Eğitimime okul yüzünden uzunca bir süre ara vermek zorunda kaldım.
Bernard Shaw

Bu yazıyı biraz retorik olarak ele alacağım. Arif olan elbet ve elbet ve elbet özü kavrayacaktır. Teşekkürler, iyi günler.

Gün geçmiyor ki mesleğimin yeni bir açmazıyla karşılaşmayayım. Gün geçmiyor ki yaşamımda her şeyden üstün tuttuğum uğraşım bana yeni bir paradoks sunup hem benimle ilgili hem de benimle ilgisiz bir meseleyi bana dert ettirmesin.

Gezegenimizde bulunduğum süre zarfında gördüm/görüyorum ki; durumu ne kadar kötü olursa olsun, kendinden mahrum kalmayı istemiyor insan. Bir biçimde kendini gerçekleştirmek istiyor. Böylelikle elde ettiği her şeye rağmen, yine de “daha korunaklı” olduğunu düşündüğü bir alan, bir tali yol arayışından asla vazgeçmiyor/geçemiyor.  İnsan işte. Yarın ne olacağı belli olmaz düşüncesi belki de onu asıl olandan çoktan beri alıkoyuyor/koydu/koyacak…

Çünkü zannımca biriktirdikleri ona biraz olsun daha fazla güven veriyor ve bulunduğu zeminde karşılık bulamama düşüncesi onu bu tali yollara saptırıyor. Oysa bir yol bulamayan mutlak ara sokaklar arasında kayboluyor. Ve her şey sona erdiğinde “İşte ben bu yolu yürüdüm,” diyebileceği bir geçit kalmıyor ortada.

İşte sanatçının bu sisifosu bertaraf etmesi, nispeten basit düşünmesiyle mümkün olabilir. Düşünsenize; bundan yüz yıl sonra bugün dokunabildiğiniz tüm yüzeyler aşınmış olacak. Tozlu rüzgarlar bugünün ışıltılı camlarını matlaştıracak. Güvenlik kameralarının içine kuşlar yuva yapacak. Depreme dayanıklı tüm yapılar harabeye dönecek, zamana dayanıklı yapılmadıkları için. Süs havuzlarının ortasındaki heykeller yosun tutacak. En ikonik, en işlek ve en kalabalık bulduğumuz kent meydanları belki de bilumum yabani hayvanın yumurtlama alanı olacak. Fakat bir sigara kâğıdı örneğin; masaya koy. Üzerine bir taş bırak. Üç yüz yıl sonra geri gel, yerinde bulursun. Belki sararmış belki buruşmuştur evet. Fakat hâlâ o. Bir sigara kâğıdı kadar yaşamıyor insan dediğin. Kefeninden evvel çürüyüp gidiyor…

Yani basit, basit bir denklem yaşamak dediğin. Manchester City teknik direktörü Pep Guardiola’nın da dediği gibi: “Bu basit bir oyun, zor olan; basit oynamak…” Ayaktayken, yeryüzünde yatarak kapladığımızdan daha az yer kaplıyor oluşumuz bir yana, keşke her birimiz olduğumuz/oldurabildiğimiz yerde dikilip dursak/durabilsek. Ama orada dahi sabit kalmamak, hep yürümek, yürüyebilmek kaydıyla. Ya da bazen, gerçekten, hiç kıpırdamadan. Tıpkı bir ağaç gibi tek ve hür. Ve bir orman gibi… Şaka şaka öyle devam etmeyeceğim. Ama biraz sabit kalsak mesela, kimseye ne bir iyilik ne de bir kötülük yapma telaşı taşımadan, kendimizi olması gerekenden bu kadar fazla denetlemeden… Ama işte yürüyebiliyoruz. Koşuyor, hareket ediyor, doğup, büyüyoruz ve yine de her şeye rağmen bir şeyler inşa etme güdümüz bizi rahat bırakmıyor. Belki de ancak ve ancak böyle canlı kalabileceğimiz inancıyla bir şeyler inşa etmek zaruriyetiyle, bir yana her şeyi yıkarak, göçüp gidiyoruz. Ne var ne yok çarpıp devirerek hem de. Sonra da yeniden inşa etmek için koşuyoruz. Tekrar ve tekrar… Halbuki biraz önce örneğini verdiğimiz ağaçlar öyle mi? Sadece durup bekliyorlar. Olmaları gereken yerde ne rüzgâra ne de yağmura karşı koymadan, devam edebiliyorlar. Yapraklarını dökseler dahi tekrar yeşermekten geri durmuyorlar. İşte bizi böyle bir durumda kök salmış bir ağaçtan farklı kılan şey her ne ise, dağıtıyor…

