Ne büyüleyicidir bir çiçeğin tek başına özgürce güzelliği. Kendini gerçekleştirmede bulmuştur seçkin hâlini, dağ başında yalnız da olsa, renklerinin cümbüşüyle katılması gereken hayat yolculuğunda bir nefes olduğunu bilir. İçinden gelen, kendisini biricik yapan seslerdir onun rehberi. Anın coşkusunu yaşar varoluşunda, özgürce şarkılarını söyleyen kuşlarla yoldaş. Bir çiçekle yan yana da durabilir, yüreğinin atış ritmini hiç kaybetmez ama, tekliğinin, eşsizliğinin dopdoluluğunda.

Özgürce var olabilmek, bir kadın olarak, binlerce yılda oluşmuş kaleleri yıkıp bağımsızlığını ilan edebilmek, içindeki yabanıl, şifalı güçle, düş yeteneğiyle dolu bir sevinç haykırışıyla. “Ruth”, böyle bir haykırışla yankılanıyor varlığımızın köklerinde. Lou Andreas-Salomé’nin büyülü romanı ruhumuzu kuşatmış yıkılmaz görünen kalenin duvarlarını nasıl da yerle bir ediyor, kendi yaşantısındaki cesareti bizlere aşılayarak. 1861-1937 yılları arasında yaşamış olan Rus yazar ve psikanalist Salomé, Nietzsche’nin acılı aşkı, Rilke ve Freud’la da aşk yaşadığı söylenen kadın. Teoloji ve felsefe dersleri almış olan yazar, Zürih Üniversitesi’nde teoloji ve sanat tarihi eğitimi gördü. Toplumun kadına dayattığı rollere sonuna kadar sırt çeviren Salomé gerçekçi anlatım tarzıyla ışık tutuyor günümüze. Kitabında yazarlık yeteneğini sonuna kadar sergiliyor, güçlü tasvirlerinin yanı sıra karakterlerinin psikolojik durumlarını da derinlemesine sunuyor. 1895 yılında yayınlanan “Ruth” akıcı bir okuma zevki yaşatırken kadınlık, erkeklik hâlleri, toplumun kıskıvrak yakaladığı bireylerin ince bir tahlilini gözler önüne seriyor, okurlar olarak kendimizi de irdeliyoruz romanda yol alırken.

Ruth, annesini ve babasını küçük yaşta kaybetmiş, farklı akrabalardan sonra varlıklı amcasının yanında kalmaktadır. Acı dolu bu durum onu olası ebeveyn cenderesinden uzak tutmuş, kendince bir özgürlük sağlamıştır. Öğretmeni Erik yazılarından ve okul bahçesinde gözlemlediği davranışlarından oldukça etkilenir. Zihninin gerilerinde kalan ideallerini bu kızı yetiştirerek gerçekleştirebilecektir belki de. Dünyayı bambaşka bir yere dönüştürme hayalleriyle atıldığı hayat bir öğretmen olmasına izin vermiştir. Genç yaşta delice âşık olup evlenmiş, eşi güzeller güzeli Klara-Bel bir kaza sonucu kötürüm kalınca mutluluk acılaşmıştır. Kendince “kadınca” bir dünyası vardır Klara-Bel’in, kazadan önce de küçük bir odanın kenarında yoğun işleri, dersleriyle uğraşan erkeğin etrafında sessiz bir pervane, en büyük zevklerinden iğne işleri elinde, müşfik bir anne. Ruth da Erik’ten etkilenir, onunla özel bir çalışma programı uygulamayı hatta evlerinde kalmayı kabul eder hatta bunu talep eder. Sevgiye ve ilgiye çok muhtaçtır bu inanılmaz bir düş gücüne sahip kız. Bir kadın olarak kendisine biçilmeye başlanan roller onu pek de ilgilendirmez, Erik onun bu yönünden de etkilenir, düş gücünden olduğu kadar. Çok parlak bir zekası da vardır, ele avuca gelmez Ruth. Sınıfta nişanlanan bir kızın durumu herkesi büyülemiştir, bütün kızların hayalidir bu, evlenmek, ”hizmet etmek.” Ruth bunun o kadar da önemli olmadığını düşünür, onun hayal dünyasında bambaşka şeyler vardır. Benito Pérez Galdós’un “Tristana”sı gibidir Ruth. Tristana, kendi ayakları üzerinde durabilen özgür bir birey olmak istiyordu, evliliği de gereksiz buluyordu. Bir erkeğe bağlı olmak değildi onun hayattan istediği, kendisi olmak istiyordu özgür bir bilinçle. Zaten Ingeborg Bachmann’ın “Malina”da dediği gibi: “Hiç kimse biri için her şey olamaz.” Klara-Bel en çok hizmet edemediği için üzgündür. Ruth ise hizmet etmenin değil hizmet edilmenin daha güzel olduğunu ifade eder, erkeklere tanınan bu ayrıcalığı, onların “doğal hakkını” ister. Erik kadınların eşitliğini, gelişimini ne kadar savunur görünse de mutlak hakimiyetin her zaman erkekte olduğuna inanır, bir itaat abidesi olan Klara-Bel’in en ufak karşı düşüncesine hiçbir tahammülü yoktur. “Kadın erkeğin hüküm sürdüğü ülkesidir” ona göre. Ruth’dan beklediği de tam ve kesin bir itaattir. Erik’in gençliğinde ideallerini paylaştığı arkadaşı Bernhard Römer’in eşiyle olan ilişkisi dikkatimizi çeker. Kendince çalışmaları vardır kadının, Klara- Bel bunlara izin verdiği için onun ne iyi bir koca olduğunu söylediğinde “izin verme” kelimesinin yersizliğini anlarız: “Ben hiçbir şeye izin verecek durumda değilim. Niçin, biliyor musunuz? Aslında ben karımın başına buyrukluğuna hayranım biraz da… Bir zamanlar hayatın ve insanın mükemmelleşmesine dair öylesine büyük, öylesine muhteşem planlar yapmıştık ki; bugünse karım bunları minik bir ölçekte de olsa hayata geçiriyor… İşte kadın eli, kadın emeği böyle bir şey-cesur. Onların yanında biz acemiyiz.” Kadınların şifa veren, doğanın ta kalbinden güç alan yaşam enerjisine duyulan saygı, erkeğin de, yeryüzünün de bu güçle hayat bulması. “Kurtlarla Koşan Kadınlar”da ifade edildiği gibi, içinde yaşadığımız toplum kadının bu enerjisini yok sayıp sadece söz dinleyen köleler oluşturmak istediği için ciddi problemlerle karşı karşıyayız. Oysa evlilik “iki çiçeğin yan yana durması”dır, kendi köklerinden beslenmiş, kendi güzellikleri içinde yan yana güçlü varlıklardan oluşur. D.H. Lawrence’ın “Aaron’ın Asası” kitabında evli çiftlerin de bağımsızlığının önemi üzerinde durulur. “Kendi küçük adalarımızda ne yaptığımız sadece bizi ilgilendirir… Kalp kendi sessizliğinde yalnız atar.” Ruth da Erik’in isteğiyle arkadaşının yanında kalır ve bu evin onun üzerinde gerçekten olumlu etkileri olur.

