İnsanlar, Tanrı inancının bir kıvılcım gibi ruhlarında varlığını hissettikleri günden bu yana yaratıcı ile bir iletişim kurma isteği üzerine çeşitli eylemler yapmışlardır. Günümüzde Müslüman dünyanın oruç tutması, hacca gitmesi, namaz kılması gibi ibadetlerin temeli de yaratıcıya duyulan sevgi, minnet ve onunla iletişim kurmak isteme içgüdüsüne ulaşıyor. Bugün bu yazımızda, karanlık yönleriyle daha çok göz önünde bulunan manastırcılığın tarihi ışığında bu dini kurumun dünyaya etkilerinden bahsedeceğiz.

Asketizm terimini karşılayan manastırcılık hareketi; insanların Tanrı’ya ulaşmak için kendi gündelik yaşamlarından yaptıkları fedakarlıklar ve ibadetler ışığında ele alınır. Asketik ibadet, bilinenin aksine Hristiyanlık ile ortaya çıkmış bir şey değildir. Asketik ibadetin gelişmesinde Hristiyanların, önceki inanç sistemlerinden biri olan Musevilikten etkilenmelerine dair iddialar bazı araştırmacılar tarafından ortaya atılmıştır. Hristiyanlıkta, 3. yüzyılda Mısırlı Antonius ile ortaya çıktığı düşünülen manastır hareketinin prototipi olarak Musevilik örnek gösterilmiştir. Toplum yaşamından kendini soyutlayan insan tipi, kitabi dinler öncesi Pagan inanış biçimlerinde ‘dervişlik’ mertebesinde varlığını sürdürmüştür.

St. Antonius

3. yüzyılda Mısırlı Antonius ile başlayan manastırcılık hareketi; Suriye, Filistin, İskenderiye ve Anadolu üzerinden yayılımını sürdürmüştür. 3. yüzyıl manastırları arkaik özellikler taşır, ilkel yapılardır fakat 9. yüzyılda kurulu bir düzenle işleyen statik bir kurum haline gelmiştir.

“Manastır” denildiğinde akıllara sosyal hayattan uzak, kuş uçmaz kervan geçmez bölgelere konumlanmış ibadet alanları gelir. İnsanı Tanrı’dan uzaklaştıracak kent yaşamı keşişler için engeldir ve bu nedenle kentsel yaşama karşı bir düşmanlık vardır. Erken dönem manastırları; görkemli, şatafatlı kent hayatının cazibesinden kaçınmak için ücra yerlere yapılırlar. Fakat Orta Çağ’a gelindiğinde asketik algıda bir değişiklik olur ve manastırlar şehirlerin içine yapılmaya başlanır. Bunun için çeşitli sebepler sayılmaktadır fakat en çok kabul edilen görüş yaşanan ‘Karanlık Çağlar’ olarak adlandırdığımız periyodun doğurduğu sonuçlardır. Karanlık Çağlar döneminde Doğu Roma İmparatorluğu’nu derinden etkileyen bir gelişme olmuştur : ‘Veba Salgını’. Bu salgın nedeniyle kentlerdeki nüfus çokça azalmıştır ve bu azalan nüfusun bir getirisi olarak kent ıssızlaşmıştır. Hayata tutunabilen insanlar ise, beşerî etkiden kaçınmak için köylere göç etmişlerdir. Bu durumun ardından özellikle başkent Constantinopolis’te beşerî varlığın azalmasıyla kent görkemini kaybettiğinden, manastırların kentlerde sürekliliğinin sağlanmasında bir sakınca görülmemiştir. Erken dönem ile Orta Bizans ve Geç Bizans dönemindeki algının değiştiği izlenebilir; dogmatik ve hoşgörülü olmayan bir manastır olgusundan, kentsel yaşama entegre bir asketik ibadet anlayışına evrilmiştir.Bu algı değişikliğinin bir sonucu olarak da kentlerin içinde birçok manastır inşası başlamıştır. Kentin sınırları içinde yer alan bu yapıların durumu terminolojik olarak ‘Infla-Muros’ yani ‘Sur İçi’ olarak kategorilendirilmektedir.

Mısır’lı Antonius tarafından başlatılan manastır hareketi bireysel manastırcılık olarak anılır. 4-5. Yüzyıllara gelindiğinde manastırlar; konebitic adı verilen, ortak mekanı paylaşan hücrelerden oluşan ıssız alanlara konumlanmış, kentesel yaşamdan kopuk ve sur duvarlarıyla çevrili bir kompleks modeli ile karşımıza çıkar. Yemekhane, katholikon gibi temel birimlerden oluşurlar fakat ekonomik duruma bağlı olarak bu komplekslerde hamam, yaşlı ve keşiş hücreleri gibi yan birimlerle de karşılaşabiliyoruz.

Stylite Manastırı

Suriye’de Stylite adı verilen bir sütunun üzerinde yaşamlarını idame ettirmek suretiyle tanrı ile saf bir iletişime geçmeye çalışan müritlerden oluşan bir asketik hareket ortaya çıkmıştır. Stylite anlayışın izlerine başkent Constantinopolis’te de rastlıyoruz. Bir de Deontite adı verilen manastır hareketi ise ağaç üzerinde yaşam sürmenin doğruluğuna inanır. Bu iki asketik ibadette müridler kendilerini yalnızca zihinsel olarak değil fiziksel olarak da soyutlama yoluna gitmişlerdir.

