Eski semtim Moda’ya bu sefer ayrı bir keyifle gittim. Malumu ilam, tiyatro sezonu başlıyor. Ve sezon başlarken tiyatroyu, oyunculuğu ve fazlasını sahnenin özel adamlarından biriyle, Volkan Yosunlu’yla konuştuk. Atölyesinde kahveler taze, sohbet sardı, uzattıkça uzattık. Buraya da aynı minvalde uzunca bir röportaj bıraktık. Keyifli okumalar.

Tahsin Bilge Avcı: Hoş geldiniz.

Volkan Yosunlu: Hoş bulduk. Bu arada siz hoş geldiniz ben değil. (Gülüşmeler)

TBA: Doğru, doğru. Belirtelim, şu an Volkan Yosunlu Atölye’ye geldik sevgili okuyucu. Hızla girelim sohbete, başlarken ben insanların gözündeki bir karmaşaya son vererek başlamak istiyorum. Tiyatrocu mu, oyuncu mu?

VY: Oyuncu. Kesinlikle.

TBA: Neden?

VY: Yani bu zaten bir karmaşa değil. Oyunculuk mesleğin kendisi, tiyatroculuk da oyunculuğun alanlarından bir tanesi. Tabii ki temeli. İlk önce oyun vardı, oyundan sonra bunlar kurgulanmaya başlandı ve tiyatro adını aldı. Ondan sonra da bunun teknikleri çıktı, görüntülemek için vesaire makinalar icat edildi, sinema oldu. Ama temelde oyunculuk.

TBA: Tamam o zaman, Volkan Yosunlu oyuncudur. (Gülüşmeler)

VY: Kesinlikle, oyuncudur.

TBA: Peki Volkan Yosunlu nasıl oyuncu oldu? Özgeçmiş verir gibi istemiyorum ama buraya varırken bazı mihenk taşı noktaları, bam telinin vurduğu anlar vardır, bu anlar Volkan Yosunlu’ da nerededir?

VY: Bu anlar… Şu an doğru mu bilmiyorum Bilge ama 7 ya da 8 yaşlarındaydım. Hakikaten bak şu an aklıma geldi ve araştırmadım bunun doğruluğunu. Sanıyorum ki Müşfik Kenter, Bir Şey Yap Met’ i oynuyordu, Aziz Nesin’in. Ama tarihsel olarak bilmiyorum o grup muydu? Yoksa ben kafamda daha sonradan Müşfik Kenter’e mi yakıştırdım o rolü bilmiyorum.(Gülüşmeler) Sanırım benim izlediğim ilk yetişkin tiyatrosuydu. Çok küçüktüm ve çok etkilendim. Orada olmak istedim, o sahnede olmak istedim. Bu kesinlikle geyik bir bilgi değil, çok net bir bilgi. Ve ondan sonra, bizim ilkokulumuz iyi bir ilkokuldu. Sürekli çalışmalar yapıyorduk. Müsamereler vardır ya ilkokulda, bizimki biraz daha aktif bir okuldu. Ve sadece sınıf öğretmenleri değil, başka birileri de gelip bizi çalıştırıyordu o dönem, 87-88 bahsettiğim yıl. Şimdikiler “Zaten şu an böyle,” gibi görüyor ama o zamanlar öyle değildi. Bizim okul o yönden ilerici bir okuldu. “İleri İlkokulu”ydu zaten ismi de.(Gülüşmeler)

TBA: Adından mütevellit.

VY: Aynen, adından mütevellit. Ondan sonra da kararımı verdim. Daha sonra gel zaman git zaman lise tiyatrosu yapmaya başladık. Ankara Mimar Kemal Lisesi’nde. Yine kıymetlerini daha sonra anladığım bir şeyi oldu hocaların, çünkü bizim o tiyatro grubunun içinden 6-7 kişi oyunculuk bölümünden mezun oldu. Yani bir garip birliktelik olmuş bir lise tiyatrosu için.

TBA: Ne oynadınız lisede mesela? İyi oyunlar çıkmıştır o ekipten.

