Nasıl bir hayat yaşıyorsunuz?

Uyandığınızda bir ağacın dalının hareketlerine tanıklık ediyor musunuz? Ya da bir kuşun sesini duyma şansınız var mı?

Yoksa hızlıca yataktan kalkıp hayatın telaşesine kendinizi kaptırıp gün içinde oradan oraya savruluyor ve doğadaki herhangi bir şeye tanıklık edemeden eve geri mi dönüyorsunuz?

Belki de ağaçlar içinde yaşıyor ama onların güzelliğini fark edemiyorsunuz? Bu cümlemdeki “belki” ifadesinin fazlalığı sizi de rahatsız etti değil mi?

Ben bir kasabada doğdum ama büyük şehirlerde büyüdüm. Büyük şehirlerin büyüklüğünü hiç sevmedim. Yakın çevreme de hep ben küçük mekânların insanıyım dedim. Sanayisi ile ünlü olan bir şehirde varlığımı sürdürebilmek için bu nedenle ormana yakın ve çoğu zaman bahçesinden çıkmadığım bir evde yaşamımı sürdürmek için çaba sarf ettim. Üç köpek, bol sukulent ve kaktüsle oğlumu büyütmeye gayret ediyorum. Her gün kitapların yoldaşlığında oğluma ve kendime alan açarken buluştuğumuz kitapların yazarlarının dost selamını kabul ediyor, kağıda kaleme sarılıyorum.

Şaban Çuman‘ın Timaş Çocuk‘tan çıkan Orman Dünya Efsanesi kitabından sonra da istemsizce gözlerimi çiçeklerime, ağaçlara diktim. Uzun uzun gökyüzünü inceledim. Varlığımızı, özümüzü düşündüm. Öyle ki bu düşünceler zihnimde sorular doğurdu ve Şaban Bey’e iletme ihtiyacı hissettim.

O hâlde siz de bizim sohbetimize dahil olur musunuz?

Şaban Çuman’la kitabın oluşum sürecinden, doğaya saygıdan, çocuk edebiyatından, ötekileştirmeden, eğitimden söz ettiğimiz röportajımızı keyifle okumanız dileğiyle.

“Çağlar boyunca ormanın efendileri değil, çocukları gibi yaşadık.”

Orman Dünya Efsanesi bir ilk kitap. Biyografinizde okuduğumuz üzere bu kitap, sizin çocukluk hayaliniz. Ne mutlu size ki çocukluk hayalinizi gerçekleştirmişsiniz. Bize bu kitabın oluşum sürecinden söz eder misiniz?

Ben Trabzon’un ormanlarla çevrili coğrafyasında büyüdüm. Ormanlarda,  dere kenarlarında ve doğanın seslerinden başka seslerin olmadığı yerlerde gezinmeyi küçük bir çocuk olduğum zamanlardan beri hep sevdim. (Ormanın müziği fikri buradan gelmiştir.) Hâlâ yazları o ormanlarda ve dere kenarlarında gezinmeyi severim. Ormanlarla kaplı bir orman-ülke düşüncesi o zamanlardan hep hayalimdeydi.

Orman Dünya Efsanesi’ni yazmaya karar verdiğimde ilk olarak aklıma bu orman-ülke geldi. Ne var ki en kötüsünü düşünerek işe başladım çünkü insan olarak hâlihazırda bunu yapıyoruz. Bu sonsuz güzellikteki ülkede tek bir ağaç bile kalmayacaktı. Kurguyla ilgili aklımda sadece bu felaket senaryosu vardı. Peki, ama içini nasıl dolduracaktım?

Kervan yolda düzülür derler ya, internette rastgele gezinirken Tenere Ağacı’na denk geldim. Büyük Sahra Çölü’nde, 400 km. çapındaki bu tek ağaç, Libyalı alkollü bir sürücünün çarpması sonucu yok olmuştu. Son ağaç kurguda yerini almıştı.

Bir süre sonra, Amazon ormanlarında, kabilesinin tüm üyeleri civardaki çiftçilerce öldürülen, dünyanın en yalnız insanı olarak anılan ve adı sanı bilinmeyen bir adamın öyküsüne denk geldim. Kabilesinin bu son üyesi, 20 yılı aşkın bir süredir tek başına yaşıyor ve uygar insanlarla iletişimi reddediyordu. (Ne acı ki geçtiğimiz günlerde hayatını kaybettiğini öğrendim.) Gündoğdu da hazırdı.

