Kültür-Sanat Yönetiminde İdareci Refleksleri

Ben bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha iyi bir ehliyet görmedim.”

Mevlâna, Mesnevi

Hayatta ve sanatta, inançla korku asla bağdaşmaz. Devamlı olarak duyulan bir korku ve telaş hâlinde asla inandığınız değerleri ortaya koyamaz, koysanız dahi savunamazsınız. Bu yüzdendir ki aslında zor şartlara katlanmak bir nevi meydan okumadır. Bu durumda bana kalan tek şey, onur. Benim vazifem ise; ayakta kalmak, insani vasıflarımı korumak ve asla bir paçavra, bir çaput, bir hata olmamaktır. Boyun eğenleri asla suçlamıyorum. Ben de yıllar yılı kimseyi asla yargılamamayı öğrendim. Ben de sadece bir insanım, direnme arzusuna sahip bir insan… Dolayısıyla;

Bu yazım; cellatlara, kötülere, güce tapanlara, emek hırsızlarına, habis duyguların esaretinde insanlıktan çıkış nöbeti geçirdiği hâlde kendini dünyanın en sıhhatli insanı sayanlara, tiranlara, bir şeylere, bir şey sananlara, tatminsizlere, geçmişin arsızlarına, bugünün yaptım olducusuna, gürültü edene ama içi boş olana, bağırana, yaşını unutanlara, başını alamayanlara, kutuplaştırana, hedef gösterene, iftiracıya, öfkenin nöbetini tutanlara, kavgayla övünene, utanmaza, arlanmaza, bir şey olmamış gibi devam edebilene, yüksekten bakan alçağa, örgütlü kötülüğe, çok bilene ve yanılana, zalime, zulmüne ve yaşadıklarından nasibini alamayanlara adanmıştır.

Size şunu hipotez olarak sunuyorum: Sevgi alma ve sevgi verme yeteneğinden yoksun olan zekâ; zihinsel ve ahlaki çöküşe , nevroza ve muhtemelen psikoza bile yol açar. Salt ben-merkezci bir amaca odaklanan ve insan ilişkilerini dışlayan bir beyin, sadece şiddete ve acıya meyleder.

Daniel KEYES, Algernon’a Çiçekler

Kişisel bir bilgi vermek istiyorum evvela: Kendimi bu yüzyıla ait hissetmiyorum. En az elli sene öncesinin insanıyım. Bugünkü yozlaşmışlığı, cehaleti, sığlığı, zorbalığı, şuursuzluğu, insan olmanın altındaki büyük boşluğu bir türlü benimseyemiyor, bu yeni dünyanın erdem ve etik anlayışına bir türlü uyumlanamıyorum. Bunun yaşadığı toplumu beğenmeyen aristokrat sınıfının bir söylemi olarak algılanacağını biliyorum fakat önemli değil, zaten bu yüzden, bu yüzyıla ait değilim! Ve zaten ben sizinle anlaşmak değil, anlaşmamak istiyorum. Birkaç jenerasyon önce dünya gelmeliymişim ben. Evet, biraz teknolojiden ve bugünün modern imkânlarından yoksun olurdum belki ama güzel insanlarla tanışırdım, gerçekten kaliteli dokunmuş bir ceket giyerdim, daha çok anı biriktirirdim, gerçekten ağlayan, gerçekten gülen insanlar görürdüm. Tepeden tırnağa nezaket ve terbiye içeren sohbetlerde bulunurdum; zarafetten, ince fikirli olmaktan, tebessüm etmekten kırılır giderdim. Bir insan olarak her yeni güne kendime ve çevreme duyduğum saygının beni vakfettiği mutlulukla başlardım. Çünkü benim için kişinin kim ya da ne olduğundan ziyade, kendini ne kadar temsil edebildiği birçok şeyden önce geliyor.