Şimdi retoriği bırakıp bu paragrafta basite iniyorum. Bilhassa pandemi dönemiyle birlikte (ki lanet olsun hepi topu bir buçuk yıllık süreç on binlerce yıllık insanlık tarihi için nasıl bir milat olabildi hâlâ anlam veremiyorum) nedense sanat disiplinleriyle “sanatçı” sıfatıyla meşgul olan, aşağı yukarı her üç bireyden ikisi, hiç de bu alanda bir kariyer hedefleri olmadığı hâlde, delirmişçesine “lisansüstü” bir “title” çabasına girdiler. Şimdi bunun iki türlü açıklaması var: Birincisi; “hazır pandemi ve mesleğimizi uygulamalı olarak icra edemiyoruz, dolayısıyla neden bunu bir katma değere dönüştürmeyelim? Üstüne üstlük o günkü koşullardan ötürü bu çaba “online” bir avantajı da beraberinde getirmişken!” düşüncesi. İkincisi; “görünen o ki soyut üretimde bulunanlar için, olağanüstü koşullar peyda olduğunda hiçbir korunaklı alan yok. Ben yine de ne olur ne olmaz “bir üst” vasfı bir köşede tutayım…” kaygısı.

İnsan yaptıklarından pişman olup olmayacağını önceden bilemiyor. Bilseydi ne kadar korkak yaşardı kim bilir? Bildiğini sanıyor, sonra yaşayınca bakıyor ki hiç bilemiyor.
“Eski Portreler” , Kıvanç NALÇA

Bence her iki düşünce de ne kadar makul gerekçelere dayanırsa dayansın, korkunç! Üstüne üstlük, amip gibi çoğalan, her üç katlı binanın adına “üniversite” denilerek yahut birçok sosyal ve kültürel dinamiklerden yoksun nahiyelerde, sayısı her geçen gün artan ve lise düzeyinde dahi eğitim verebilecek vasıflara haiz olmayan insanlara leblebi gibi akademik unvan dağıtılan bir ortamda! Bunun gerekliliğini sorguluyorum. Belki de işte tam bu noktada, insan olmanın bir getirisi olarak; hırsa sıvanmış duvarlar, dört bir yana bakacağız diye asıl odağımıza karşı kör ediyordur bizi? diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Olamaz mı? Olabilir.

İlaveten; sanatın iki farklı göreliliği vardır: estetik ve bilim tarafı. Make your choise! Estetik taraftaki pratiği seçersen sanatçı olma gayreti içerisindesindir, bilim tarafında isen belki de iyi bir teorisyen olma yolunda ilerliyorsundur. Yine birinin diğerinden beslendiğini yadsımamakla birlikte, çok çok çok ayrı kulvarlar ve uğraşlar olduğu yönünde kanaatim tecrübeyle sabittir. Katılmıyor musunuz? Katılmayın. Fakat kendinizi sanatçı olarak tanımlıyorsanız, yani “eyleyen” kısımda iseniz bunun zaten lisansüstü-altı olmaz. İleri-geri oyunculuk diye bir şey olmaz. Olmaz! Olmaz! Kesinlikle olamaz! Sanatçının sanat yaşamı zaten, kendiliğinden, ona daima ileri doğru ivmelenmeyi salık verir. Bunun için sanatçı akademik bir zapturapta ihtiyaç duymaz/duymamalıdır. Nokta. Bitti. Konu kilit. Tartışmaya kapalı.

