Kendi kendimeyken hiç bu kadar sessiz kalmamıştım. Genelde yalnız kalmam boşuna olmaz, şarkılar çalıp söylerim. Şimdiyse ritim tutacak takati dahi kendimde bulamıyorum, parmaklarım hızlı hareket etmeye çok alışıktır oysa. Günlerdir yattığım yatakta yapılması en kolay olan şeyi yapıyorum, tavana bakıyorum. Uzun süre baktığım her beyaz boyalı duvar, birdenbire nota defterine dönüşüyor. Evin içinde sürekli bir uğultu var, ellerimi yukarı kaldırıp varmışçasına tavandaki tuşlara basıyorum ve çaldığım eseri duyabiliyorum.

Ne zaman parmaklarımla belime dokunsam hemen çekiyorum. Ne zaman bunu bir başkası yapsa acı dolu sesler çıkartıyorum. Yanlış tuşlara basılmış gibi hiç istemediğim haykırışlar odayı dolduruyor. Belli ki canım yanıyor, akortsuzum. Başlarda bunun çok uzun sürmeyeceğini düşündüm ya da öyle inanmak istedim diyelim. Piyanistin bel fıtığı olması, anlatıldığında güldürmeyecek bir fıkra olur ancak. Sağır olsanız bile çalabilirsiniz ama oturamayan piyanist yürüyemeyen balerin gibidir. Ondan parmaklarının ucuna çıkmasını nasıl istersiniz. Oturamadığım gibi ayağa da kalkamıyorum, tek yapabildiğim boylu boyunca yatmak. Bütün kemiklerim vücuduma batıyor, meğer ne çok kemiğimiz varmış. Bu şekilde yatarak kaç gün geçirdim bilmiyorum, acı çekerken üçü beşi saymayı unutuyorsunuz. Ama o kadar uzun zaman oldu ki artık dinlenmek için yatmak yetmemeye başladı. Aksi gibi insanın tüm yapabildiği de bu. Banyo yaptıktan sonra susamak gibi, bir şeye maruz kaldıkça onun daha fazlasına ihtiyaç duyuyorsunuz. Üstelik bir şeye çok fazla maruz kalınırsa o şey saçmalaşıyor ve anlamını yitiriyor. Tıpkı arka arkaya hızlıca “piyano piyano piyano” demek gibi. Sürekli aynı şeyi arka arkaya söylerseniz artık başka bir şey kastetmeye başlarsınız. Çünkü şeyler, tekrarın sonunda başka bir form kazanırlar.

Yanıma gelen, benimle ilgilenenlerin anlattıklarıyla yaşıyorum ve takdir edersiniz ki başkasının cümleleri, hayatla düzgün ilişkiler kurmak için yeterli değildir. Bana yöneltilen sorulara, karşımdakinin suratını düşürmeyecek cevaplar veriyorum çünkü buna mecburum. Mesela acıyor mu diyorlar, acıyor elbette. Ama dayanılamayacak kadar değil, diyorum. Gerçekten ne düşündüğünü söylemek insanı çıplakmış gibi hissettiriyor, soğuk şu aşamada bana en son lazım olan şey. Belimi sıcak tutuyorum ve odama giren insanlara sırf yürüyebildikleri için bile imreniyorum. Ben burada yatarken çok şey kaçırıyormuşum gibi oluyor. Aslında alakası yok biliyorum ama bu bir çeşit yılbaşı sendromu gibi. Hani sözde o gün herkes çok eğleniyordur da eğlenmeyen varsa biraz enayidir ya, bilirsiniz.

İlaç içmek için edilen kahvaltılar, ağrıyı unuttursun diye vurulan iğneler derken iş ciddiye bindi. Benim için ameliyat ve fizik tedavi gerekti. Tüm bu işlemler ve sonrası için yalan yok biraz paraya sıkıştım. İnsan, hiç satmak istemediğini en önce satarmış. İşte benim küçük Chopin’im, iş arkadaşım ve dahi dostum bu niyetle satılığa çıkartılmış oldu. Piyano ha deyince satıcı bulacak bir enstrüman değildir ama artık şans mı desek şanssızlık mı, ben ha demeye fırsat bulamadım. Yarın piyanom yeni evine alışmaya çalışacak, sabahleyin onu bu evden alıp götürecekler. Benimse tek tesellim, yeniden duvara çakılmış bir çivi kadar sabit piyanonun başına oturabileceğim günleri düşlemek.

Alkış sesleri dineceğine gitgide daha da şiddetleniyordu. Anlaşılan o ki, elleri patlayana kadar herkes bunu yapmaya devam edecekti. Hatta insanlar oturarak alkışlamayı yetersiz bulup teker teker ayağa kalkıp alkışlamaya devam ediyorlardı. Önlerinde lacivert şortuyla onlara sunum yapan bir çocuk yoktu artık. Siyah bir takımın içinden, vadettiği şeyi yapmış biri olarak bakıyordum kalabalığa. Derslerde, algoritma öğrenmek ne işimize yarayacak diyen öğrencilere elleriyle beni işaret edebilecekleri bir alan açmıştım.

Tüm bu alkış kıyametten daha önceye gidersek yani bir oda dolusu mühendise, bir opera binasının rüya görebileceğini anlattığım o güne. Bana bunun çılgınlık olduğunu sakın söylemeyin çünkü bu cümleyi çok fazla işitmemize rağmen bunu yaptık. Bir bina öğrenebilir mi, dahası rüya görebilir mi sorusuyla çıktığımız yolda, cevabımız evet oldu. Alkışlayanların az önce yansıtılan ekranda izledikleri ve dinledikleri hikâye, tıpkı yaşayan bir insan gibi binanın erişebildiği verilerle, kendi kendine bir anlam kurgulamasının ürünüdür. Proje binanın kendisinin bütün külliyatıyla birlikte kullanılması ve yapay zekanın şiirsel bir hikâye üretebilme potansiyelinden meydana geliyor. Üç ana başlıkta incelenebilir şekilde konuşmak gerekirse: hatıralar, bilinç, rüya. Yapının bir gün internete bağlanıp kendi adını arattığı ve var olan onlarca terabaytlık anılar verisiyle rüyalar görebildiği bir gerçeklik inşa ettik. Tek başımıza ya da arkadaşımızla, günde üç kez olmadı illaki bir kere önünden geçtiğimiz bu opera binası, beli tutulmuş bir piyanistin piyanosunu sattığını hayal etti, doğrusu mizahı bana hitap ediyor. Bir tavsiye vermem gerekirse, orada burada ardından kötü konuşmayın. Şayet bir gün bu kulağına giderse sizi kapısından içeri sokmayabilir.

-Alkışlarınız için herkese çok teşekkürler!