Karşıma çıkan bir diğer tesadüfî bilgi ise ardıç ağacı ve ardıç kuşu arasındaki dayanışmaydı. Ardıç ağacı, üremek için ardıç kuşuna muhtaçtı. Ardıç ağacının sert tohumları, sadece ardıç kuşunun sindirim sisteminde yumuşuyor ve çimlenmeye hazır hâle geliyordu. Ardıç kuşunun doğaya bıraktığı tohumlar artık çimleniyor ve fidanlara dönüşüyordu.

Ne var ki son yıllarda insan çöplüklerinden beslenmeyi alışkanlık hâline getiren ardıç kuşları, ardıç ağaçlarının tohumlarına itibar etmez olmuşlardı. Bu da ardıç ağaçlarının neslini tehlike altına sokmuştu. Son ağacım bir ardıç ağacı olacaktı.

Elbette ki dağarcığımda da ilk kitabım için çok şey vardı. Okumayı öğrendiğim ilk zamanlarda –ne mutlu bana ki- “perili el” masalını okuyup üslubuna hayran kaldığım ve masallara sayesinde hayran olduğum –ki Ardıç Ağacı ile Ardıç Kuşunun Öyküsü bölümünde, saygımın bir nişanesi olarak, üslup olarak anlatımına yakın durduğumu fark edeceksiniz- Eflatun Cem Güney’i de bu ilk anlatıya katmalıydım. Ömrü boyunca köy köy dolaşıp masallar derleyen, kendisi de masallar yazan, bu uğurda gözlerini feda eden bu güzel insanı yine gerçek hayattaki rolüne yakın bir şekilde ağırladım öykümde.

Gel gör ki tüm bu öyküler acıklı öykülerdi. Çocuklara acıklı öykülerden bir seçki sunamazdım. Kendi hayal gücümde tüm bu acıklı öyküleri bir umut öyküsünde topladım ve “Orman Dünya Efsanesi” bu şekilde ortaya çıktı.

Orman Dünya’nın nasıl bir yer olduğunu anlattığınız ilk bölümde gürgen, kayın, çam, meşe, ardıç söğüt, huş gibi birçok ağaç türünün ismine yer veriyorsunuz. Kitabınızın başkarakterinin ismi de Çınar. Bir yazar olarak eserinizi oluştururken karakter isimlerine yüklediğiniz anlamı öncelikli kılıyor musunuz? Karakter isimleri ile olay örgüsü arasındaki ilişkinin dinamiklerinden söz eder misiniz?

Çınar adını kahramanımın misyonuna, Orman Dünya’nın zamansızlığına güzel bir gönderme olarak düşündüm. Enerjisi, fonetiği olan bir isim. Gündoğdu ile ilk temas da bu sayede oluyor zaten. Gündoğdu adını da rastgele seçmedim. Alttan alta umut vermesini umdum, tüm umutsuz görünen öyküsüne inat.

İnsan, ismiyle müsemmadır derler. Bence kahramanlar da isimleriyle müsemma olabilir. Tabii ki bu bir ön koşul değil. Dozunda, zorlamadan ve hoş bir gönderme olarak düşünülürse…

Dağı, denizi, ormanı ile eşsiz bir coğrafyada yaşıyoruz. Ancak kendi zenginliğimizin farkında değiliz. Çiçeklerin, kuşların, ağaçların türlerini tanımıyoruz. Bu yüzden genel bir isimle gördüğümüz gövdeli, yapraklı her şeye ağaç deyip geçiyoruz. Öğretmen kimliğinizi de önemseyerek sormak istiyorum. Doğa ile bağımızın güçlenmesi adına eğitim sistemimizde en azından yaşadığımız şehirdeki ağaçları öğrenmek gibi hayati düzenlemeler nasıl gerçekleştirilebilir?

