Gece boyunca çaldığım trompetin sesi beynimi ele geçirmiş, o konser salonunda kelebekler gibi oradan oraya uçuşan notalar, üzerimdeki giysilere takılıp kalmıştı. Her adımımda onların yere düşerken çıkardığı sesleri duyabiliyordum. Ardımda anlamsız seslerden oluşan bir melodiye dönüşmüşler, sonra da yağmur damlaları gibi anında buharlaşıp gitmişlerdi.

Gece üzerime giydiğim görünmez bir pelerin gibiydi. İki yanımda denize doğru uzanan binalar kafamın içinde çalan müzikte dans eden figürlere dönüşmüştü. Denizi altlarına alıp onu bir dans pistine çevirmişlerdi. Suyun üzerindeki yansımalarda aydınlanıyordu bedenleri. Ardından danslarını bitirip geceyi ve ona eşlik eden Ay’ı selamlayarak yerlerine geçmişlerdi.

Notalar zihnimi bir türlü terk etmemişti. Orada bir yerde takılı kalmışlardı. Zihnim sanki onlar için perdeleri sonuna kadar açılmış bir tiyatro sahnesiydi. Hepsi orada öylece bir dekor gibi duruyor, hiçbir yere gitmiyordu. Ama onlardan kurtulmalıydım. Ben de kıyısında dolandığım denizin dalgalarından ördüğüm çarşafı üzerime atarak oracıkta uykuya daldığımda, anında terk etmişti notalar zihnimi. Ama rüzgarın şehrin üzerine bıraktığı melodiyi hala duyabiliyordum. İçinde olduğum rüyadan bile.

Daha önce dönüş yolunu kaybettiğim rüyalardan birindeydim. Olanlara anlam vermeye çalışıyor, çıkış kapısının nerede olduğunu bir türlü hatırlayamıyordum. Üstüne üstlük melodisini hala duyabildiğim dünyadan da gittikçe uzaklaşıyordum. Üzerime örttüğüm çarşaf ince gelmişti ve hava iyice soğumuştu. Rüzgarın bıraktığı melodi koca bir senfoniye dönüşmüştü anlaşılan. Hissedebiliyordum bedenimin titreyişlerini.

Çevrilen bir sayfanın sesiyle, bütün dekor dünyanın neresinde olduğunu bilmediğim koca bir şehrin etrafı gökdelenlerle çevrili caddelerinden birine dönüşmüştü. Ve ben oraya, ucuna oturup ayaklarımı sarkıttığım gökdelenin çatısından bakıyor, birkaç saniye önce içinde dolaştığım koca trenin yanından geçtiği dağları zihnimde canlandırmaya çalışıyordum.

Koca şehir ayaklarımın altındaydı ve rüzgar saçlarımı uçuşturuyordu.

Yanımda tanıdık bir dostun varlığını hissetmiştim. Trompetim’in. Onu çantasından çıkardım. Çalmak üzere olduğum parçanın bir kısmını unuttuğumu fark ettim. Genelde bana pek bir faydası olmayan hafızamı zorladım. Bu sırada gözlerim, şehrin ışıltısına kapılmıştı. Gecenin karanlığında gördüğüm her ışık, beni izlemeye gelmiş bir seyirci gibiydi. Hepsi gözlerini bana dikmiş çalmamı bekliyordu. Ardından başka bir parça düşünüp trompetimi tekrar ağzıma götürdüm. Seyircimi daha fazla bekletemezdim.

Alkışların bitmesini beklemeden bulunduğum yerden ayrılmış, yoldan geçen arabalardan birine binmiştim. Dekor bir daha değişmeden bu sahneden inmeliydim. Bu düşüncemin ardından yanımda koltuğun üzerine bıraktığım trompetime diktim gözlerimi. Onu daha fazla çalmamı istercesine duruyordu öyle. Gözümü ondan ayırıp yola baktım. Şehrin dışına sonunda çıkmıştık. İlerideydi işte. Bembeyaz bir yuvarlak biçiminde görünüyordu çıkış kapısı. Birkaç metre kalmıştı üzerimden dalgaların örtüsünü kaldırmama.

Bir sayfa sesiyle değişmişti yine her şey. Bir katman daha derine inmiştim. Rüzgarın senfonisini duyamıyordum artık.

Dekor değişmişti.  Gördüğüm tek şey sonsuz bir beyazlıktı. Anlaşılan dünya bomboş bir tuvale dönüşmüştü. Ben de fırçası trompet olan bir ressama.

Derin bir nefes aldım ve fırçamı dudaklarıma götürdüm. Önce denizi olmayan dalgaları çizdim. Sonra ona eşlik eden geceyi.  Senfonisini çalmak üzere olan rüzgarı. Ve, bu maviliğini denizden alan gecede yolunu bulabilmek için ışık arayan adamı.

Bir sayfa sesi daha.

Çizdiğim her şey kaybolmuş, en başa dönmüştüm. Tuval yine karşımdaydı duruyordu bütün beyazlığıyla. Hiçlikten oluşan bir dünyanın esiri olmuştum. İstese onu yaratanın bile beni çıkaramayacağı türden bir dünyaydı sanki. Her şeyin sonunu getiren o sayfa sesleri de kesilmiş, duymaya ihtiyacımın olduğu bir şeye dönüşmüştü. Bir sayfa sesi daha duymalıydım. Belki o zaman her şey en başa döner, bende buradan kurtulurdum.

Rüyalarım nasıl olmuştu da kilidi olmayan prangalara dönüşmüştü?

Elimde sadece koca bir tuval ve bir fırça bırakmıştı. Üstelik çizmeme bile izin vermiyordu. Fırçam elimde öylece duruyor, bir ses duymayı bekliyordum. Her şeyi başa alacak ya da beni bu boşluktan çıkaracak bir sayfa sesi.

Beklediğim sayfa sesi gelmişti. Ne her şeyi en başa almıştı ne de beni bu boşluktan çıkarmıştı. Elimdeki tek şeyi, fırçamı, trompetimi elimden almıştı.

Bu sonsuz beyazlığa bakmaktan yorulan gözlerimi yumup olanları anımsamaya çalıştım. Zihnimde sayfaları tersine çevirerek en başa döndüm. Rüzgarın önce şehrin üzerine bırakıp sonra koca bir senfoniye dönüştürdüğü melodiyi hatırlamış, gözlerim kapalı bir şekilde onu mırıldanmaya başlamıştım.

Ardından ağzımdan çıkan notaların tenime dokunuşuyla gözümü açıp denizin kıyıya vuran dalgalarından ördüğüm çarşafı üzerimden atmıştım.