VY: Tabii, tabii. İlk senemizde Ay Işığında Şamata oynadık. İyi bir ekipti, sağlam bir oyun çıktı. Daha sonra Sevgili Doktor, Neil Simon’ın oyununu oynadık o da çok iyi çıktı. Ondan sonra bizim oradaki yönetmenimiz, her yönetmenin tabii katkısı büyüktür ama o zamanki Neil Simon’ın yönetmeni Özgür Başkaya, yine bizim okuldan, Dil Tarih’ten mezun, bize çok şey öğretti gerçekten. Bu işe emek verilmesi gerektiğini, bu işin sadece sevgiyle yürümeyeceğini. Ve kan, ter, gözyaşı yılları o zaman başladı diyebilirim.(Gülüşmeler)

TBA: Sonra da ivmeleniyor kariyer… Bu arada ben gelmeden önce Volkan Yosunlu’yla röportaj yapacağım dediğimde bir arkadaşıma, “Nereden mezun?” diye sordu. Ankara Dil Tarih dediğimde, “Ooo onlar bayağı teori almışlardır o zaman” dedi. Çünkü Ankara’da bütün okullarda sizin Dil Tarih Coğrafya’nın bitirme tezleri de…

VY: …Meşhurdur. (Gülüşmeler)

TBA: Aynen, “Onlar da hep kan, ter, gözyaşı geçti o süreç,” diye bahsetti.

VY: Cidden öyle.

TBA: Bu teorik altyapı ne kadar etkili bir oyuncu için?

VY: Çok. Gerçekten çok etkili, çünkü hiçbir sanatı dünyanın herhangi bir anından bağımsız düşünemezsiniz. Her şeyin bir teorik altyapısı var. Oyunculuk tamam çok aktif, sahne üzerinde görülen ya da uygulanan bir şey ama o sahne üzerine çıkana kadar biz onlarca süzgecin içinden geçirip sizin karşınıza çıkıyoruz, oynuyoruz. Doğal olarak insana dair bir bilgi elde etmeden, insana dair psikolojik ya da sosyoekonomik bir bilgi elde etmeden bir karakteri tahlil edebilmeniz çok zor. Yazarların dünyasını tarihlemeden, yazarın hakkında öz-bilgiyi edinmeden, yazarın bir karakteri ya da bir oyunu yazarken verdiği mücadeleyi ve anlatmak istediğini kavramak çok zor.

TBA: Sırf metne baksak olmuyor mu? Neden yazarı anlamak bu kadar önemli?

VY: Biz bir oyun oynuyoruz ve bu oyun ilk defa yazılanın dünyasından bize geliyor. Yazarın geçmişi, yazarın toplumla olan ilişkisi, yazarın ezcümle ne söylemek istediğiyle ilgili. Bunu iyi deşifre edemezseniz, çok kötü örnekler çıkabiliyor. İyi yazarlar kendilerine evrensel bir dil yaratabildikleri için yüzyıllarca yıl yaşayabiliyor. Ama onların, bir anlamda “iyi yaşayabilmesi” için onları iyi anlayıp sahnede o dertten de bir kuple içeri koymanız lazım. Yazarı yok sayarak oluşturulan hiçbir tiyatro metni başarıya ulaşamaz.

Çok güzel laf ettim be. (Gülüşmeler)

TBA: Şimdi madem geldik tiyatronun tabanının nasıl oluşturulması gerektiği hususuna, birazcık da Türkiye tiyatrosunu tahlil edelim istiyorum ama çok basit bir soruyla girip arkasından nedenselliğini kurmanızı rica edeceğim. Türkiye tiyatrosunu genel olarak puanlamanızı istesek, skalamız 1’den 10’a, puanınız kaç olur?

VY: Çok zor soru. Çünkü tiyatroyu ödenekli ve ödeneksiz olarak ayırmak gerek öncelikle. Bu da, birincisi Şehir Tiyatroları, Devlet Tiyatroları, devlet tarafından finanse edilen ödenekli tiyatrolar. İkincisi de bu ödenekten yararlanmayan, kendi yağıyla kavrulan, sokaktaki sanat, yani özel tiyatrolar, kurumlar, sahneliler, sahnesizler. Bu ikisinin koşullarını değerlendirdiğimizde Devlet Tiyatrosu ve Şehir Tiyatrosu 10 üzerinden maalesef 5’i geçemez. Ama özel tiyatrolar 10 üzerinden 7’yi çok rahat bulur.

TBA: Ciddi fark var arada. Sebebi?

