MS
11.03.2020 – 15.03.2022

“Kendimi ve seni yer çekimine karşı kaldırmak istedikçe paçamdan asılıp, eteğimden tutup, beni aşağı aşağı, yere yere, dibe dibe çekiyorsun. Umduğum, beklediğim esin rüzgârı, kasırga olup bizi yerden yere savuruyor.”
Tut Elimden Rovni, Aziz NESİN

Dünyayı her zaman ötekilerden farklı düşünen bir avuç insan değiştirmiştir. Yalnız bu durumda da azınlık giderek çoğunluk olmuştur. Bu durumun handikabı da budur. Başlangıçtaki o önemsenmeyen azınlık bir müddet sonra en dinlenir kişiler olmaya başladığında, doğru yeniden yanlışa evrilir. Bu yanlış, hayattaki diğer yanlışlardan bir yönüyle ayrışır: Telafisi yoktur!
İşte öyle bir dönem yaşadık, iki sene evvelki mart ayı itibarıyla. Ki hâlâ yaşıyor olduğumuzu düşünüyorum. Zira verilere bakıldığında bir “normalleşme”den söz edilemezken her şey yavaş yavaş kendi rutinine dönmüş gibi. Bu bana göre bir normalleşmeden ziyade, durumu kabul etmek, alışmak daha çok. Yokmuş gibi davranıyoruz bir nevi. Evet, bununla yaşamayı er ya da geç öğrenmeliydik. Sonsuza dek bu belirsizlikte hayat sürdüremezdik, sürdürmeyecektik elbette. Fakat bununla yaşamayı öğrenmek bildiğimiz şeyleri unutmak ya da yanlış kodlamak gibi bedelleri ağır olabilecek dönüşüm ve eğilimlere itmemeliydi bizi. Hele ki sanatta, hele ki tiyatroda…

Konservatuar yıllarımdan hatırladığım bir şey var; dünyada birçok badire yaşanmıştır, birçok imparatorluklar yıkılmış, birçok savaş yaşanmış, insanlığın başına birçok doğal afet gelmiş, birçok medeniyet farklı farklı biçimlerde sınanmış, birçok kral, devlet, imparatorluk hatta kara parçası yer yüzünden silinip gitmiş fakat tiyatro yahut sanatın tümü için de söylenebilir bu; bir biçimde yeni arayışlar bulmuş, varlığını sürdürmüştür. Sanatın bu sürdürülebilirlik ilkesinin en azından bahsi geçen pandemi dönemi için fazlaca yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Ya da bir başka deyişle, yukarıdaki açılımdan yapılacak çıkarım bu olmamalıydı.


Sanatta arayış ortaya koymak; olmayacak koşullar altında, olmayacak deneyselliklere yönelmek ve sanatçının uğraşına; doğasına tümden aykırı bu eğilimlerle bilerek ya da bilmeyerek zarar vermesi değildir. Üstüne üstlük sanatta yaratıcılık, tanınmaz, biçimsiz veyahut alakasız bir şey ortaya koymak da değildir. Sanat; ilk görüşte hemen tanıyabileceğimiz fakat bu karşılaşmaya dek böyle de olabileceğini akıl edemediğimiz bir buluşmayı vadetmelidir bizlere. Bilhassa tiyatro için konuşacak olursak; tiyatro an’da ve mekân’da buluşmaktır. Dolayısıyla tiyatro sanatı, izleyici ve sanatçının ortak bir atmosferde buluşması gerekliliğini esas alır. Sanat, mutlu olabilmeleri için her çeşit estetiği sunmuş insana. Fakat sanatçı aklını ve kalbini kullanmak yerine gündelik ihtiyaçların peşine takılırsa, vay hâline.


“Şimdi ne yapacağız? Varlığımızı nasıl sürdüreceğiz? Mesleğimize nasıl devam edeceğiz?” gibi endişeler, yukarıda belirttiğim tiyatronun sürdürülebilirlik ilkesinin çok çok yanlış bir idraki ile de birleşince ortaya tümden, hiçbir estetik ölçütte adını koyamadığımız bir “şey” çıktı: Online Tiyatro ya da Çevrimiçi Tiyatro.


Ne menem bir şeyse bu, tanımlayamıyordum bir türlü. Bir defa tiyatro değil! Dizi yahut film gibi bir şey de değil. Nedir bu? “Her şeye rağmen sanatımızı icra ediyoruz” inadının doğurduğu bu biçimsizlik, sanki her kaynaktan beslenen ancak ortaya hiçbir şey koymayan bir mitolojik varlık adeta. Fakat sonunda kendi tanımımı buldum: Bir dönemin televizyonda yer alan tiyatro parodilerinden hallice, bugünün sığ komedi unsurlarıyla bezenmiş skeç programı konseptinden uzak, sahnede o an oynanan fakat bir ya da prodüksiyon imkânına göre birkaç farklı kamera ile çekilen ve canlı yayınlanan (ki ekrandan izleyeceksem canlı olmasının ne artısı var bilmiyorum), tek bölümlük, seyirlik hikâye. Peki o hâlde soruyorum: Ben seyirci olarak, oyuncuyla aynı anda buluşmayacak, onu kendi çıplak sesinden işitmeyecek, ağlayışına, gülüşüne bizzat şahit olmayacak ve kendimi bir an için bu histerik dünyaya teslim etmeyecek isem neden üyeliğimin bulunduğu dijital platformdan doğrudan bu amaç için çekilmiş bir dizi yahut film seyretmeyeyim de bunu izleyeyim? Ya da şöyle sorayım, bunu izlediğimde ne izlemiş olacağım?


