Repertuar Kıtlığı ve Yeni Metin Ötenazisi

İnsanların ayaklanmalarını önlemek için en iyi çare; içinde bulundukları zamanda yaşamalarına engel olmaktır.

John Whiting, Yürüyüş Türküsü

Şuna inanıyorum ki, biz bugünkü dünyayı ve onun ortaya koyduğu edebiyatı ve dram sanatını, yeniden anlamak ve anlatmak zorundayız. Zira Brecht “…hikâyeler anlatmak her zaman daha iyidir. İnsanları kendilerine bıraktın mı kaldıramıyorlar.” cümlesinde haklı. Soruyorum öyleyse: Dünyada yazılmış her hikâye bir derdin hikâyesi mi?

Sanatın yaşamı taklitten geldiği muhakkak fakat bu yaşam taklidinin illaki yaşanmış yahut yaşanması muhtemel olgulardan türediği manasına gelmez ki. Bu çok dar ve kalıp bir düşünce olur. Dolayısıyla bu yüzyılda artık ortaya konmuş ya da konulacak edebî ve dramatik metinlerde bu gerçekliği aramak da boşunadır. Değişmez zannedilen her şey, değişir. Bizler de değişiyoruz. Düşünce yapımız, fikirlerimiz, dünya görüşümüz hatta sevdiğimiz renk, bir zamanlar öfkelendiğimiz şey bile değişiyor. Sürekliliği olan bu değişim karşısında her defasında edebiyatı ve sanatı aynı okumaya çalışmak nasıl mümkün olabilir ki?

Yirmi birinci yüzyılın insanları olarak artık on beşinci yüzyılı taklit edemeyiz. Nasıl ki günümüzde insanların barınma, sağlık, beslenme gibi temel ihtiyaçlarının gideriliş biçimi çağın getirdiği yenilikler ve kolaylıklar dahilinde değişime uğramış ve geliştirilmişse, aynı değişim sanatta neden olmasın? Bizler geçmiş söylenceleri bugünün estetik algısına uygun bir biçimde yeniden ya da yeni bir anlatımla ifade edemez miyiz? Yaşamın içerisinde modern insan olarak var oluyor isek sanatta neden mağara adamını taklit edelim? Aslında bu sanatın yaşamla olan diyalektiğine tümden aykırı. Sanat; sahip olduğu idealar dünyası hasebiyle hayatın dahi bir iki adım ötesinde kendi yolunu bulan, durmadan değişen, gelişen daimî bir evrim içerisinde. Dolayısıyla bu zinciri kırmak zorundayız. Yoksa durmadan aynı şeyleri tekrarlayan, yeni bir eser ya da düşünce üretemeyen, kronik tavır ve söylemlerde bulunan “zihin işçileri”ne dönüşeceğiz.

Ülkemizde edebî ve dramatik metinlerin doğrudan uygulama alanı olan tiyatro sanatı, maalesef repertuvar, seçki ve yeni metin konusunda mutlak bir kısır döngü içerisinde. İrili ufaklı tüm tiyatrolar her yıl aynı üç yüz, üç yüz elli kadar oyunun etrafında dönüp duruyor. X bir tiyatronun bu yıl sahnelediği bir oyunu bir sonraki sene Y bir tiyatro sahneliyor. Bunlara bir de Shakespeare, Moliere, Çehov gibi klasikleri yaşatma ülküsü de eklenince, çember daralıyor da daralıyor. Klasiklere karşı değilim. Hatta çok sıkı bir Moliere’ciyim. Fakat repertuvar seçiminde kıstasları bu kadar köşeli tutmak, seçkide bir kıtlığa yol açıyorsa bu yersiz bir ısrardan başka bir şey değildir.

