Rapuzel masalı, Grimm kardeşlerin on dokuzuncu yüzyılın başlarında derledikleri yerel halk masalları arasında yer alır.

Metinde, masalın olay örgüsü ve teması içerisinde yer alan objeleri psikanalitik teoriye göre incelemeye çalışacağım. Bu incelemede, masalın yıllar boyunca güncelliğini neden yitirmediğini, olayların ardında yatan sebepleri gözlemleyeceğiz.

Kırmızı Başlıklı Kız’dan Sinderalla’ya Bremen Mızıkacıları’ndan Pamuk Prenses’e kadar günümüzde bildiğimiz birçok peri masalının bir geçmişi vardır. Bu geçmişe baktığımızda çoğu kez aktarıldığı üzere “mutlu son” ile bitmediklerini görürüz. Bu üzücü olabilir çünkü benim neslim gibi daha birçok nesil bu masallarla büyümüştür, çocukken kitaplarını okumuş, sinemada filmini izlemiştir. Aslında mutlu sonla bitmeyen masallar derken ne kastediyoruz? Örneğin, Sinderella masalında Prens’in ayakkabıyı üvey annenin kızlarına denettirdiği bölümde, kızların ayaklarını sığdırabilmek için topuklarını kestiklerini görürüz. Aynı kanlı sahneler masalın sonunda tekrar karşımıza çıkmaktadır. Masal, kilisede Sinderella’nın yanına oturan üvey kardeşlerin bir karga tarafından gözlerinin oyulması ile sona erer. Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir.

Günümüzde bu peri masalları çocuklara çok daha uygun versiyonlara dönüştürülmüştür. Bu sayede onlara çeşitli mesajlar vermek amacıyla (hoşgörülü olmak, yardımsever olmak, yalan söylememek, aile sevgisi vb.) eğitici amaçlar güdülmektedir. Aslında geçmişte bu masalların neden ortaya çıktığı ve var olması gerektiği yine aynı sebep üzerinden incelenebilir. Çocukluğun tamamlayıcı bileşenlerini içeren öğeler aslında çocukların ve yetişkinlerin günlük hayatın zorluklarını aşmak için yarattıkları stratejiler gibi görünüyor. İnsanlığın deneyimlerinin sözlü olarak aktarıldığı bir alan olarak ifade edilebilir.

