Gitmek istemişti Türkiye’den 1948 yılında ama gidemeyeceğini hatta bunun hayattaki son arzusu olacağını bilmeden. Eşinin tahminine göre, o zamanın ortamından uzak kalıp romanlarını rahat bir kafayla yazmak istemesi onu Türkiye’den gitme arzusuna itmişti. İşsizlik de onu bu yola iten sebepler arasında sayılabilirdi. Halbuki o doğal yollardan pasaportu ile gitmek istedi daha önce Almanya’ya gittiği gibi. Ama maalesef hiç de öyle olmadı. O dönemde siyasi sebepten dolayı hapse giren çok oluyordu ve Sabahattin Ali de bundan nasibini almıştı. Eşi, Sabahattin Ali’nin hapse girmeden önce kaçmak gibi bir düşüncesi olmadığını sanıyordu. Bu nedenle onun hapisteyken kaçmaya karar vermesinden şüpheleniyordu. Ancak Sabahattin Ali nereden bilebilirdi kendisine eşlik eden adamın onun sonunu getireceğini. Uzun süre haber alınamadı kendisinden. Gitmeden arkadaşlarına bıraktığı bir mektup vardı eşine iletilmesi için fakat onu da arkadaşları eşi okuduktan hemen sonra yaktılar. Arkadaşları mı? Onlar ya dönemin getirdiği korkudan ya da saygıdan mektubu açıp okumadılar bile.

Zeki kadın Aliye Hanım, o mektupta yazılanları asla unutmadı. “Acaba ne yazıyordu mektupta?” diye merak edenler oluyordur şu an herhalde. Mezarı hâlâ bilinmiyordu. Kemikleri bile dolaştı durdu oradan oraya. Kızı Filiz Ali, kitabında babasının öldürülmesini anlatmıştı ki kendisinin bunu anlatan son kişi olmayacağı da alelade ortadaydı. Kızı neden anlatan son kişi olmamıştı veya olamamıştı?

Ölümünün üzerinden altmış dokuz yıl geçmiş olmasına rağmen kitapları hâlâ farklı yaş grupları tarafından sevilerek okunan, üzerine birçok araştırma yapılmış ve yapılmaya devam eden, dergilerde kendisine özel yerler ayrılan ya da derginin bir sayısı sırf onun adına çıkan birinin niye bu kadar önemsendiğini düşündük mü hiç? Yoksa birçoğumuz tüketim toplumunun özelliklerini devam ettirip, alıp okuyup üzerine hiç düşünmeden geçiyor muyuz?

“İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayüllerdir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.”*

der Sabahattin Ali. Bu sözüne katılıyoruz değil mi? Düşünmeyenleri, araştırmayanları da bize dahil etmek için soru yağmurunu sürdürelim o zaman, böylelikle yalancı peygamberlere temayül etmemiş oluruz. Birçoğumuz sosyal mecralarda Sabahattin Ali’ye ait sözleri okuyor ve beğeniyoruz. Bunu neden yapıyoruz? Sırf beğenmek için değil sanırım. Hele bazı şiirleri var ki onlar artık ezberimizden öte mırıldanmaktan asla vazgeçmediğimiz şarkılarımız olmuşlar:

Aldırma Gönül (Edip Akbayram), Eşkıya Dünya (Edip Akbayram), Leylim Ley (Zülfü Livaneli), Çocuk Gibi (Sezen Aksu), Dağlardır Dağlar (Sezen Aksu), Göklerde Kartal Gibiyim (Volkan Konak), Ben Sana Vurgunum (Eskisi Gibi) (Nükhet Duru), Melankoli (Nükhet Duru), Geçmiyor Günler (Ahmet Kaya), Kara Yazı (Ahmet Kaya), Bir Yürek Kaldı Avucumda (Grup Çağrı), Benimsin Diyemediğim (Kıyamadığım) (Ali Kocatepe).

Sadece melodiyi beğendiğimiz için mi bu şarkılar dilimizde, zihnimizde, hep bizde? Yoksa kime ait olduğunu bile bilmiyor muydunuz? Şimdi okuduğunuzda şaşırıp: “Aa! Onun muymuş?” diye mi sordunuz kendinize? Bu soruların neticesi aleyhinize mi çıkıyor? Aleyhinize çıkan olayların mesulü kim oluyor sizde?