Hababam Sınıfı’nda Mahmut Hoca’nın repliği bu soruya en güzel cevap olacaktır: “Okul sadece dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında dağ başı… Öğrenmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.” Çocukları dört duvar arasından azat edip dış dünya ile tanıştırmalıyız. Çeşitli meslek gruplarını yerinde ziyaret edebiliriz. Sokakta temizlik yapan bir çalışanla sohbet, doğaya bir gezinti, herkesin çok korktuğu sanayiye bir tur, hep ders kitaplarından varlığını bildiğimiz resmî kurumlara ziyaret vs. gibi etkinlikler çocukları gerçek anlamda hayata katacaktır.

Daha çok müze, doğa, piknik, gezi, ziyaret (Hayvanat bahçeleri gibi hayvanların tutsak edildiği yerleri hariç tutuyorum) gibi etkinliklere yer vermeli, gözümüzü sınıfın dışına çevirmeliyiz diye düşünüyorum.

Çınar hem çok meraklı hem çok naif bir çocuk. Biriktirdiği harçlığıyla çiçek alırken solmaya en yakın çiçeği seçiyor. O çiçeğin yeniden hayata tutunmasını önemsiyor, ona göre bakım veriyor. Ailesi evde bir kedinin de yaşamasına izin verdiğinde ayakta durmakta bile zorlanan bir yavru kediyi sahiplenmeyi tercih ediyor. Çınar, insan dışındaki diğer canlıların da yaşam hakkına saygı duyuyor. Her gün haberlerde ve sosyal medyada da maalesef hayvanların uğradığı şiddet ve kıyımlara tanıklık ediyoruz. İnsan dışındaki diğer canlıların yaşam hakkı üzerine ne söylemek istersiniz?

Her zaman dile getirdiğim, bu konudaki duruşumu burada da paylaşmak istiyorum. Biz bu dünyanın hâkimi değil sakiniyiz. Daracık bir akvaryuma kapattığımız Orka (Katil balina tabirini kullanmayı sevmiyorum) eğitmenine zarar verdiğinde Orka’nın vahşiliğine odaklanıyoruz. Yaşam alanına köy kuran insanlar yüzünden köye zarar veren bir filin ya da kaplanın korkunç saldırı hikâyeleri tüylerimizi ürpertiyor. Çok azımız aslında yaşam alanını koruma güdüsüyle hareket ettiğini anlıyor. Sokak hayvanları konusu zaten kanayan bir yara. Miskin, öyküde bu konudaki farkındalığı temsil ediyor. Bu dünya biz insanların olduğu kadar onların da dünyası ve onları da acı çeken, duyguları olan ve en önemlisi, en az bizimki kadar değerli ve kutsal birer yaşama hakkı olan varlıklar olarak kabullendiğimiz gün bu dünya çok daha güzel bir yer olacak.

Uygar Kıta, bir son dakika haberiyle sınırları içindeki bütün ağaçların neslinin tükendiğini öğreniyor. Ağaçların ortadan kalkmasıyla doğal afetlerin dışında insanlarda halsizlik, nefes darlığı, depresyon gibi birçok olumsuz sonuç gözlemleniyor. Belediye de çözüm olarak sokaklara plastik ağaçlar dikiyor. Yapay ağaçlar beklentileri karşılamıyor. Bu durum Çınar başta olmak üzere insanların üzülmelerine, canlı ağaçlara özlem duymalarına neden oluyor. Bir şeyin değerini kaybedince anlamanın kazancı olmadığı aşikâr. Bir şeyin değerini zamanında kavrama yeteneği öğrenilebilir mi? Bunun için sizce ne yapılabilir?

Bir öğretmen olarak bu soruya “evet” cevabını verebilirim. Bir sınıftaki öğrenciler zaman içinde o sınıfın öğretmeninden izler edinir. Bu durum ebeveynler için de geçerlidir. Otoriter bir öğretmenin öğrencileri ağırbaşlı, eğlenceli bir öğretmenin öğrencileri serbest, sanatsever bir öğretmenin öğrencileri sanat yönünden daha gelişmiş olurlar. Aile ve çevre için de aynı durumu geçerli buluyorum. Duygular da fikirler gibi değişebilir, gelişebilir ve dönüşebilir. Bu konuda hassasiyet sahibi ebeveynler, eğitimciler ve çevre, bir şeyin değerini kavrama yeteneğinin öğrenilebilir olmasında son derece etkilidir. Önemli olan rol modeller, uygun pekiştireçler ve doğru bir eğitimdir.