Kişisel bir çabam var. Bir tiyatro insanı olarak mümkün olduğunca oyun okumaya çalışıyorum. Halihazırda yurdumuzda kurum ve ödenekli tiyatroların repertuvar havuzlarına kabul edilmiş ve literatüre girmiş dört bin civarı eser var. Bunun şimdiye dek üçte ikisini okuduğumu tahmin ediyorum. Ve okumaya da devam ediyorum. Eh bir taraftan yeni eserlerin yazılmaya devam ettiğini de düşünürsek kuyruğa onlar da eklendikçe sürekli bir metin etüdü hâlinde oluyorum. Peki Türkiye tiyatrolarının yarı olimpik oyun havuzunu neden hatim etmeye çalışıyorum? Çünkü bu çember kırılsın istiyorum. Bu kronik, kendini tekrar eden, hâlâ ilk günkü dinamiklerinden kopamayan ve bu yüzden bir arpa boyu yolu ancak elli senede alabilen anlayışla atalet duygusuna hapsolmuş bir şekilde oyun havuzunda boğulalım istemiyorum.

Bu yüzyılda Shakespeare oynamayalım demiyorum fakat neden yeni, kendi Shakespeare’imizi çıkaramadık diye sormak istiyorum. Hamlet oynamayalım demiyorum, neden bir Hamlet yazamadık, bunu sormak istiyorum. Elbette bu sorulara yanıt/yanıtlar verilebilmek için öncelikle “oyun” kavramının doğru şekilde tanımlanmaya ihtiyacı var, yeniden! Çünkü oyun, artık elli yıl önceki oyun değil. Geçmişten bugüne sosyolojik, ekonomik, kültürel ve politik koşulların da değiştiği gibi; oyunun izleyicisi de oyuncusu da değişti. Oyun kavramına yeni bir tanım atfedebilmek için de yüzlerce, binlerce yeni örneğe ihtiyacımız var. Ve elbette bu örneklerin değerlendirilmesine. Örneğin, “Şüphesiz oyun; beklemeyi, beklemenin koşullarını, harekete geçmenin zorluğunu, hayatını çar çur eden insanı, bir canavarla birlikte bulunmanın sonuçlarını, totaliter güçlerin bireyin günlük davranışları üzerindeki etkisini, sağduyuyu, başkasından korkmayı, hayalleri, namussuz cesur insanları, sanatı, sanatçıların yerini, alçalmış, kalakalmış, neredeyse ölü ancak neredeyse canlı olmanın belirsizliğinden deliren insanı, durduklarında iyi olan şeyleri, basit iyimserliği, bulaşıcı kötümserliği, boğulan bu insanları ve nadiren tekrar yüzeye çıktıklarında imdat diye bağırarak zamanlarını ziyan etmeyip de basitçe ‘hayat güzel ya’ diyenleri ele alır.” diye tanımlıyor Matei VISNIEC, Peki Viyolonseli Ne Yapalım eserinin ön sözünde. Peki bizim bir tanımımız var mı?

Oyuna yeniden bir tanımlama getiremememizin sebebi, yüzyıllardır kendi tiyatromuzun ne olduğuna karar veremememiz ile aynı. Bunun tek ve gerçek nedeni: Bilgisiz sanatçılar olmamız. Yeterli entelektüel kimliğe sahip olmayışımız, yeterince okumamamız, ilgi duymamamız, dert etmememiz, tembellikte ısrar etmemiz neticesinde bugün bu kadarcık sayıdan ibaret oyun çemberine hapsolduk, çıkamıyoruz. Daha da korkutucu olanı biraz önce saydığım eksikliklerimize tümüyle sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Farkındalığımızı bile yitirmiş durumdayız velhasıl. Oyun okuma meselesine ciddi anlamda mesai harcayan biri olarak iddia ediyorum: Gidin bakın, repertuvar arşivlerinde, o tozlu raflarda ne oyunlar var! Ne kudretli metinler var seyirciyle henüz tanışıklığı olmayan! Bizler aslında bu çemberin çizdiği sınırlara bağlı kalarak toplumu iyileştirme görevimizi de aksatmış, hatta ve hatta belki de görmezden geldiğimiz birçok şey sebebiyle toplumun içinde bulundukları çağı yakalamalarına engel bile oluyoruzdur, kim bilir?