VY: Birincisi repertuar çeşitliliği. Dönemin koşullarıyla paralel giden bir sanat anlayışı. Tüm olumsuz mücadele koşullarına rağmen sanat yapma isteği. Bunlar baremi ciddi biçimde yukarı taşıyor. Bunun tam tersi ödenekli tiyatrolardaki hantallık, bürokrasinin getirdiği bir sürü neden. Oradaki, maalesef, genç sanatçılar haricindeki, bizden önceki kuşakların yılmışlığı. İstedikleri oyunlarda var olamama biçiminin sadece verilen maaşlara indirgenerek hayatlarını devam ettirme isteği.

TBA: Bazen maaşınızı bile alamıyorsunuz ya da atılıyorsunuz…

VY: Evet. Öyle durumlar da var. Bütün bunlar farklı skalalar koyuyor ortaya. O puanlama bunlara göre değişiyor. Ama son yıllarda, özellikle bizim kuşağımız gerçekten çok ciddi bir ivme yakalamış durumda tiyatroda. Kadıköy çevresinde 80’den fazla tiyatro var. Kadıköy Tiyatroları Platformu’nun bir üyesi olarak söylüyorum bunu. Bu ne demek? İrili ufaklı bir irade demek. “Biz sanat yapacağız” iradesi. Hadi buradan da çuvaldızı kendimize batıralım, İstanbul dışında durum ne? İçler acısı. Biz Bursa’da Sanat Mahal’i kurduk üç yıl önce. Emin olun o üç yılda Bursa Sanat Mahal’in sürdürülmesi sadece orayı kuran ortakların ve orayı destekleyen tiyatro gruplarının sayesindedir. Ticari bir ekonomik model olarak sürdürülmesi mümkün değildi, bu özveri olmasaydı.

TBA: İstanbul’dan beslenebildiği için yaşayabiliyor yani Bursa.

VY: Aynen öyle. Buradaki İkinci Kat tiyatrosu, Toy, Dasdas, Moda Sahnesi ya da Emek Sahnesi. Bizim Sanat Mahal’de oyunlarını sergileyen bütün dostlarımız, onlar ciddi bir özveride bulunarak Bursa’ya geldiler, oyunlarını oynadılar. Çünkü ekonomik olarak geliştirilmesi çok zor, sürdürülmesi zor Anadolu’da tiyatro yapmak. Ve maalesef o romantik cümlelerin çağında değiliz. “Bir kamyonun dorsesi yeter, tüm Aydınlanma Çağı’nı Anadolu’ya yaymak için.” Bunlar Cumhuriyet Dönemi’nin sözleriydi. Dolar olmuş, kaç oldu sahi 7 mi?(Gülüşmeler)

TBA: En son düşüş bandına girmişti ama hala 6.40 civarlarında.

VY: Mazotun yoksa, eğer petrolün kendi üretimin değilse, oraya çıkacak sanatçıların yaşam standartlarını buna göre ayarlayamıyorsan artık bu sürdürülebilir bir şey olmaktan çıkıyor. Buna rağmen İstanbul’daki ivme çok yüksek. Çünkü gerçekten kültür pazarlaması içerisinde, ürettiğimiz ürüne rağbet gösteren seyircimiz maalesef İstanbul’da çok daha yetkin durumda. Tabii ki nüfus oranıyla da ilgili. Geçen bir harita gördüm, Samsun civarından başlayan büyük bir kırmızı çizgi, neredeyse Anadolu’nun üçte birini almış içerisine ve bu bölgenin İstanbul’la nüfusu aynı. Doğal olarak seyirci sayınız da bununla paralel olarak artış gösteriyor. Kültürel, sosyoekonomik olarak sanata erişebilirlik anlamında bu seyirciler İstanbul’da daha fazla, o yüzden tüm ülkede yayılması anlamında düşünürsek sınıfta kalırız tiyatro ve sanatçılar olarak ama günümüz koşullarında sanat yapma iradesini göstermek açısından 7’yi buluruz.

TBA: Ama ödeneksiz tiyatrolar da hala 7 alıyor. 3’ü nereden kırdınız?