Orman Dünya Efsanesi oldukça karanlık bir geleceğin resmini çizerken umut dolu bir dil ile okurunu sıkmadan hatta öğretici olmaya çalışmadan gerekli dersleri çıkarabileceğimiz incelikli bir dil ile yazılmış. Çocuk edebiyatında dilin kullanımı ve dil-metin ilişkisine dair ne söylemek istersiniz?

Orman Dünya Efsanesi’ni yazarken en çok korktuğum şeylerden biri didaktik olmaya çalışmaktı.

Bir öğretmen olarak düsturum şudur: Ben bir şey öğretmiyorum. Sadece öğrenme yolunda öğrencilerime yoldaşlık ediyor, gerektiğinde onlardan öğreniyor, onlarla birlikte kapılar açmaya çalışıyorum. İçeri girmek/dışarı çıkmak onlara ve aynı zamanda bana kalmış. Ben dışarıdan onları gözlemleyen bir gözlemci değil, onlarla büyüyen, onlarla öğrenen, onlardan da öğrenen ve onlarla yaşayan bir yol arkadaşıyım. 1. sınıftan 4. sınıfa kadar eşlik ettiğim öğrencilerimi mezun ettiğimde nasıl ki onlar dört yıl önceki kişiler değilse, ben de dört yıl önceki kişi değilim. Birbirimizi etkiliyor, dönüştürüyor, büyütüyoruz. Bence yazar ve okur yoldaşlığı için de aynı şey geçerli. Ben sadece öykümü anlattım. Çınar, Eflatun, Gündoğdu, Ormanın Müziği, Ardıç Ağacı ve öyküler zaten yeterince kendilerini ifade eden güçlü karakterler.

Çocuk edebiyatında hem dil hem üslup hem de sunuş çok daha önem kazanıyor. Her öykü mutlu sonla bitmek zorunda değil. Ama her öykü olumlu yönde katkı sunmak ve geliştirmek zorunda okurunu. Olgunlaştırmak ve bilinçlendirmek zorunda. Bunu didaktik olmaya kaçmadan başarabilmeli.

Hitap edilen yaş gruplarının anlayacağı sadelikten yana olmakla birlikte okurları sözlüğe başvurmalarını gerektirecek yeni sözcüklerle ve kavramlarla da tanıştırma taraftarıyım bu konuda.

Öğretmen olduğum için öğrencilerin okumakta olduğu birçok kitabı kontrol ederken ne kadar argo hatta küfür içeren cümleyle karşılaştığımızı bilseniz şaşarsınız. O nedenle özellikle de çocuk kitaplarının basımında kontrol mekanizmasının çok güçlü olması gerektiğini düşünüyorum.

Çınar okuyacağı kitapları kendi seçebilen bir çocuk. Böyle bir çocukluk geçirebildiğim için ben de kendimi şanslı addedenlerdenim. Günümüzde ise okullarda okuma listeleri verilerek çocuklarda bir okuma alışkanlığı(!) kazandırılmaya çalışılıyor. Okuma alışkanlığı olan ebeveynler de benzer bir yöntemle çocuğunun okuyacağı kitaba müdahale edebiliyor. Yetişkinliklerin tercihleri çocuklarımızın beklentisini karşılayabilir mi? Kararlarını kendi alabilen, özgüvenli bir birey olarak görmek istediğimiz çocuklarımız için bu tavır, benlik oluşturmalarına engel teşkil etmez mi?

Bence bu durum dengeyi kollamakla ilgili. Ailenin ya da eğitimcilerin bu konudaki yaklaşımı tavsiye mahiyetinde, kılavuzluk mahiyetinde olabilir. Hâlâ altmışlı, yetmişli, seksenli yıllarda hatta çok daha eski yıllarda basılan acıklı öyküleri çocuklara okutmakta direten öğretmenler ve yetişkinler tanıyorum. Türkiye’de gerçek anlamda çocuk edebiyatı çok kısa bir maziye sahip. O nedenle yetişkinlerin de çocukların da kitapçıları birlikte gezinmesi, kendi fikirlerini edinmesi ve birbirlerinden tavsiye alması önemli diye düşünüyorum. Bir öğretmen olarak bu konuda nabız tutmak için öğrencilerim bana çok yardımcı olur. Elden ele dolaşan kitapları bana fikir verirken ben de onlarla kendi keşiflerimi paylaşırım. Bu şekilde hem birbirimizi geliştirir hem de okuma alışkanlığımızı yeni renkler ve seslerle süslemiş oluruz. Ben bu durumu güzel ve ideal buluyorum.