İçinizden biri çıkıp da bu cehennem çemberini kırdığı zaman , suçluyorsunuz onu. Hangi hakla? Asıl suç, bize verilen hayatı olduğu gibi kabul etmektir.

Yıldırım KESKİN, İnsansızlar

Kendimce okuduğum oyunlardan derlediğim kişisel bir repertuvarım var. Fırsat bulduğumda mensubu olduğum alanlara bu oyunlardan öneri sunuyorum. Yahut bir arkadaşım beni arayıp şöyle bir metin arıyoruz dediğinde yine bu repertuvardan en az iki üç metin önerebiliyorum. Kendim de amatör ya da profesyonel bir oluşumla oyun sahneleyeceğim vakit yine buradaki seçkimden besleniyorum. Yani işin özü, beni bir kişi olarak düşündüğünüzde, tek kişilik bir çabanın bile paylaşımcı bir yaklaşımla etrafına bir ölçüde sağladığı faydayı görebilirsiniz. Bu yüzden tek çözümü sayımızın artmasında görüyorum. Daha çok okuyan, araştıran, merak eden, arayan, bulan sanatçılar olmalıyız. Bizi bu kısır döngüye mahkûm kılan vasatlıktan başka bir şey vadetmeyen konfor alanını acilen terk etmeliyiz.  Bunun yanında, oyun okumak sadece oyun yazarlarının işiymiş gibi tuhaf bir de algı var. Bakınız Almanya’da oyun metinleri seyircilerin okuması için açıktır. Fuayede tekst olarak bulabilirsiniz. Biz de kitap olarak basılmamış bir oyunu elde edip okumanın bile elli türlü prosedürü var. Oyun teksti elde etmek ve tiyatro kitaplarının yayımlanması ileride farklı bir başlığın konusu olacağından şimdilik pek detayına inmiyorum.

Yeni metinleri ve yeni yazarları teşvik etmenin, bilhassa ülke tiyatrosuna bu yönde yeni kazanımlar sağlamanın metodunun bu olmadığı açık. Kendi payıma ben de naçizane oyun yazarlığı ile uğraşıyorum. Yazdığım ilk oyun, amatör bir ekip tarafından sahnelenmişti. İnanın size duyduğum heyecanı, hayal ettiğimle sahnede olanın sürprizli buluşmasından kendime kattığım o hazzı anlatamam. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki daha sonraki oyunlarımda beni yazmak üzere yüreklendiren ve motive eden yegâne şey, işte bu heyecan. Bir piyes yazarını, eserini sahnede izlemekten daha fazla heyecanlandıracak bir şey yoktur. Yeni yazarları ve onların metinlerini ancak sahneye taşıyarak yeni metinler yazmalarını teşvik edebilir böylece onları kazanabiliriz. Başka türlüsünü mümkün görmüyorum.

Elbette çalakalem edilmiş her metni dramatik metin, hikâyeyi kâğıda dökebileni herkesi de yazar sayamayız. Bilhassa dramatik metinler seçkiye kabul edilirken daha farklı estetik ölçütlere tabi tutulmalı. Yıllar yılı yaşadığımız sorunlardan biri de bu: Nitelikli metin kaybı yahut niteliksiz metin yığılması.

Sonuç itibarıyla; eğer bir eser sahnelenmeyecekse, seyirci ile buluşmayacaksa, onu dramatik bir metin olarak kabul edip literatüre almanın ne anlamı var? Bu oyun havuzunda eserleri boğmak gibi geliyor bana. Var olduğunu kabul ediyorsun ama yaşatmıyorsun. Bu dramatik metnin çığlık çığlığa ötenazisidir.

Bana bir masal anlat, yoksa öleceğim…

Tahar Ben Jelloun, Işığın O Kör Edici Yokluğu