Eğer tiyatro sanatının binlerce yıldır kendini sürdürebilme yetisi, tiyatrolarımızda distopik bir anlam uyandırabiliyorsa, demek ki konuya şu açıdan bakabilecek perspektife de sahip oldukları muhakkak; bugün dünyanın neresinde olursa olsun, bir arkeolojik kazı yapılıp koskoca bir kent ortaya çıkarıldığında, her şehirde meclis binası bulunmayabiliyor fakat tiyatro yapısı mutlaka çıkıyor. Bugün de modern mimarinin elverdiği ölçüde yeni tiyatro binalarımız, kültür merkezlerimiz hatta ve hatta bakış açısına göre herhangi bir yeri birkaç düzenleme ile oyun alanına çevrilebilen alternatif tiyatro mekânlarımız var. Binlerce yıldır tiyatronun bir mekâna her daim ihtiyaç duyduğu bu kadar ortada iken, zaten seyirci sayıları konusunda ezelden beri muzdarip olan tiyatrolarımız, bu web tabanlı yapımlarıyla seyircileri yeni bir konfor alanına itmiyor mu? Kaldı ki tiyatro seyircisi bir reyting ölçümleme verisi değildir, sevgili dostlar. Bir insan tiyatroya gideceği zaman sadece tiyatroya gitmez ki! Giyinir, eşiyle dostuyla buluşur, kısa bir yolculuk yapar, oyun izler, çıkışta bir şeyler içer… Yani tiyatro bir dizi sosyal aktivitenin lokomotifidir aynı zamanda.


Bugün sinema salonlarının boş kalmasına sebep olan şey, tiyatronun da başına gelecekti. Nasılsa “internete düşer” refleksi seyirciyi bu sosyal etkileşimden alıkoyacaktı belki. Neyse ki, pandeminin çok uzamaması hasebiyle Dionysos’un da o kadar nefretini çekmemiş olacağız ki, seyirci bu “yeni arayışlar”ı sevmedi. İşin tuhafı, tiyatro sanatçıları da sevmedi, denediler ve bitti.


Çalışmadan, üretmeden, paylaşmadan, sevmeden, sevişmeden, kuru bir ot gibi yaşamak, yaşamak değil elbette. Sadece yiyip içmek, soluk alıp vermek yaşamak değil. Pandeminin bize en büyük öğretisi de bu oldu bence. Fakat hâl böyle olunca bir şeyler yapmakta bu kadar ısrarcı olunmalı mıydı, bilemiyorum. Belki de bir zaman için tiyatronun bugüne değin bize yaşattığı her şeye teşekkür etmeliydik sadece. Sınırları zorlamanın alemi yoktu. Durup geçmesini bekleyebilirdik. Bu andan böyle beslenebilirdik, içimizi yeni yaratılar için doldurabilirdik. Yola çıkmak zorunda değildik, yağmurun dinmesini bekleyebilirdik… Yaşadığımız günlerin aslında geleceğimiz olduğunu idrak etmek neden bu kadar zordu?


Ben ne bir sorumlu ne de bir suçlu arıyorum. İsteyen tüm olan biteni kendi vicdanında yanıtlayabilir. Eğer bir suçlu arasaydım dahi bu; mesleğimizin tabiatına bu kadar aykırı bir tutum göstermelerine rağmen yine de tiyatrolarımız olmazdı. Eğer topyekûn kapsayıcı, destekleyici, teşvik edici ve böyle durumlar için acil önlem paketleri öngören bir kültür sanat politikamız olsaydı, bugün bu yazının hiçbir gerekliliği kalmayacaktı, bunun bilincindeyim. Fakat bu süreçte öyle şeyler oluyor, öyle fikirler konuşuluyordu ki. Kaynıyordu içim. Bırakın bu türevdeki arayışların bir parçası olmayı, buna tümden karşı olmakla birlikte kayıtsız da kalamıyordum. Bazen öyle mutsuz hissediyordum ki… Bazen bu meslekle alay edilmiş sonra da katledilmiş hissediyordum. Bunu sadece gündelik ihtiyaçlarla açıklayamıyordum. Çünkü ben de ihtiyaç sahibiydim. İşsizdim. Evliydim. Boğazıma kadar borca batmış hâlde idim. Hiçbir gelirim yoktu ama masraflarım ve harcamalarım tam gaz devam ediyordu. “…evini ısıtamayan, karnını doyuramayan, özetle insanca yaşayamayan biri, şiir dolu bir dünyada yaşasa, mutlu olabilir mi cancağızım?” diyordu Hidayet SAYIN, Taşlar Çiçek Açıyor oyununda. Hepimiz yeterince deneyince ne olacaktı? Nihayetinde alkışlar susacak ve sonunda yapayalnız kalacağız. Ne arkamızda geçmiş kalacak ne önümüzde gelecek. Biraz Oblomovluk fena olmazdı.

Zorunda bırakılmış açıklama: Bu yazının, bundan önceki yazıların ve bundan sonraki yayınlanacak yazıların hiçbir özel ve tüzel kişiliklerle doğrudan ilgisi yoktur ve olmayacaktır. Yine işlemekte olduğum konuları ele alırken hiçbir kurum ve kuruluşu değil, kişisel bilgi birikim ve deneyimlerime dayanan gözlem ve tespitlerimi sadece kendimi temsilen aktarmaktayım. Yine de örgütlü negatif bir algıda ısrar edilerek kişisel çıkarımlar yapılmak isteniyorsa, bireyin bu konuda alabildiğine özgür olduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır. Arthur C. Clarke’ın Çocukluğun Sonu distopyasında da dediği gibi; “İnsan ırkını ciddiye alsam, eskiden sahip olduğum muazzam zihinsel güçlerimin geri kalanını da yitiririm.”