VY: Yerli yazar azlığı. Gerçi yine bizim kuşak biraz bayrağı sırtladı. İyi yazarlar yetiştirdi son dönem, son 10 yıl diyebilirim. Ne olur yanlış anlamasın bu röportajı okuyanlar. Bu bir edebiyat dergisi, bir sürü yazar arkadaşım da olacaktır. “Biz gönderiyoruz da kimse bizim farkımıza varmıyor.” gibi bir şey üzerinden değerlendirmesinler. DasDas, Sanat Mahal benim kurucusu olduğum iki sanat kurumu. Gerçekten buralar için her yıl onlarca oyun okuyoruz. Maalesef evrensel dili yakalayabilen çok az yerli yazarımız var. Bunun bir sürü sebebi var. Geçim sıkıntısından tut, hayatı idame ettirmek için yaşanılan sıkıntıların artık başka bir yere dönüşmesine kadar bir sürü sebepleri var. Kendimi de içine katarak söylüyorum, az okuyan bir toplumuz, az okuduğumuz için kendi dünyamızı bilmem kaç cümleyle geçiştirmeyle sınırlandırabiliyoruz ve hayatımızı o kadarcık cümleler içerisinden seçip kuruyoruz. O kadarcık cümleler içerisinden de o kadar kaliteli tiyatro metinleri çıkmıyor.

TBA: Bir oyuncu tiyatroya yeterince çaktı bence. (Gülüşmeler) Şimdi biraz da olayı tersine çevirelim, genelde tiyatro eleştirmenleri, sinema eleştirmenleri, seyirciler eleştirilerini sunarlar. Bazen olumlu bazen olumsuz, yıllardır bu kritikleri almaya çok alışkın birisiniz. Peki bu sefer rolleri değiştirelim. Biraz da siz tiyatro seyircisini kritik etseniz. “Oyunun burası neden böyleydi?”den, “Neden bu oyunu seçti?”, “Şurada daha iyi miydi sanki?”ye kadar çok seviyorlar eleştirmeyi, bunu tümevarımcı bir kötü anlamda söylemiyorum tabii ki. Biraz da siz diğer tarafa eleştirilerinizi sunsanız?

VY: Olumlu yan şu, insanlar soluk almak için tiyatroyu bir yer olarak seçmeye başladı. Bu anlamda, tiyatro seyircisinin sayısının arttığını söyleyebilirim. Çünkü özel tiyatroların üretim sayısı arttıkça seyirci sayısı da doğal olarak artıyor, çünkü gelip bir oyunu izlediniz, kaç kere izlersiniz ki? Hadi çok beğendiniz 2-3 kere, bir oyuncuya hayransınız 4 kere izlediniz. Ama o kadar, daha fazlası biraz garip olurdu.

TBA: Sonrasında polise haber vermek gerekebilir zaten. (Gülüşmeler)

VY: Üretim varsa seyirci sizi takip eder, bu anlamda seyirci sayısı arttı. Bu yönden teşekkür etmek lazım onlara. İkincisi, seyirci toplum neyse odur. Toplum, 70’lerin toplumunu düşünürsek bir şeyleri okuyan irdeleyen, hayata dair fikrinin daha baskın olduğu, hayatla ilgili dertlerinin daha yoğun gündelik yaşamına yerleştiği, hem fikirsel tartışmalarda hem de bunun emek mücadelesi yönünde hayatın içine koyduğunda o zamanlar çok daha sıkı bir ilişkisi vardı sanatla. Şu an maalesef bu işi domine eden şey televizyon. En ucuz eğlence aracı, bedava diye düşünüyoruz ama bedava değil gerçekten. Hayatlarımızın bir karması o ekran. Vergilerimiz, beğenilerimiz, aslında emeğimizden çalınan her şey o ekranın içerisinde saklı. Biz kumandaya bastığımızda ücretsiz bir şey izlediğimizi düşünüyoruz ama biraz düşününce bunun böyle olmadığını anlarız. Çok televizyon odaklı bir toplum var burada. En nadide açıklaması da şu şekilde, Sanat Mahal’den örnek verilebilir. Oyunculuğuna, metnine, rejisine çok güvendiğimiz nice oyun seyirci tarafından çok rağbet görmedi Bursa’da. Bunun da sebebi tırnak içerisinde içinde ünlü bir arkadaşımız olmayışıydı. Ben Moda Sahnesi’nde beş sezon oyunculuk yaptım, bu sezon yollarımızı ayırdık. Oradaki oyunda Mert Fırat’la birlikte oynadığımız oyun ülkenin her yerinde boş koltuksuz oynandı. Tabii ki bunun sadece Mert’in popülerliğiyle ilgisi yok, oyun, metin, reji, oyunculuk iyi eyvallah bunun da faydası var. Ama Mert’in domine ettiği seyirci çok bariz şekilde ortaya koyuyor kendini. Burada bir yanlışımız var. Seyirciye en net, “Hadi eleştiri istiyoruz,” derlerse buradan eleştiri yapabilirim. Tiyatroyu keşfetmeleri lazım, tiyatronun sadece popülerlerin içinde bulunduğu bir oyun değil, kocaman bir dünya olduğunu keşfetmeleri lazım. Bunun haricinde mesela şu da oluyor. Birebir yaşadık, bizi bir yerlerden tanıyorlar, geliyorlar “Fotoğraf çekilebilir miyiz?” diyorlar, tabii çekiliyoruz. “Akşam oyun var gelecek misiniz ?” diyoruz, cevap “Aa bizim şey var da,” diyor gelmiyor.

