır” diye bir oyun yazmış bir adam, nereye gitse dağları da onunla. Bejan Matur da “Saroyan’a Ağıt” şiirinde bu acılı hasreti, taşlardan yüreklere sızan, dağlardan esen kederi yansıtır dizeleriyle:

“Bitlis’in dağları kar içinde

Dağları Bitlis’in ah geçmişin

Bir adamın yurdunu ararken

bulduğu taşlar taş mıdır sadece?

Yas içinde bir kadın bir gömleği taşıyor

Acıdan bir gömleği anlatıyor bize

Bakın diyor dağlar hala soğuk

Bakın kartallar, geyikler ve meşe

Biz unutmadık

Göğsünde bir yastan kalan kederle

Yakıştın gecemize

Yakıştın toprakta büyüyen yalnızlığa

Senin dönüşüne bakıyorum ben

Bitlis’in dağlarına”

Dağlar onun içindedir hep, yuvasıdır, sığınağıdır, varoluş anlamıdır, hüzünlü ama canlı, damarlarının hayat kaynağı, dolayısıyla sanatının kaynağı ve gözlerinin, ellerinin memlekete dokunmasıyla her şey tam anlamını bulur. “Gelmiş, görmüş ve eş zamanlı varlık ve yokluğun verdiği bir tür huzura ulaşmıştır” der David Stephen Calonne Saroyan için. Saroyan bizdendir, akrabamızdır, memleketlimizdir, biz de ondanız, birbirimize aidiz, ne mutlu bize.