Yalnız sanatta değil, hangi mesleğe sahip olursanız olun, en büyük benliğinizi sunduğunuz bu “iş” denilen uğraşınızın meslek etiğini kendinize düstur edinmemişseniz, kendinizi bulunduğunuz noktadan bir adım öteye taşıyacak motivasyonu yaratamamışsanız, dahası bununla ilgili bir derdiniz hele hele içine düştüğünüz atalet duygusuna karşı bir farkındalığınız da yoksa… Sizi hiçbir özgeçmiş kurtaramaz. Özgeçmiş bugüne değin kendinizi getirdiğiniz yolun bir özetidir ve fakat geçmişte kalmıştır. Yalnızca bir referans noktasıdır o, ileriye doğru atacağınızı kendinize vaat ettiğiniz adımlar için. Potansiyelinizin ve melekelerinizin bir proloğudur.

İlaveten tiyatro sanatında mesleğini sahne üzerinde icra edenlerin, sahip oldukları bilgi ve birikimlerini aktarmak üzere çeşitli sanat okullarında konuk öğretim üyesi olarak da derslere girdiğini hali hazırda, hala görmekteyim. Bu yetişmekte olan sanatçı adayı için müthiş bir deneyim paylaşımı gibi görünse de edinimlerini aktaran “hoca” açısından karizma yitimine odaklı bir handikap içerir. Şöyle ki, karşısında, dersine girdiği, mesleğine dair “doğru” saydığı öğretide bulunduğu öğrencisine karşı pratikte mesleğini yapmakta olan bir sanatçı, bir “üst karizma” yüklenmek mecburiyetindedir. Çünkü sanat disiplinlerinde (bu benim son derece şahsi görüşüm) ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz! Öğretici olarak kabul ettiğim kişi mesleki yaşamında bana salık verdiği uygulamaları ve yaklaşımları tatbik edemiyorsa, benim için taleplerinin geçerliliği yoktur. Sahnede öğrencisine nasıl davranmasını söyleyen “usta” evvela bunu sahnede kendisi becerebilmelidir. Bir cevap anahtarı sunmalıdır deyim yerindeyse. Birçok sanat okulu öğrencisinden şu şekilde sitem içeren sözler geliyor kulağıma: “Hocam filanca hoca bize geliyor, şunu şöyle yap, bunu böyle yap, böyle bir duyguyla gir, burayı şöyle düşün… gibi gibi daha birçok önerge ve direktifle bizi yönlendiriyor. Fakat biz hocamızın sahne aldığı bir oyunda kendisini seyrettiğimizde bize iyi niyetli olarak bulunduğu bu telkinlerden hiçbirini kendi performansında göremiyoruz ne yazık ki. Hal böyle olunca da birlikte çalıştığımız metotların işlevselliği konusunda şüpheye düşüyoruz ister istemez.”

Gene kaynıyor içim
Gene kaçtı uykularım
Korkarım, deliye çıkacak gene adım.
“Gelecek Avcıları”, Hidayet SAYIN

Yukarıdaki paragrafın açılımını, tartışmalı bir tarafı da olduğundan görece sizlerin yorumuna bırakmakla beraber bir kez daha iddia ediyorum ki; mutlak suretle “sanatçı” bu kadar bölünemez. Farklı sanat disiplinleri arasında bir katma değer ilişkisinde bulunabilir, pekâlâ bulunmalıdır da. Fakat yek bir disiplinin hem kuram hem uygulama alanında eşdeğer düzeyde bulunamaz. Lisans düzeyindeki edinimlerini icra alanına yansıtmakla mükelleftir ve bu yansımanın niteliği, içinde bulunduğu pratikteki edinimleri arttıkça pekişecektir. Ki bu da tecrübedir. Bunu da tek başına hiçbir okul, akademik unvan yahut lisansüstü eğitim vermez/veremez. The End!