TBA: Ama Instagram’dan “like”ını almayı biliyor Volkan Yosunlu’yla. (Gülüşmeler)

VY: Aynen. Bir fotoğraftan daha fazlası olmalıyız insanlar için.

TBA: Metalaştırıldığınız için mi üzülüyorsunuz?(Gülüşmeler)

VY: Kendimize çok değer biçtiğimiz için değil. Ne olur bu böyle anlaşılmasın. Oyuncu başka bir şeydir, “gel beni keşfet” falan değil derdim. Bir şey yapıyorum, bir performans ve bu ana ulaşmak için, hadi diyelim 16’dan başla 22 yıl oldu. 22 yılın bir birikimini izleyeceksin. Ya da mesela Haluk Bilginer’i izlediğinde 45 yılın birikimini izleyeceksin.

TBA: Aynen öyle. 45 yıl artı oyun süresi, bir oyunda izlenen aslında.

VY: Kesinlikle. Doğal olarak bence bir fotoğraf karesinden daha fazlası olması lazım. Gerçekten gelip benimle birlikte bir oyunu, karakter yönelimini tartışan seyirci bizi çok besliyor ve mutlu ediyor.

TBA: Burada bakıştaki sıkıntılardan biri de, hem oyunculuk hem de tiyatronun diğer alanlarıyla alakalı. Çünkü tiyatro çok geniş bir alan. Bir ışık tasarımcısı olmak da çok değerli bir yerde. Ama bu dünyanın bir köşesine insanlar girmek istediği zaman özellikle toplumdan ve ebeveynlerden “Evladım bir mesleğin olsun, bir yandan uğraş yine istersen ben hayır demem.”, “Hobi olarak yine yap.” (Gülüşmeler) Ben çok kızamıyorum bu arada böyle düşünen insan prototipine, zira niyetleri kötü değil ama irdelenmesi de gerekli. Bu insanların mantalitesi Türkiye’nin statükosu da düşünüldüğünde ne kadar mantıklı?

VY: Hiç değil. Neden? Kendi hayatımdan yola çıkıyorum. Çok zorluklar yaşadım, ciddi söylüyorum. Şu an görece kendimi maddi ve manevi olarak en iyi hissettiğim zamanları yaşıyorum. Buna ulaşmam 38 yaşımı buldu. Bu kolay bir şey değil. Ama temelde onlarca öğrencim oldu, onlarca demiyim, daha fazla, yüzlerce insanla çalıştım. Çok farklı sosyoekonomik gruptan insanlarla birlikte oyunlar ürettim, çalıştım, yönetmenlik yaptım. 3 yaş grubundan da, gerçekten 70 yaşında öğrencim de vardı. Ve en temelinde dönüp baktığımda her zaman mutluydum. Ve bence insan temeline bunu almalı. Onlarca tanıdığım var. Sosyoekonomik açıdan çok güçlü, hayatsal anlamda tırnak içerisinde dertlerinden arınmış ama kazancının neredeyse üçte birini psikologlara, terapistlere ödeyen tanıdıklarım var. Demek ki, bir yerlerde yanlış yapıyoruz o ekonomik boyutunu ve al-ver ilişkisini kurarken. Mutluluğu temele koyduğumuzda bence bir insan neyle mutluysa onu yapmalı. Ve sanatla uğraşan, edebiyatla uğraşan ya da şiirle uğraşan birilerinin bu anlamda hevesini kırmaktansa onun hevesini güçlendirmeyi bence ödev edinmeliyiz. İşte o yüzden yerli sanatçı, yerli yazar azlığı var. O yüzden iyi teknik bilen oyuncu bulmak çok zor.

