Timor mortis morte pejor. – Ölüm korkusu ölümden daha kötü.

Kendi varlığının farklında ve istencinde olan hemen her canlı, ölüm korkusunu dinamik bir biçimde varoluşunun temelinde bulur. Bu korku daima yaşama içkindir ve kendisini farklı biçimlerde ortaya koyar: Yükseklik korkusu, kapalı alanda kalma korkusu, suda boğulma korkusu, karanlıkta kalma korkusu, derinlik korkusu, berber tarafından boğazının kesilebileceği korkusu, doğal afet korkusu ya da şimşek korkusu; tüm bunlar esasında ölüm korkusunun formlarıdır ve biz bunlardan en az birisine sahibizdir – ve evet, ben bunların birçoğuna sahibimdir. İyi ama tüm bu korkuların ve temelde ölüm korkusunun rasyonel bir temeli var mıdır? Epikuros şöyle yazmıştır: “Yaşamayışın korkunç bir şey olmadığını göreni hayatta artık hiçbir şey korkutamaz. Ama eğer biri ölümden, acı verdiği için değil de onun mutlaka geleceğini bilmenin acısıyla korktuğunu söylerse o bir delidir; çünkü varlığı bizi ürkütmeyen bir şeyin sadece beklendiği için ve beklendiği sırada bizi tasalandırmasına sebep yoktur. Şu halde, belaların en korkuncu sayılanı ölüm bizim için bir hiçtir: Biz var oldukça o yoktur, o varken de artık biz yokuz, bunun sonucu olarak, da o ne dirileri, ne de ölüleri ilgilendirir, çünkü birincilerin olduğu yerde o yoktur, ikincilerin de artık kendileri yokturlar” (1). Muzip bilge Sinoplu Diogenes ise “ölüm kötü bir şey midir?” sorusuna, “geldiğini duyumsamadığımız şey nasıl kötü olabilir ki?” (2) yanıtını vermiştir. Konuyu yalnızca “insanca” kavramamak adına, Arthur Schopenhauer’un çözümlemesi de değerli olacaktır ki; o da şöyle söylemiştir: “Sahiden de ölüm korkusu, her türlü bilgiden bağımsızdır: çünkü hayvanlarda da vardır o, halbuki hayvanlar ölüm korkusunun bilgisine sahip değildirler. Her dünyaya gelen, ölüm korkusunu bu dünyaya beraberinde getirir” (3). Tüm bu akıl yürütmelere bakılırsa, gerçekten de ölüm korkusunun rasyonel hiçbir yanı ve temeli yoktur. Yani ölüm korkusu, çağlar çağı içinde bulunup akılsallaştırmadığımız ender şeylerden birisidir.

Fakat benim burada merakımı asıl cezbeden şey, ölüm korkusunun rasyonel olup olmadığından daha çok, bu korkunun yaşamın anlamı problemi ve yaşamda ısrar etmenin gerekçeleri ile ilişkisinin olup olmadığıdır. Yaşamın anlamı, yalnızca yaşadığımız sürece bizi bağlayan bir şey midir? Yoksa öyle bir yaşam yaşanabilir mi ki, bizim yaşamımız, son bulduktan sonra bile bir anlama sahip olabilsin? Bizim refleksimiz; yaşamın, biz yaşarkenki anlamını bulmak ve işte o anlamı katetmektir – ki bu nafiledir. Oysaki idealde olan, yaşamımızın biz öldükten sonra da bir şey ifade etmesidir. Ölüm konusunda bizi içten içe kemiren, irkilten şey; artık var olmayacak olmamız, yani hiçbir şey olmamız, hiçliğin içine gömülecek olmamızdır; arkamızdan hâlen sıcak bir sesin “o artık yok” demesidir. Gelgelelim bu yeryüzünden göçüp gitmiş bedenimizin hiç olduğu yerde, bir zamanlar bu yeryüzünde göçüp gitmiş olan bedenimizin hâlen bir şey ifade etmesi de mümkündür. ölüm korkusunu motive eden şeyi alt edecek biçimde, yaşamımızı öyle bir kurmalıyız ki, yaşamımızı kuran anlam yaşamımız son bulduktan sonra da devam etmeye yetenekli olsun. Yani yaşamımızın anlamı olarak bellediğimiz şey, biz ölünce, bedenimizle birlikte ortadan kaybolmayacak bir şey olsun.

Bu yolda da yine; Camus yâr ve Nietzsche yardımcımız olsun.

Ve şâirin sözü rehberimiz:

Kötü olan ölüm değil, utanç verici bir ölümdür (4).

Dipnotlar:

(1) Epikuros, Özdeyişler Mektuplar ve Aforizmalar, Çev: Genim Renas, Arya Yayıncılık, İstanbul, 2014, ss. 53-54.

(2) Laertios Diogenes, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri’dir.  Türkçede: Yapı Kredi Yayınları, 2003.

(3) Arthur Schopenhauer’dan akt., Kaan H. Ökten, Ölüm Kitabı, Agora Kitaplığı, 2010, ss. 204.

(4) Epiktetos, Söylevler’den akt. Kaan H. Ökten, Ölüm Kitabı, Agora Kitaplığı, 2010, ss. 134.