Geçen hafta dostum Mustafa Herdem ile Bodrum’dan İstanbul’a gittik. Herdem, sadece başarılı bir iş insanı değil; aynı zamanda entelektüel ilgileri olan, resme, müziğe, teoloji ve bilime meraklı bir iş insanı, ülkesine ve insanlığa ilişkin dertleri olan bir sosyal girişimci. Yolda neler konuşmadık ki? Evrim düşüncesinden dijital uygarlığa, Batı’daki felsefe geleneğinden Doğu’daki hikmet anlayışına, ülkemiz insanını bir arada tutan değerlerden kutsal metinlerdeki kıssaları anlama biçimine dek onlarca konu, kısa ve zevkli kıldı yolumuzu.

Söz, bir ara çocuğa ve oyuna geldi. Çocuklukta oynadığımız oyunları konuştuk. Çoraptan yapılan toplardan günümüzün strateji oyunlarına dek çocukluk dönemlerimizin anılarından oluşan film şeridini beraberce çevirdik. Oyunun insan, toplum ve uygarlıktaki yeri üzerine beraberce düşündük.

Oyun, canlılar içinde memelilerde görülüyor en anlamlı biçimde. Uyku ve yemekten sonra yapmaktan en çok haz duyduğumuz, bitmesini istemediğimiz, karmaşık bir etkinlik. İnsana ilişkin birçok niteleme var; bilen, akıllı ilk insan için homo sapiens, alet üreten insan için homo faber tabirleri biliniyor. Daha az bilinen bir tanımlama, oyun ile insan arasındaki bağı vurgulamaya yönelik: Homo ludens, oyun oynayan insan. Hatta Hollandalı tarihçi Johan Huizinga’nın kitabı aynı adı taşıyor. Huizinga kitabında oyunu sosyo-kültürel bir fenomen olarak ele alıyor, hukuktan sanata sosyal etkinliklerin temelinde oyun olduğunu iddia ediyor. Kitabı yıllar önce okuduğumda tarihi, oyun odasına kitlenmiş insanlığın halleri olarak düşünmüştüm.

Oyun, Eckler ve Weininger tarafından kendiliğinden, zevk alınan ve gönüllü bir etkinlik olarak tanımlanıyor. Rubin, Fein ve Vanderberg, oyunun psikolojik yönüne dikkat çekerek kendiliğinden ortaya çıkması, insanların etkin katılması ve seçenekler yaratabilmesi gibi özelliklere sahip olduğunu ifade ediyor. Piaget için ise oyun, çocukların bilişsel gelişimi için temel kaynak.

Bebeklikten başlanır oyuna, yaşam boyunca devam edilir oyun oynamaya. Montessori’nin oyun çocuğun işidir dediğine bakmayın siz; her yaşın işidir oyun, ama en fazla da çocuğun. Çocuk hakları içinde oyun oynama hakkı var mı, biliyor musunuz?

Nasıl kaptırırdık kendimizi oyuna, havanın karardığını fark etmezdik bile. Ne çok oyunumuz vardı.

Bebekliğimde oyuna, oyuncuya nasıl tepki verdim hatırlamıyorum elbette. Fakat çocukluğumda saklambaç, körebe oyunlarına katıldım, misket oyununu sevdim. Rahmetli babam Almanya’dan Marklin marka bir tren getirmişti de “İçinde ne var?” diye merak edip kırmıştım iki günde. Biraz futbol, yaşım ilerledikçe basketbol da oldu yaşamımda ama fiziksel oyunlar ilgimi çok çekmedi. Dama, satranç, mangala, go gibi akıl oyunlarına da pek sıcak bakmadım. Rahmetli babam tavla oynardı, hem düz hem hapis, hatır için oynardı düz tavlayı, gönlü hapis tavlasındaydı çünkü, usta da sayılırdı. Küçüklüğümde yanı başına oturur izlerdim oyunu. Aslında oyundan çok oyun sırasında insanların sergilediklerine dikkat kesilirdim; sözlerinden jest ve mimiklerine dek kaydederdim hafızama insan durumlarını. İlgim oyun hâlindeki insanlaraydı fakat sınırlıydı çocuk dünyam. Kitaplar ve çok sonraları sinema kurtuluşum oldu, ihtiyacım olan binbir çeşit insan durumunu roman, öykü ve filmlerde buldum. Asıl hikâyeyi kitaplar ve sinema saklıyordu benim için, yaşam denilen oyunu satır aralarında ve sekanslarda keşfediyordum. Oyunları okumaksa oyun içinde oyundu benim için. Ah Çehov ah…

Schiller, “İnsan oynadığı yerde tam insandır.” derken ne haklı hatta belki de insan oynadığı kadar, oynadığı sürece insandır, demek daha doğru. Stangel da benimle aynı fikirde besbelli; yaşamı oyunsuz eksik görüyor olmalı ki “Oyunla beraber tamamlanır yaşam.” diyor.