TBA: Ya da karakter oyuncusu bulmak oldukça zor bugün Türkiye’de…

VY: Evet. Doğal olarak. Bizim kazanç modelimiz çok ilginç. Biz hep çizginin üzerinde yürüyoruz, bir tarafa düşersek çok zorluklar var. Diğer tarafa çıkarsak bir banka müdürü ne ki? Bir banka müdürünün aldığı maaş ne ki, iyi üretimlerde kazanç sağlayan bir oyuncuyla karşılaştırdığımızda. Emin olun çok ciddi bir uçurum var banka müdürüyle aralarında. Demek ki bunun bir anlamı yok. Bir yandan ben Halkevci’yim. Bu politik iklimde, genel olarak sorulan sorulardan biridir. “Ya zor değil mi gerçekten baskı çok güçlü, tutuklanma ihtimali bilmem ne?” Ben de diyorum ki “Genelkurmay Başkanı yattı bu ülkede cezaevinde.” En olmaz dediğin kişi cezaevine girdi. Doğal olarak Türkiye konjönktüründe ne ekonomik ne siyasi olarak “Ben bu yerde sağlamım galiba,” demenin hiçbir hükmü yok.

TBA: Tam bununla ilgili bir soru soracaktım, daha sonraydı buraya çekelim. Tiyatro bu noktada aktif pozisyonda olmalı ve özgürlük alanlarını olabildiğince açmaya mı gayret göstermeli yoksa yaşamaya mı çalışmalı? Bu ikisi bir arada da pekala olabilir, “Yaşamak da pekala böyle bir şey” de denilebilir. Ama söylediğimi anladınız.

VY: Anladım, anladım.

TBA: Kenara çekilip “En azından tiyatro yaşasın,” demek de var, biraz ofansif davranmak da özgürlük alanlarını genişletmek için, bunun önemli bir ikilem olduğunu düşünüyorum.

VY: Yine 70’lerin politik iklimiyle şu anki politik iklim üzerinden örnek verebilirim. 70’lerde Devrim İçin Hareket Tiyatrosu vardı, sokak tiyatrosu yapan ve Türk tiyatrosuna cidden damga vurmuş insanların içinde bulunduğu bir sokakta tiyatro topluluğuydu. Şimdi 70’lerin politik birikimiyle insanların hayatın içindeki politik değerlerle ilişkisiyle şu anın değerler karmaşası içerisindeki fark oldukça geniş. Devrim İçin Hareket Tiyatrosu bu zamanın konjönktüründe hareket dahi edemez. Çünkü işçi sınıfı o denli bir işçi sınıfı halinde değil, çok karmaşıklaşmış, bölünmüş…

TBA: Sarılaşmış…

VY: Evet, sınıf bilinciyle ayrışma var. Ve maalesef bu anlamda proleter bilinci diyebileceğim, kendi içinde hisseden ve emek mücadelesinde burada yer alan kişi sayısı maalesef çok az. Bunu DİSK’in üye sayısından çok rahat görebiliyoruz. Doğal olarak şu an yapmamız gereken şey, ben de bir tiyatro yöneticisi olarak söylüyorum, tabii ki kendimize özgürlük alanları açmak. Sanatın olmazsa olmazı bu zaten. Ama bunu 70’lerin pratiğiyle yapmaya çalışırsanız, zaten bugünle örtüşmemiş olursunuz, diyalektikle ters düşmüş olursunuz. Doğal olarak günün koşullarındaki özgürlük alanı tanımını yapıp, bunun mücadelesini yapmak en doğru şey. Bunu nasıl yaparsınız peki? Bir kere cinsiyet eşitliğine insan metinlerle uğraşırsınız. Erkek egemen dilden uzaklaşarak yapabilirsiniz. Bunun haricinde söylediğiniz ortaya koyduğunuz oyunun ez cümlesinin temel insani değerlerin hiçbirine ters düşmeyecek şekilde olmasını sağlayarak yapabilirsiniz. Oraya gelen her seyircide mutlu bir an bırakmanın yanı sıra aklında “Evet ya, evet ben de dünyanın bir yerinde böyle miyim?” sorusunu bıraktığınızda o özgürlük alanını açmış olursunuz. Bunu illa kızıl bayrakları çekerek yapmanın gereği yok.

TBA: Harika. Net almak istediğimiz cevabı aldık. Yapalım ama yöntemler bugüne adapte olmalı.