Styliteler

Manastırlar yalnızca dini yönleriyle ele alınamayacak kadar çok boyutlulardır. Ekonomi, tarım ve politika üzerinde büyük rolleri olan bu dini kurumlar sadece dini boyutlarıyla ele alındıklarında ortaya yanlış bir değerlendirme çıkabilir.

Manastırlar genel bağlamda komünal yaşamdan uzak kalmaya çalışmışlardır fakat birkaç istisnai örnek incelendiğinde, topluma bazı konularda dokunarak etkisini hissettiren kurumlardır aynı zamanda. İnsanlar; iyileştirici güçlerin bahşedildiği düşünülen bazı keşişlere başvurmuşlardır, Tanrı ile sağlanan ‘temiz’ iletişim aracılığı ile dertlerine derman aramışlardır. Olumlu bağlamda etki gören insanlar tarafından bu manastırlara çeşitli bağışlar da yapılmıştır. Bu bağışlarla da manastırlar gitgide ekonomik olarak yükselişe geçmişlerdir, bu durum ise beraberinde çeşitli sorunları getirmiştir.

Özellikle Bizans döneminde, keşişler topluluğunun yaydığı ideolojiler ve öncüsü olduğu kültürel etkilere sebep olan bazı akımlar politik gücü elinde bulunduran kişileri rahatsız etmiştir. Kolektif hayata karşı olan bu kurum, 8-9. yüzyıllardan sonra toplumun gözünde itibar kazanmıştır ve bunu durdurmak için emperyal güçler kullanılarak çeşitli yasalar ve fermanlar çıkartılmış, bağışlar engellenmiş, mülklerin bir kısmına el konulmuştur. Çünkü ekonomik bağlamda bir bağımsızlık elde eden manastırlardan imparatorluğun vergi alması mümkün değildir, vergi alanı daraldığında kötüye giden ekonominin bir sonucu olarak askerlere yeterli maaş ödenemeyip orduya yeterli bütçe ayrılamadığından fetihler sekteye uğramıştır.

Kilise otoriteleri ile manastır otoriteleri birbirleriyle ilişkili olarak ele alınsa da aslında ideoloji ve anlayış çatışmasından ötürü dini egemenliği elinde bulundurma isteği ışığında gelişen bir karşıtlıktan söz edebiliriz. Bu iki dini kurum arasındaki farklılıklar üzerlerinde egemen olan güçler konusunda ayrıştırılabilirler. Kiliseler kurulu bir düzenin parçası olduklarından doğrudan emperyal güç ile bağlantılıdır, bu durum da imparatorun kilise kurumları üzerinde söz sahibi olabileceği anlamına gelir. Öte yandan manastırlar, kurulu düzenden uzak yerlerde konumlanırlar ve kontrolleri kendi ellerindedir yani imparator hükümlerinden bağımsız olarak hareket edebilirler. Kiliseler; Ikonoklasmus (Tasvir Yasağı) dönemi ile bağımsız manastırlar ekonomik olarak güçlenince imparator tarafından bunu engellemek için alınan önemli radikal kararların destekçisi olmuşlardır. Bu da kilisenin, manastır üzerindeki ‘denetleyici’ olma isteğinin bir göstergesidir.

Manastırların çok boyutlu kurumlar olduğundan bahsetmiştik. Bu manastırların teolojik, sosyolojik, ticari, ekonomik ve sanatsal yönleri vardır. Manastırdaki ibadet eylemi ve yalnızca Tanrı ile iletişim içinde olma isteği ise manastırların teolojik yönünü ortaya koyar. Manastırcılık, özellikle Hristiyanlığın büyük kitlelere ulaşmasında önemli bir rol oynar. Parabalani keşişleri; özellikle erken Hristiyanlık döneminde kendi kendine yetemeyen, yardıma ihtiyacı olan, hasta ve evsiz kişilere yardım eli uzatarak onların Hristiyanlığı benimsemesinde etkili olmuşlardır. Yardım ettikleri bu kitleleri Hristiyanlık dini ile tanıştırmalarının ardından, kendisine yardım edenlere sempati besleyen ihtiyaç sahipleri Hristiyan cemaatin gitgide gelişmesine katkıda bulunmuştur. Bir sivil toplum örgütü gibi, topluma doğrudan ve dolaylı yollarla etkileri vardır, dönem toplumunu dönüştürmede büyük rol oynamalar da manastırların sosyolojik yönünü ortaya koyar. Manastırlar, kırsal bir alanda ibadet eden toplulukların barınma alanları olarak tanımlansalar da salt asketik uygulamaların yanı sıra sanatsal faaliyetleri de yürütmüşlerdir. İkonalar, el yazmaları bu manastırlar tarafından üretilirler. Atos Manastırında bulunan İsa ikonası ise önemli bir bulgudur. Bu durum da manastırların sanatsal yönelimlerini ortaya koyar. Özellikle Yunanistan anakarasındaki bazı manastırların bir ticaret/donanma filosuna sahip oldukları bilinir. Bu durum da manastırların ticari yönlerini ortaya koyar. Bütün bu verilerin karşılığında manastırların yalnızca teolojik eğilimleri üzerinden değerlendirilmesinin yanlış olduğu ve çok boyutlu olarak ele alınması gerektiği çıkarımları yapılabilir.

Yalnızca dini ibadet alanı olmanın dışında topluma ve emperyal güçlere çeşitli etkileri olan manastırlar günümüzde az da olsa hâlâ bazı bölgelerde etkinliklerini sürdürmeye devam etmektedirler.