“Oysa gerçek yaşamda insanlığı kurtaranlar hep umulmadık kişilerdir. Ücra bir köyden insanlığın kaderini değiştiren insanlar yetiştiren bir öğretmen, hastalarını iyileştirmeye çalışırken onlardan hastalık kapıp hayatını kaybeden bir doktor ya da bulduğu aşıyı önce kendi üzerinde deneyen bir bilim insanı…”

Bu cümleler Eflatun’un Çınar’a doğum günü için yazdığı mektupta yer alıyor. Eflatun, Çınar’a aslında gücünü, yeteneklerini hatırlatıyor. Bizler ise “kahramanlık” hikâyeleri ararız, olağanüstü özellikteki olağanüstü kişilerin gelmesini bekleriz. İyi insan olmak, işini iyi yapmak kahraman olmak için yeterli midir?

Elbette… Filmlerde süper kahramanlara şüphesiz birçoğumuz bayılıyoruz ama gerçek hayatta işler değişiyor. Selamlaşmanın, tebrik etmenin, teşekkürün, özür dilemenin, nezaket ifadelerinin günden güne azaldığı bir çağdayız. Bu durumda selam verdiğinizde güler yüzle selamınıza karşılık almanız büyük bir lütuf artık. Selamınıza karşılık veren güleç bir bakkal güne iyi bir enerjiyle başlamanıza yardımcı olabiliyor. Siz de bu enerjiyi gün içinde karşılaştığınız herkese ulaştırıyor, onların hayatına da güzel bir dokunuş yapmış oluyorsunuz. Her sabah sokakları tertemiz yapan temizlik işçileri, tüm şehri salgın hastalıklardan ve kötü kokudan korumuyor mu? İşte bu süper kahramanlıktır. Mis gibi sıcak ekmeği size uzatan fırıncı, mutlu bir kahvaltıyla güne başlamanıza katkıda bulunarak güzel değişiklikler yapmanıza vesile olmuyor mu? Tüm bunlar toplumun yaşam kalitesini üstte tutan ve günü kurtaran meçhul kahramanlar.

Seyrettiğim bir filmde geçen repliği hiç unutmam: Dünyanın en mutlu insanları günün sonunda eve korkunç bir ter kokusuyla dönerler.

Bu nedenle gerçek hayatta kahramanlar pelerin değil önlük giyerler ve gün içinde hiç durmadan karşılaşırız onlarla.   

Gündoğdu ve Eflatun’un isimleri ve kişilik özellikleri, Çınar’ın ağaca sarılması bizim tarihimizden, edebiyatımızdan unsurlar hatırlattı bana. Sayenizde Eflatun Cem Güney yani Masalcı Baba’yı da andım, Şaman kültürün doğa ile ilişkisini de hatırlayıp gülümsedim. Bu noktalar benim okurluk algım ve hassasiyetimin sonucu mu bilemiyorum. Siz geleneklerimizi, kültürümüzü, edebiyatımızı, tarihimizi ne kadar dahil ettiniz eserinize? Yazarın eseri hangi tür olursa olsun bu unsurlardan soyutlayarak eser oluşturabilmesi mümkün müdür?

Dünyanın her bölgesinde, “Uygar Dünya”nın dışında kalmış, kabile, köy, klan, adına ne derseniz deyin, izole kültürlerde doğaya büyük bir saygı vardır. Şamanizm’de, aborjinlerde, yerli kültürlerinde bu saygıyı bariz bir biçimde görürüz. Ekeceği araziyi kutsayan, selamlayan; keseceği ağaçtan af dileyen; ormandan geçerken, ağaçları korkutmamak adına, baltanın ağzını bezle saran; avladığı hayvanın başında ondan af dileyen, sadece karınlarını doyurmak için buna mecbur oldukları yönünde özür beyan eden ve o hayvana kardeşim diye hitap eden insanlar var bu dünyada.