VY: Gün farklı, bu kadar net.

TBA: Günün gerçeklerinden bazıları da televizyon, sinema. Peki neden biz Volkan Yosunlu’ yu ekranlarda, beyaz perdede görmüyoruz? Frekanslar uyuşmadı mı?

VY: Denk gelmedi.

TBA: Özel bir durum var mı? “Karşıyım ben yahu” gibi bir durum yok yani televizyona, sinemaya?

VY: Yok. Karşı olamam, çünkü yine günde ne varsa, bunun içerisinde olmak zorundasınız. Sadece şu, neye daha fazla emek harcamaya niyet ettiğinizle alakalı. Ben tiyatroya daha fazla emek harcamaya niyet ettim. Başından beri. Çünkü burada kendimi daha özgür hissettim, burayı daha iyi ifade edebildiğim alan olarak hissettim. O yüzden mesela Şehir ya da Devlet Tiyatrosu’nda olmadım. Üç sezon Şehir Tiyatroları’nda oyunculuk yaptım ve üretemeyeceğimi fark ettiğim için istifa ettim zaten. Benim için özgür olduğum alanda bir şeyler yapmak en doğru şey, kendimi gerçekten özgür hissettiğim. Ve tiyatro bu anlamda bana bu alanı tanıyan bir yer. Ve bunu her zaman, hayatımın çalışma birimi olarak düşünürsek, %70’ini buraya yatırdım, kalanlar %10, %20 civarlarında gidip gelen birer flört olarak geçti. Orası da bir emek alanı, ciddi anlamda zaman harcamadığınızda o ilişkileri bulmanız, o ekranda bulunmanız kolay bir şey değil. Çünkü onlarca yapım, onlarca yapımcı, onlarca yönetmen, binlerce set işçisi yüzlerce binlerce oyuncu var. Doğal olarak oraya emek harcamadığınız vakit sizinle ilişkisi mesafeli oluyor o tarafın. Şu an o mesafede mutluyuz diyebiliriz. Ama ne yaptım bu süre içerisinde? Kendimi bir oyuncu olarak var etmenin yanı sıra iyi bir yönetmen olmak için çalışıyorum. İyi bir eğitmen oldum, bunun onlarca kez takdirini kendi içimde hissettim. Sanat Mahal gibi bir tiyatromuz var. Oranın kurucu ekibindenim, onun üzerine DasDas gibi İstanbul’un bir anlamda sanat hayatını domine eden bir yapı var, orada üretimimi devam ettiriyorum, kurucu ekibindenim. Bunların da yanı sıra Halkevleri’ndeki sorumluluklarım, atölyemdeki sorumluluklarım, oyunculuk çalışmalarım devam ediyor. Bir yandan İhtiyaç Haritası içinde bulunduğum, bizim projemiz. Tiyatro örgütlenmesi adına da Tiyatro Kooperatifi yeni oluşan bir şey, tiyatroların meslek birliğini kuruyoruz biz.

TBA: Şu ana kadar yok muydu? Oyuncu sendikaları altında mı toplanıyorlardı?

VY: Yok, hiç böyle bir birlik yoktu.

TBA: Sebebi nedir? Normalde oyuncular aslında dünyada dertleri de olan insanlardır. Bu insanlar sendikalaşmadıysa biz zaten…(Gülüşmeler)

VY: Maalesef. Hadi çuvaldızı buradan da kendimize batıralım. Birçok bu meslekle ilgilenen arkadaşım, sanatçıyı hep toplumun üzerinde görmeye meyilliydi bir dönem. “Biz ilericiyiz”, “Biz alnımızda ışığı taşıyanlarız.” gibi cümlelerle hayata başlayan insanlar ne örgütlenme ne de toplumun bir parçası olarak o iş bölümünde yerini belirleyebildi. Maalesef bu yüzden de örgütlenme azlığımız oldu. Hem bu cümlelerle hem de ürettiğiniz değerlerle bir arada bir şey üretebilmek zorlaştı. Ama yine bizim kuşak bunu aşıyor. Biz toplumsal iş bölümünde “sanat işçisiyiz” diyebiliyoruz kendimize. Bu yüzden de Tiyatro Kooperatifi kurulabiliyor. Yanlış anlaşılmasın, oyuncuların değil, tiyatroların bir araya geldiği bir örgütlenme modeli bu. Vergilerden yakınıyoruz “%18 vergi mi olur?, dolaylı vergilerle biletin %36 sı oraya gidiyor” diyoruz, muhattabiyet istiyoruz ama bu muhattabiyet çatımız yoktu şimdi bunu kuruyoruz işte. Yani emek harcadığım şeyler biraz buralar olunca, diğer tarafla flört oldu sadece.