Her bireyin, insan olmanın bir yükümlülüğü olarak donandığı erdem ve yaradılışının kendine sağladığı avantajları göz önünde bulundurduğumda; kendini yeterince temsil edememesini kabul etmiyor, edemiyorum. Hele ki bu kişi sanat disiplinlerinden birine mensup ise hiçbir gerekçeyi kabul edemiyorum. Kendini temsil edemeyenin eseri neyi temsil edebilir ki? Dolayısıyla sanatçı yaratıda bulunmazdan önce evvela bir seciye koymalıdır ortaya. Ben buyum, demelidir. Diyemedi mi? O hâlde yaşamı boyunca bir “üst akıl” tarafından yönetilmeye, yönlendirilmeye ve onanmaya mahkumdur. Çünkü kendi ölçütleri oluşmamıştır. Statükocu bir idari düşüncenin tam da dişlerini geçirebileceği bir figürdür o.

İdareci refleksleri işte bu karşılıklı diyalektik içerisinde kendini gösterir. Kendini temsiliyetten uzak, inisiyatif kavramından bihaber olan birey, sanatçı da olsa, ki böylesi bir zafiyete sahip olan kimselerin sanatçı kimliğinin meşruiyetini sorgularım, daima idare edilmeye ihtiyaç duyar. Yaptığından asla emin olamaz. Dünya görüşü biçimlenemez ve hatta ve hatta kendi mesleği ile ilgili dahi doğruyu yanlışı ayırt edemez hâle gelir. Bu da idarecinin tiranlaşma sürecini başlatır. O artık idare ettiği güruhun ve bu güruhun gösterdiği pasifliğin yarattığı boşluğu kendi otoritesiyle doldurmaya çalışacaktır. Onun alanı genişledikçe sanatçının alanı daralır. Bir süre sonra sanatçının hiçbir alanı kalmaz ve idarecinin kucağına sığışır. İdareci her türlü karar, yorum, eleştiri, hedef gösterme ve münferit tehditler gibi reflekslerle tahakküm altına aldığı sanatçıya karşı kendini “üst akıl” olarak tanımlar. Ve süreç içerisinde bu tümüyle bir efendi-köle diyalektiğine dönüşür. İdareci bu safhadan sonra bulunduğu konumla alakalı olarak kendini alternatifsiz görür. Kararları en doğru kararlardır, istediğine istediği gibi davranabilme haddini otomatik olarak kendine tanımlar. Mevkisinin yetkisi dahilinde sahip olduğu yetki ve bu yetkiden doğan olanakları kendi şahsına indirger.

Kim kendisine ait olmayan bir şeyi başkasına verebilir ki? Makamlar ve şahsiyetler gelip geçicidir. Daima bir kişiye ait olmayıp kimsenin tekelinde değildir. Birisi dostuna yardım etmek veya devlete hizmette bulunmak için bir makama gelmek istiyorsa, başkasının da aynı makamda benzer bir hizmet verebileceğini düşünebilmelidir. Bu, bireyin iyi bir amaç için bile makam ve tüzel şahsiyete muhtaç olmadığı düşüncesiyle eklemlenebilir.

Epiktetos, Enkheiridion

Sanatçı tiranlaşmış statükocu idareci reflekslerinin altında ezile dursun, bunun aksi yönde çaba gösterenler idareci tarafından “uyumsuz” bir hedef hâline gelir. Kimsenin fikir beyan etmediği bir yerde bir düşünce ortaya koyan “çıkıntılık” yapmış olur bu idareci görüş altında. Ve bir süre sonra refleksler tümüyle o kişiye yönelir. Çünkü idareci kendisinin mutlak doğruluğuna inandığı, sorgulanmaya sözde açık ama özde kapalı bu yeni yapıya sanatçıyı uyumlayana kadar her şeyi yapacaktır. Pasif ve vasat çoğunluğun aksine ortaya bir irade koyan sanatçı ne var ki bir zaman sonra belki de her şeyin siyah olduğunu ve kendisinin grilik ve pislikten başka bir şeyin olmadığı bu yeri inatla renklendirmeye çalıştığını ve bunun başlı başına bir sisifos olduğunu idrak edecektir. Ruh ve mantık giderek işlevini yitirir. Zaten mantık ne işe yarar ki gömüldüğümüz, daha doğrusu yerin dibine sokulduğumuz o yerde.