Rapunzel Masalı

Masal, çocuk sahibi olamayan bir çift ile başlıyor. Evin penceresinden sürekli cadının bahçesini izleyen kadın, bahçede gördüğü rampionları arzulamaya başlıyor. Bu arzusu öyle bir noktaya geliyor ki, onu elde edemedikçe güçten düşüyor. Bu durum kocasının dikkatini çekmeye başladığında kadın, “Yiyemezsem öleceğim,” diyor. Sevgili eşini kurtarmak isteyen adam, bahçenin yüksek duvarlarını tırmanmayı göze alıyor. Bu noktada adamın bir yolculuğa çıktığını görüyoruz. Aslında bu yolculuk masalda kadının aşerdiği bir obje iken, elde edilmesindeki zorluk dikkat çekiyor. Bunun için adamın yüksek duvarların tırmanması, gizlice rampionları toplaması ve kaçması gerekiyor. Tabii cadı ile yüzleşmezse! Adam yolculuğu başarıyla tamamlıyor ve eşi rampionlarla salata yapıp yiyor. Ama yetmiyor, eşinin açlığını doyurabilmesi için aynı tehlikeyi tekrar ve tekrar göze alması gerekiyor. Burada kadının ulaştığı objenin onu tatmin etmediğini görüyoruz. Bu yüzden ‘daha fazlası’ talep ediliyor. Ama arzu nesnesinin hiçbir zaman tam anlamıyla ulaşılamayacak olması gerekir ki, onu arzulanabilir kılan şey de budur. Aksi halde ulaştığı anda sona ererdi. Masal da aynı olay sürekli daha fazlasını isteyen kadın ile sağlanıyor. Aslında burada istenilen durumun cadıyla yüzleşmek olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü cadının bahçesine tekrar girmek zorunda kalan adamın ıstırabı ancak cadıya yakalanınca sona eriyor. Bu durumda adamın yolculuğu aslında tamamlanmıyor, aksine devam ediyor. Ne kadar gizlice davransa da cadıya yakalanıyor ve korku ile yüzleşiyor. Cadı, korkunç, öfkeli ve cezalandırıcı bir rol üstleniyor; “Bu ne cüret! Hırsız gibi bahçeme girip rampionlarımı çalmaya nasıl cüret edersin? Cezanı çekeceksin”. Adam, “Başka çarem yoktu! Eğer götürmeseydim eşim ölecek,” şeklinde cevap veriyor. Burada görüldüğü gibi adamın açıklaması, arzu edilen nesnenin elde edilememesi durumunda ölümle yüzleşileceğini vurguluyor. Dolayısıyla bu yolculuğa çıkmak zorundaydı. Bu noktada Somay’ın dizelerinin açıklayıcı olacağını düşünüyorum, “Ulaşılmaz arzu nesnesi mevkiini neyle doldurursak dolduralım, ona ulaşmanın tek yolu, onu öldürmektir.” Masalımızdaki arzu nesnesi bir rampion, ona ulaşamamanın cezası ise ölümdür. Dolayısıyla buradaki yolculuk aslında bilinç dışınadır. “Eğer söylediğin gibiyse istediğin kadar almana izin veriyorum. Ama tek bir şartla! Doğacak olan çocuğunuzu bana vereceksiniz. Ona iyi davranıp bir anne gibi bakacağım, “ diyen cadı, adama bir pazarlık sunuyor. Arzulanan nesneyi vermek karşılığında ondan doğacak çocuğu almak istiyor. Çocuğun doğmasına engel olan arzu nesnesini ona verdiğinde, aslında çocuğu almakla tehdit ediyor. Burada bir annenin bebeği ile olan aşkı, arzu nesnesinin elde edilmesi ile kopuyor. Adam korkudan pazarlığı kabul ediyor, rampionları alıyor ve bebek doğduğunda, cadı onu alıp gidiyor.

Masalın ilk bölümünde anne ile bebeğin ayrılığının işlendiğini görüyoruz. Bu ayrılık ancak arzu nesnesinin elde edilmesi ile sağlanıyor. Aslında masalın anlatıcıları şu mesajı vermeye çalışıyorlar; eğer o nesneye ulaşabilirseniz, bu ancak bir ayrılıkla sonlanabilir. Buradaki ayrılığın en başından beri ölümle tehdit edilmesinin de asıl sebebi, ayrılık acısının ne kadar büyük olduğu ile ilgilidir. Bu ayrılık öylesine büyük bir acıdır ki, ancak ölüm bunu ifade edebilir.

Cadı bebeği büyütür ve on iki yaşına geldiğinde onu bir kuleye hapseder. On iki yaşını burada ergenlik girişi olarak görebiliriz. Zira kızın hapsedildiği yer, bir fallus sembolü olarak kuledir. Nitekim cadıdan başka kuleye girebilecek yegâne kişi de ancak onu kurtaracak bir ‘erkektir’. Ormanda dolanan prens, Rapunzel’i bulduğunda, ona âşık olur. Sürekli Rapunzel’i görmek için gelen prens, bir gün onunla birlikte gelmesini ister. İşte bu an, Rapunzel’in cadı yerine prensi koyması için seçim yapacağı andır. Olanları öğrendiğinde cadının öfkesini “Beni aldattın!” diyerek dile getirmesinde, yine anne-bebek birlikteliğini görüyoruz. Bu sefer birlikteliği bölen kişi bir erkek, hem de krallığı olan bir erkektir. Cadı, bu aldatıştan sonra eline bir makas alarak Rapunzel’in saçlarını keserek onu hadım eder. Bu bir kastrasyon işlemidir. Bu kastrasyonu oidipal evreye geçiş olarak görmek için üçgenin diğer bir ucu olan babanın bulunması gerekir. Fakat burada kastrasyon işlemini yapan kişi baba değil, annedir. Dolayısıyla burada babanın olmadığını görüyoruz. Bunun yerine, cezalandırmayı ve hadımı, anne yapmaktadır. Saçlarını kaybeden Rapunzel, prens ile kaçarak hem arzuladığı yasak fallusu elde edebilecek hem de cezalandırıcı anneden kaçabilecektir. Fakat cadı, kastrasyondan sonra Rapunzel’i çöle götürür ve bir başına bırakır. Eksikliğin çöl ile ifade edilmesi; yetersizliğin, kuraklığın ve bulunamayışın özdeşliğidir.