İnsanlık tarihi kadar eski oyun, hatta temelinde insanın avcılık yeteneklerinin geliştirilmesinin yer tuttuğu söyleniyor. Yaşamsal bir yönü var anlayacağınız. Aynı zamanda Sartre’a göre oyun, insanın ilk sanatı.

Hem fiziksel hem zihinsel bir etkinlik olarak oyunun içinde ne yok ki? Kurallı kuralsız, bazen tek başına bazen diğerleriyle beraber oynanan oyun, içinde ne kadar çok şeyi barındırıyor. Şans, akıl yürütme, strateji ve taktik geliştirme, belirsizlikler, sürprizler, mücadele, hile, kurnazlık, hırs, sabır, kazanma, kaybetme, uzlaşma, paylaşma…

Toplumsal rollerimize göre de oyunlar değişiyor; kızlar, erkekler farklı oyunlar oynayarak sosyalleşirlerdi. Kızlar evcilik, erkekler askercilik oynardı bizim zamanımızda; şimdilerde dijital oyunlar çok yaygınlaştı, e spor diye de branşlaştı. Doğadan koparılmış çocuklar dijital dünyanın  oyunlarına mâhkum günümüzde. Oyunun ve dolayısıyla oyuncağın endüstrileşmesi Aydınlanma Çağı ile kendini gösteriyor. Zira ilk oyuncak şirketleri Almanya’da kuruluyor 1800’lü yıllarda. Sonradan dünyada koca bir endüstri hâline geliyor. Şimdilerde büyük kâr yapıyor oyun şirketleri, özellikle dijital oyunlardan.

İnsanın hem kendisini hem diğerlerini anlamasının, toplumu tanımasının, içinde bulunduğu zamanın ruhunu keşfetmesinin yolu oyunu anlamaktan geçer. Oyun, kimi zaman kısa kimi zaman uzun sürse de bitmeye yazgılıdır. Tekrarı da yoktur, her oyun biriciktir. Yaşam gibi değil mi? İşte bu benzerlikten dolayı çoğu insan tarafından yaşam bir oyun olarak nitelendiriliyor. Bu nitelendirme ile insana karmaşık gelen yaşam sadeleştirilerek daha kolay anlaşılmak isteniyor sanki.

Oyun, çocukların gelişimi için çok önemli. Uzmanlar, oyunun beş duyudan gelen uyarımları bilgiye dönüştürmede tetikleyici olduğunu, insanın dikkatini geliştirdiğini söylüyorlar. Hareketlilik çocuklarımızın doğalarının bir gereği. Oyunun çocukların kimlik kazanmalarında etkisi büyük. Değerlerin aktarılmasındaki rolü inkar edilemez. Oyunun çocukların ince motor becerilerini kazanmalarından sosyal becerileri edinmelerine kadar çok yönlü gelişim alanlarında katkısı büyük.  Çocukların çok yönlü gelişmelerine destek olmak için onları oyunlara yönlendirmek gerekiyor. Özellikle içinde bulunduğumuz günlerde saatlerce ekran başında geçirilen zamanın obezite, uyku bozuklukları, dikkat eksikliği gibi olumsuz sonuçlara neden olabileceğini düşündüğümüzde oyunun hakkını teslim etmek yerinde olur.

Oyun mu sahte yaşam mı, hangisi hangisinin taklidi, kopyası?

Özdemir Asaf, “Öğrenemedim gitti, öğrenemedim gidecek/Acaba oyunlar mı yalan/Oyunlar mı gerçek.” diye başladığı Oyun adlı şiirini, “Bana öyle geliyor, bütün oyunlar gerçek.” diye bitiriyor.

Oyun düşüncesi ciddiyeti dışlıyor gibi ama insan, en çok oyun anında ciddiymiş. Montaigne de “Çocuğun en gerçek, ciddi uğraşı oyundur.” demiş. Zihnin aynı anda kabul etmesi gereken bir gerçek sanki, oyuna ve yaşama aynı anda yüklenen anlamlar. İnsana düşense söz konusu diyalektiği kabul etmek ve yaşamın bir oyun olduğunu bilip ciddi biçimde yaşamak.

O halde, biz de Bülent Ortaçgil gibi “oyuna devam” diyelim.