Tüm bu yaklaşım biçimlerinde bir beis görmeyen sanatçı nevrotik bir kriz geçirdiğinin de farkında olmadan hızla celladına karşı bir sempati beslemeye başlar. Gündelik çıkar ve talepleriyle örtüşen bu davranışlarda bulunan bu kimseler, insan yüzü taşıyan ama bedenlerindeki ve ruhlarındaki tüm insaniyetin özenli ve sistemli bir biçimde yok edildiği insanlardır. Kimilerinin kanlarını feda etmeye karar verdikleri gibi onlar da içlerindeki insani her şeyden uzaklaşmışlardır. Ne ahlaki bir kaygıları vardır ne de kendilerini sorgularlar. Bu kayıtsızlık hâli onları efendisiyle ve onu aşağılayan her türlü tavra karşı bir özdeşliğe sürükler. Münferit çıkarları uğruna sergilediği seciyesizlik şimdi onu boş bir çuval gibi olduğu yere yığacaktır. İradesi rehin alınan sanatçının, şahsiyetini rehin alan idarecisiyle geçirdiği sürenin sonunda ona şirin görünmeye çalışması, onu onaması, her türlü insan hakkı ihlali sayılabilecek tutum ve davranışı tasvip edecek hâle gelmesi ve nihai olarak da onunla özdeşim kurması tam bir Stockholm Sendromu’dur. Bu sendromun anlamını genişleterek insanın kendisini zora sokan, üzen koşulları benimsemesi, savunması ve bu koşulları yaratan nedenleri görmemesi, ezenin yanında yer alması ve tüm bu çürümüşlüğü inşa edene karşı nevrotik bir tapınma hâli olarak da tanımlayabiliriz.

Sanatçı yaşadıklarının bir sonucu olarak, hayatta kalma stratejisi geliştirdiğini düşünerek güce tapmaya başlar. Bu artık bir sanatçının uğradığı ahlaki erozyonun son evresidir. Çünkü ne bir birey olgusundan ne de bir sanatçı kimliğinden bahsedilebilir artık. O, hedefi tahakkümü altına aldığı kitleyi köleleştirmek olan despot idarecisinin kölesidir artık. Bu kölelik, ikilinin bir arada bulunduğu süre boyunca sürecektir. Çünkü despotizm katranına bulanmış yöneticiyi ancak salt boyun eğme tatmin eder, kabahatlerini haklı göstermenin psikolojik ihtiyacı içindedir ve bunun için de kimlik erozyonuna uğramış sanatçının yüzsüzce tapınmasına ihtiyaç duyar. Bu sebeple ondan durmaksızın saygı, minnet hatta sevgi göstermesini bekler. Bakıldığında da etrafında daima bir kalabalık vardır. Fakat gerçek bir insan yoktur….

Sen! Evet sen! Eğer gerçekten bir sanat erbabıysan, eğer bugüne kadar edindiğin düstur sana kıymık kadar da olsa o estetik kaygıyı zerk etmişse, eğer derinlerde bir yerlerde o yüce ruhun kalıntılarına sahip olduğunu bilerek, sadece bugünkü koşullar altında seni sen olmaktan çıkaracak tavizlere prangalandıysan bil ki; insan, sıfatların esiri olmayı bıraktığı zaman, “yarın” kelimesini hayatından çıkardığı zaman, kendi kıymetinin, değerinin başkasının ellerinde olmadığını anladığı zaman, “başkaları ne düşünür” hapishanesine girmediği zaman, istemediği şeyleri yapmayabildiği zaman, yastığa başını koyar koymaz uyuyabildiği zaman, beğenilme arzusu gütmeden kendi olduğu zaman, iki kere iki dört diyebildiği zaman, tüm bunlarla beraber bir birey olduğunun farkına vardığı zaman özgürdür. Korkmayı bırak! Ve ne olur yazımın başında alıntıladığım Mevlana’nın şu sözünü de vicdanının bir köşesine dikişle: “Temiz ruha zarar vermenin imkânı yoktur. Böyle ruha sahip insanlara karşı kimse galip gelemez. Zarar gelse bile sedefe gelir, inciye değil.”