“Düşünmek” Ruth için hayati bir eylem. Bayan Römer’in belirttiği gibi: “Sanki görünürdeki her şeyin ardında sadece kendine ait gizli bir yaşamı daha var, belki kendisi de bunun farkında değil ama bütün belirleyici duygu ve düşüncelerinin kaynağı burası aslında.” Kurtulamıyor da bu eylemden, elinde değil düşünmemek. “Ateş iyi geliyor bana. O zaman insan düşler âlemine dalıp düşünmekten kurtuluyor,” dediğinde nasıl kendi âleminde yaşadığını, hatta kafasının içinde dönüp duran bu alemin onu bunalttığını görüyoruz. Düş gücü yoksa nefes de yok ama, ilerleme de yok, tükeniş, yaşam benzeri uyuşturan alışkanlıklar var biteviye. “Duvarı aşmak” ister o, kızlara da bunu söyler, çünkü “duvarın ardında hayat var”. Binlerce yıllık geleneklerin, dayatmaların ötesindeki hayata ulaşmak. Klara-Bel’in bayıldığı, Erik’in fena hâlde sinirini bozan hatta zekayı körelttiğine inandığı iğne işlerinin ötesindeki hayata. Alfred Tennyson’ın Kral Arthur efsanelerinden esinlenerek yazdığı Shalott Leydisi’ni esir eden dokumanın ötesindeki. Dış dünyaya ancak kalenin içindeki bir aynadan bakabilir kadın, pencereden dışarı baktığında çatlar ayna. Kadınlığını yaşamak isteyen kadın, yasakları aşmaya, duvardan atlamaya çalışan kadın sonunu hazırlar gelenekler uyarınca. Balzac’ın “İki Yeni Gelin”indeki gibi aşk yaşamaya çalıştığında bile felaket bekler onu, etrafı da zehirler. Ailesinin, özellikle babasının sözünü uslu uslu dinleyen kadınsa ah nasıl bir uyuşuk, sıcacık huzur içindedir, anne oldu mu bir de, Furuğ Ferruhzad’ın “Kurmalı Bebek”i

“kurmalı bebekler gibi olunabilirdi

camdan gözlerle kendi dünyalarına bakan

çuha bir kutuda

içi saman dolu bir bedenle

yıllarca uyunabilirdi tüller, pullar içinde

hovarda bir el ne zaman sıksa

durduk yere

‘ah ne mutluyum!’

diye bağrılabilirdi!”

Duvarın içindeki, surların ardındaki kadın yaşamamaktadır zaten, başlangıcı bile yoktur bu hayatın, hayatın kendisi yoktur. Yaşamak, risk almaktır, aynaları kırıp ormana dalmaktır. Ursula K. Le Guin’i dinlemektir: “Devrim yapamazsınız, devrim olmanız gerekir.”

Ruth, doğanın kızıdır, bir nar kuşu olarak özgürce kendi şarkısını söyler. Erik onun için ne kadar değerli olsa da, eşine verdiği desteğin, sevginin hem de tam onunla ilgili en olmayacak hayallerinin gerçekleştiği anda sona erdiğini bilmek itaati de sona erdirir. Artık şöyle der o kendine: “Kendi iradene tutunacaksın! Duruşunu koru! Kendine itaat edeceksin, anladın mı?” Aradığı gücün sadece kendisinde olduğunun bilinciyle, içindeki görünmez duvarı aşmaya, kendi güzelliğinde, özgürce çiçeklenmeye, kendi tercihiyle. Clara Pinkola Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınlar” da söylediği gibi: “Ormana gitmezsen, asla bir şey olmaz ve hayatın asla başlamaz.”