TBA: Röportajdan önce “Ben bunsuz yaşayamam” dediğiniz Google-Takvim konusu neden kritikmiş, anlamış olduk. (Gülüşmeler)

VY: Evet, evet.

TBA: Peki bu yıl nerelerde göreceğiz Volkan Yosunlu’yu, hangi projelerde göreceğiz? Sezon başlıyor.

VY: Evet, sezon başlıyor. Moda Sahnesi ile yolları ayırdık. Ben artık oynamıyorum orada ama oyunlar devam edecek. Başka oyuncu arkadaşlarım benim rollerimi üstlendiler. DasDas’da oyunculuk hayatım devam ediyor Çirkin adlı oyunla, geçen yıl prömiyer yaptı, bu sezon ikinci sezonunu yaşayacak. Onun haricinde yine geçen seneden yönetmenliğini üstlendiğim Çok Satanlar, Yakaranlar devam edecek DasDas’da. Bu yıl da iki projenin ortak yönetmenlerinden biriyim. Bir tanesi çok sürpriz bir proje. İki illüzyonistin içinde var olduğu, okuyucular belki Yetenek Sizsiniz’den hatırlayacaktır, Burak ve Kıvanç. Onlarla çok özel bir proje yapıyoruz. Dramatik aksı, çatışması ve kurgusu olan bir illüzyon şov hazırlıyoruz. Aslında bu temelinde bir tiyatro oyunu ama içerisinde harika bir illüzyon gösterisini barındıran, gerçekten kurulmuş bir tiyatro metnini izleyecek izleyici. Müge Boz ve Cenk Demirel oyunun kadrosunda yer alan oyuncular. Onlara sahnede sekiz de dansçı eşlik edecek. Alper Baytekin’le birlikle bu işin yönetmenliğini üstlendim. Ayrıca İKSV’nin bu yılki tiyatro festivalinde DasDas adına var olacak olan Timsah var. Mert Fırat’la birlikte ortak yönetmeniz yine orada.

TBA: Biz de festivalin tanıtım gecesinde oradaydık, bu yıl program da dolu duruyor her anlamda.

VY: Evet evet. Bu yıl tiyatro festivali güçlü gerçekten. Umarım biz de o güce Timsah’la iyi bir şey katacağız. Bütün bu konuştuğumuz şeylerin aslında sahnedeki özeti diyebilirim Timsah için, çok iyi bir metin. Ve çok iyi bir cast ile, yine onun da bilgisini veririm. Castında Erkan Avcı, Ferit Aktuğ, Hazal Türesan, Özgün Aydın yer alıyor. Bu sezonun şimdilik üretimleri bunlar.

TBA: Harika. Bitirirken bir gırgır soruyla bitirelim istiyorum.

VY: Eyvallah.

TBA: O soru da şu olsun. Bütün dünyayı önünüze serdik, romanlar, film senaryoları, oyun metinleri, diyoruz ki, istediğin karakteri oynayabileceksin Volkan Yosunlu, neyi oynarsın?

VY: Daha dün konuştuk. İlksen Başarır’la birlikte, DasDas’ ın kurucu ekibinden oyunumuzun çevirmeni ve biliyorsunuz sinema yönetmeni. Oyunculuğun galiba jübilesi Kral Lear, bu sezon Haluk Bilginer oynayacak. Gerçekten sabırsızlıkla bekliyorum.

TBA: O rol için yaş da almak lazım tabii.

VY: Tabii o yüzden jübilesi diyorum ya. Umarım jübilesi olmaz Haluk Bilginer’in ama sanırım bir oyuncunun gerçekten vura vura kendi içinde çok doyumunu hissederek oynayacağı çok özel rollerden biri. Bir de Caligula. Caligula uçları ve grafiği itibariyle bana çok çekici gelen bir karakter. Bu ikisi sanırım ilerideki hedef diyebilirim.

TBA: Süper. Çok teşekkür ederiz.

VY: Eyvallah, ben teşekkür ederim.