Prens Rapunzel’i kaçırmak için kuleye geldiğinde, cadı, kestiği saçları uzatarak prens ile yüzleşir. Ona bir daha asla Rapunzel’e ulaşamayacağını söyler. Bunu duyan prens üzüntüden yıkılır. Bu acıyla kuleden düşer. Düştüğü sırada yerdeki dikenler gözlerine girer ve ormanda kör gözlerle dolanmaya başlar. Prensin Rapunzel’e (arzu nesnesi) ulaşamayacağını öğrendiği zaman kuleden düşmesi ve kör olması da bir kastrasyondur. Prens artık eksiktir. Onu tamamlayacak olan Rapunzel’e asla ulaşamayacaktır. Eksiklik olarak özellikle gözün seçilmiş olması, bu cezanın acısının sürekli hissedilmesi gerektiği ile ilgilidir. Bu sayede prens ormanda hiçbir zaman yolunu bulamayacak, dolayısıyla yolculuğu tamamlanamayacaktır ta ki Rapunzel’i bulana kadar. Zaten o nokta da Rapunzel’in gözyaşları prensi iyileştirir ve tekrar görmesini sağlar. Ve bu birliktelikten iki çocuk olur. Buradaki evlilik meyvesini verir. Rapunzel ile prensin kavuşması, hemen iki çocukla ödüllendirilir. İki çocukla birlikte Rapunzel ve prens çölden kurtularak krallığı dönerler.

Masalın girişinde anne ile ayrılık temasının işlendiğini ve daha sonra gelişen hikâyede yerini Oidipal dehşetlere bıraktığını gördük. Ayrılık teması kavuşma-ölüm zıtlığı ile kendini gösterirken, Oidipal dehşetler hadım edilme ile anlatılıyor. Ancak masalda cinselliğin olmayışı çok dikkat çekmektedir. Hem masalın başında cadı bir cinsellik olmaksızın bebek elde etmenin peşindedir, hem de Rapunzel Meryem misali iki çocukla birlikte çölde bir başınadır. Cinselliğin olması için gerekli iki kişiden birinin – baba – masal boyunca hiç görünmemesi, cinselliğin neden olmadığı konusunda fikir verebilir. Masalın başından sonuna kadar babanın hiç olmamasını; girişte sadece anne – bebek bağının kopuşunu görmemizden, daha sonra kastrasyon işleminin baba yerine anne tarafından gerçekleştirilmesinden anlıyoruz. Bu yüzden Oedipus korkusu için gerekli olan baba olmadığından, bu aşamaya geçilemiyor. Dolayısıyla Oidipus Kompleksi’nden bahsedemeyiz. Son olarak hadım, Rapunzel’in saçlarının kesilmesi ve prensin gözlerini kaybetmesi ile sembolize edilmiştir.

İnsanlar arasında ağızdan ağıza aktarıla gelmiş bu masalların aslında ardında gizledikleri bilinçdışı mesajlar dikkat çekicidir. Elbette bu temalar ve objeler Jungcu veya Kleincı yaklaşımlar gibi farklı psikanalitik ekollerle ele alınabilir. Bahsedilen öğelerin anlaşılması için bu kadar geniş bir yelpazenin oluşması okuyucu için aslında bu tür yorumların ne kadar ortak noktalara vardığını gösterecektir. Somay’ın belirttiği gibi, “. . . kısacası, sürekli gündemde kalan, durmadan işlenen, sayısız eklemeler ve çıkarmalar yapılan hangi fantazi metnini ele alırsak, her anını, her figürünü ve her durumunu bir psikanalitik metafor olarak okumak mümkündür. Üstelik psikanalizin hangi okuluna bağlı kalacağınız bile bir sorun yaratmaz: Kutsal Kâse arayışını Kleincı açıdan, Winnicottçu açıdan ya da saf Jungcu açıdan okumak mümkündür.”