Geçmiş hakkında bildiklerimiz yazılanlar, çizilenler ve yarınlara bırakılan maddi unsurlar ile sınırlıdır. Yazılan, çizilen ve yarınlara bırakılan her maddi unsur elbette günümüze dek varlığını tam olarak sürdürememiştir. Elimize kalanlar ile görmediğimiz parçaları hayal etmeye çalışıyoruz, ‘bilmek’ arzusunun peşinde…

Mimari ise işin kolay kısmı çünkü sivil mimari ögeleri haricinde günümüze oldukça sağlam ulaşan birçok yapıdan söz edebiliyoruz, yalnızca Antalya’da bile yüzlercesinden… Fakat işin kolay olmayan kısmı ise, bu yapıların günümüzdeki halinin özgün haline ne kadar yakın olup olmadığı. Birçok kilise, camiye çevrilerek işlevselleştirilmiştir ülkemizde. Bu durum kötü gibi görünse de yapının günümüze az çok özgün özellikleri çerçevesinde ulaşabilmesini sağlıyor. Bu yapıların özgün hallerine dair bilgileri de dönem kaynaklarından öğreniyoruz.

Dönem kaynakları aslına bakarsanız çok çeşitlidir fakat günümüze ulaşanlar genellikle imparatorların özel olarak görevlendirdiği kronikçiler tarafından yazılan eserlerdir. Tabi ki bu eserlerin objektifliği biraz tartışmalıdır çünkü imparator himayesinde çalışan tarihçiler, imparatorun öngördüğü şekilde tarihi aktarmakla yükümlülerdir. Bugün de bu kronikçilerden birisi olan fakat imparator Iustinianus (Jüstinyen) döneminin gizli sırlarını da ortaya dökmekten çekincesi olmayan Procopius’tan bahsedeceğiz biraz.

Procopius, imparator Iustinianus dönemi tarihi ve sanatına ışık tutan bir tarih yazıcısıdır. Caesarealı (Filistinli) bu kronikçinin kaleme aldığı ‘Yapılar’ kitabı günümüze ulaşamayan ya da ulaşsa dahi kısmî olarak özgünlüğünü yitirmiş yapıların özelliklerinden bahsediyor. Ayrıca İmparatorun himayesinde olmasına rağmen “Bizans’ın Gizli Tarihi” adı eserinde üstü örtülen gerçeklerden de bahsetmekten kaçınmıyor.

Peri Ktismaton – yani ‘Yapılar’ – adlı eser ise bizlere Jüstinyen dönemindeki yapıları anlatmakla beraber döneminin Constantinopolis’i olan İstanbul’un topografyası hakkında da bilgi sunuyor. Örneğin Procopius ‘Karşı Yaka’ diye bir yerden bahsediyor. Bizler bunu Anadolu yakası olarak düşünebiliriz fakat o dönemin ‘Karşı Yaka’sı aslında başka bir bölgeyi tanımlamak için kullanılmış da olabilir.

“İmparator Iustinianus böylece Constantinopolis’i ve onun dış mahallelerini kiliselerle süsledi… Kısaca söylemek gerekirse kentin ve özellikle sarayın yangınla yerle bir olmuş olan büyük bir bölümü onun zamanında daha zarif bir biçimde yeniden yapılmıştır.”

Bu ifade, bizlere birden fazla tarih bilgisi sunuyor.

Öncelikle, ‘yangın’ kelimesi bizleri Nika Ayaklanması’na1 dek götürüyor. Bu ayaklanma nedeniyle yerle bir olan kent durumundan haberdar oluyoruz.

İkinci olarak da, bu yangının ardından başkentte bir yeniden yapılanma olduğunu anlıyoruz.

Bu yeniden yapılanmanın izinden gittiğimizde de, Büyük Constantin’in ardından imparator Iustinianus’un da bir restoratör edası ile başkenti baştan yarattığını söyleyebiliyoruz.

Üstelik bu yenilenmenin yalnızca tarihi yarımada üzerinden değil, sur dışına da taşarak devam etmiş olması bizlere imparator Iustinianus’un yalnızca Constantinopolis’in değil, bu kentin kurulmasından önceki yerleşim alanı olan Byzantion’un da kültürel mirasına değer verdiğini kanıtlar niteliktedir.

Bu eserle beraber aslında ‘Bizans’ adlandırması ile Roma köklerinden kopartılmak istenen Doğu Roma’nın tipik bir Roma kenti niteliklerini bünyesinde barındırdığını rahatça söyleyebiliyoruz.

Kısacası dönem kaynakları buram buram tarih kokan ve tarih bilgileri açısından objektifliği biraz sorgulanabilir olsa da oldukça “doğru” bilgiye yakın kaynaklardır.

1Nika ayaklanması ile ilgili daha fazla bilgi için: https://arsizsanat.com/byzantiumdan-istanbula/