Bize en yakın örnek olarak Tahtacı Alevilerinin ağaç kesme gülbengini buluyoruz. Tahtacılar ormanı, içindeki her şeyiyle kutsal kabul ederler. Bu yüzden asırlar boyunca Tahtacıların bölgelerindeki ormanlar bozulmamış ve hep gür kalmıştır. İhtiyaç için bir ağaç kesecekleri zamansa ormanın en yaşlı ağacını seçer ve etrafında halkalanarak ondan ve tüm ormandan özür diler, ağacı neden kestiklerini anlatır, gönlünü almaya çalışırlar. Bu niyazlarını da şu şekilde dile getirirler:

“Ormanın süsüydün,
Ağacın hasıydın,
Adem’in beşiğinde,
Kapının eşiğinde sen varsın,
Geçimim senden,
Affını diliyorum
Ormanın tüm nimetlerine aşk ola…”

Bu ritüellerin Anadolu’dan Afrika kabilelerine, Kızılderili topluluklarından Tuva Türklerine kadar uygulanması tesadüf olabilir mi? Belli ki Uygar Dünya’dan önce tüm dünyada geçerli, çevre hassasiyetine dayalı bir ortak kültür varmış. Zaman içinde çok küçük çevrelerde sıkışıp kalmış ve günden güne azalmakta olan bir kültür… Gündoğdu kitapta bu yok olmakta olan ya da yok olan kültürleri temsil ediyor. (Tekrar hatırlatmalıyım ki Gündoğdu’ya ilham olan, kabilesinden hayatta kalan son kişi olan Amazon yerlisi geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti ve kabilesine uygulanan soykırım tamamlandı. Bir kültür de yeryüzünden sonsuza dek yok oldu.)

Orman Dünya Efsanesi’ni bu gerçek Dünya’nın hikâyesinden yola çıkarak yazdım.

Gündoğdu, Çınar ile sohbet ederken uygar insanların kendisi gibi orman sakinlerini “yaban insanları” olarak nitelendirdiğinden söz ediyor. Biz okurlar olarak da orman sakinlerinin uygar insanın kendisine benzemeyen herkese bunu yapmasından duyduğu üzüntüye tanıklık ediyoruz. Buradan yola çıkarak ötekileştirme üzerine bir soru yöneltmek istiyorum. Çağımızdaki birçok sorunun belki de en önemli kaynağı ötekileştirme üzerine ne söylemek istersiniz?

Ayrımcılık deyince akla genelde ırkçılık gibi daha küresel kavramlar gelir ilk olarak, değil mi? Oysa farklı kültürleri geçelim, kendisi gibi ya da dayattığı gibi olmayan aile bireylerine bile bunu yapan ebeveynler tanıyorum. Bu noktada bu sorunun ne kadar içimize işlediğini fark etmek ürkütücü. Empatiden yoksunuz. Bence çağımızın en büyük sorunu bu… Daha fazla çözüm ama daha az ses, daha az farklılık istiyoruz. Bize benzemeyen, bizim gibi davranmayan insanlara endişe, yadırgama ve hatta yeri geldiğinde nefretle yaklaşıyoruz. Hoşgörünün azalması da hâliyle anlaşmazlıkları, savaşları ve yıkımı getiriyor.

Kitapta Orman Dünya’nın yok olan sadece ağaçlarına değil, değerlerine de değinmiştim. Uygar Kıta’yı kurtaran bilmeceyi hatırlayalım:

Görülmeyeni gör,
Sorulmayana sor,
Susmuş olanı duy.
Yüreğinle dinle,
Yüreğinle söyle,
Gelmeyeni bekle.

Gündoğdu bunun sadece bir bilmece olmadığını, farklı olanı anlamayı, diğerini dinlemeyi, herkesin göremediğini görmeyi ve nezaketi öğütleyen bir yerli söylemi de olduğunu ifade etmişti.

Bence günümüz insanı da artık görülmeyeni görmeli, sorulmayana sormalı, ötekini dinlemeyi, anlamayı tekrar hatırlamalı. Yüreğimizle dinleyip yüreğimizle söylemeyi başarabilirsek, umudu kestiğimiz barışın, uyumun ve gerçek uygarlığın gelişini beklemeye hazırız demektir.