Yoksa sizin de içinizdeki şeytan mı? Nedenlerin sebeplerini bulup söylemekten korktuğunuz her şeyin sorumluluğunu kolayınıza geldiği için ona mı yüklüyorsunuz?

Sabahattin Ali: “Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan kaçamak yolu… İçimizdeki şeytan yok.. İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.”** diyor. Nasıl silkinip kendine geliyor insan bu söz üzerine değil mi? “Evet, doğru söylemiş diyoruz? Vay be! Bizi bize ne güzel anlatmış diyoruz söylediklerini okudukça. Nasıl yüzümüze yüzümüze gerçekleri vuruyor diyoruz.” İşte toplumsal gerçekçi anlayışa sahip Sabahattin Ali’yi de farklı kılan, onun sözcükleri doğru yerde doğru zamanda kullanması, dilinin yalın ve anlaşılır olmasıdır. Her türlü süslü anlatımdan uzak olması ve sahip olduğu gözlem gücüdür. Ayrıca toplumu aydınlatmaya çalışması ve eserlerini bu kaygıyı gözeterek yazmasıdır. Bir de okumayı çok sevmesi ve sürekli okumasıdır.

Sabahattin Ali’yi en yakından tanıyan kişi eşi Aliye Hanım onun için: “Sabahattin çok zeki, bilgili, çok yönlü, çalışkan bir insandı, ayrıca dikkatli, meraklı idi. Dakikalarca vitrinlerde, kitap evlerinde kitapları tetkik eder, duran veya hareket eden bir tren lokomotifini uzun uzun gözler, her şeye her olaya karşı aynı tutumu sürdürürdü. Elbiselerine, giyimine karşı titiz, son derece temiz bir adamdı.”*** demiştir.

Bu kadar özenli, çalışkan birine karşı haksızlık yaptığınızı düşünmeye başladıysanız doğru yoldasınız. Neden mi? Çünkü eşi; onun düşünmeyen insanlara, boş konuşanlara dayanamadığını: “Sabahattin akıllı ve bilgili insanlardan hoşlanırdı. Boş konuşan, akıllıyım diye geçinen insanlara tahammülü yoktu. Hatta akraba, komşu olsun, vasat insanlar onu sıkardı, belki de boşa vakit harcamak istemediğinden. Böyle bir durumda çaktırmadan bir köşeye çekilir, konuşmayı diğer insanlara bırakıp kitabını açar, oradaki bütün insanları unutarak kitap okumaya dalardı.”**** sözüyle anlatmıştır. Ama insanı severdi, en sıradan bulduğunu bile. Özellikle de kadınlara öykülerinde çokça yer vermişti. Toplum şartlarına yenik düşen kadınları anlatmıştır. İnsanlara karşı kesin hükümlü değildir, eğer öyle olsaydı o şiirler, öyküler, romanlar ortaya çıkmazdı. Hatta öykülerinde kasabada, kıyıda köşede kalmış insanları okuyamazdık. “Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynir hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiyoruz?”***** diyerek bize gösterir düşüncesini Sabahattin Ali.

Toplumu bu kadar önemsemiş birini biz de önemsemesek olmaz değil mi? Bir de etraftan duyulanlarla değil de hakkında gerçek bir okuma yaparak eserlerini titizlikle okuyup ona tekrar tekrar baksak daha iyi olacağı kanısındayım. Özellikle romanlarındaki kahramanların ondan birer parça taşıdığına dikkat etmeyi de unutmamalıyız elbette. Çünkü onun hayatına dair bilgiye sahip olduğumuzda o kahramanların onun söylemek istediklerini dile getirdiğini fark ederiz. Ayrıca o muazzam arı diliyle düşüncelerini bize ne kadar başarılı aktardığını da görebiliriz. Bundan dolayı içimizdeki merak duygusunu uyandırsın diye bu yazıda o kahramanların konuşmasından alınmış bazı sözler boşa değil. Onun üzerine yazılmış onca yazının da boşa olmadığı gibi…

 

* Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2014.

** Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2014.

*** Tahsin Yıldırım, Eşlerinin Gözüyle Edebiyatçılarımız, Selis Kitapları, İstanbul 2003.

**** Tahsin Yıldırım, Eşlerinin Gözüyle Edebiyatçılarımız, Selis Kitapları, İstanbul 2003.

***** Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012.